Pusula

PUSULA | "Zamanın ruhu" sınıf mücadelesini dışlar mı?

“Doğruyu soldan bulmak” başlıklı dosya konusundaki diğer bir başlık sosyalizm mücadelesinde işçi sınıfını yok sayanlarla ilgili.

Irmak Ildır

Ne sermaye sınıfı bugün teknolojiyi ilk kez kullanarak işçi sınıfının yapısında değişimlere sebep oluyor, ne de işçi sınıfı temsiliyetini sermaye partilerinden yana ilk kez kullanıyor. Eğer sınıfın “siyasallaşmasından” söz edeceksek işçi sınıfının örgütsel birikimini yaratmak zorundayız. Aksi halde iktidara talip değil, mahkûm oluruz

“Zamanın ruhu” olarak bilinen kavram, genel olarak toplumların isteklerine ilişkin tespitlerin üst çerçevesini anlatma açısından önemli bir yer tutar. Zamanın ruhunun var olup olmadığı, varsa nereye dayandığı başka bir tartışma konusu. Öte yandan, bugünün eğilimlerini belirlerken bir üst çerçeve olarak anlatılan “zamanın ruhu” benzetimine başvurmak sakıncalı değil.

Bugün toplumların genel eğiliminin anı kurtarma ve bireysel çözümlere odaklanma olduğu genel olarak söylenebilir. Bu çerçevede “daha iyi bir toplum kurma arayışında” kişisel çıkarlarla, grupların çıkarları arasında yaşanan çatışma hali toplumları memnuniyetsizliğe ve yeni arayışlara itiyor. 21. yüzyılın “büyük bir gürültüyle” açılan ve darmadağın olan ebedi barış edebiyatına bakınca bu zamanın ruhunda yönsüz bir arayıştan söz edebiliriz.

Bu “yönsüz arayışlar” toplamı bazen çıkmaz sokaklara giriyor. Özellikle son 20 yılda Latin Amerika’dan Avrupa’ya, oradan Ortadoğu’ya ve emperyalizmin başkentlerine gelen “kitlesel öfkeliler” görüntüsünün çoğu zaman düzenin lehine sonuçlar yaratması da yönsüz arayışların yarattığı sonuçlardan bir tanesi. O yüzden zamanın ruhunda sınıf mücadelesinin demode sayılıp boşa düşürülmesinin hiçbir karşılığı bulunmuyor.

Neyse ki durum Sovyetler Birliği’nin çözülüşünün hemen öncesi ve sonrasındaki dönem kadar kötü değil. Emperyalist merkezlerde 80’lerin başında popüler olan, Türkiye’de 90’larda, Sovyetler’in çözülüşüyle, el üstünde tutulan André Gorz’un “Elveda Proleterya” kitabında ifade ettiği tezler artık doğrudan dillendirilmiyor.

Kapitalizmin 2008’de yaşadığı son krizden bu yana sınıfların varlığına ilişkin düşünce geri dönmüş durumda. Ancak “çalışma sonrası dönem” olarak addedilen 21. yüzyılda sınıfların, yoksunlaşma ve mülksüzleştirme ekseninde sistem dışına düşmüş “güvencesizler” çerçevesine indirgendiği de görülmekte. Bununla birlikte, sistem dışına düşmüş olan tüm kesimlerin bir araya getirilmesiyle tüm sorunların çözüleceğine dair inanç da büyümüş durumda.

İşçi sınıfı kalmadı mı?

Bu inancın dayandığı bir nesnelliğin varlığından söz etmek gerekli. Gerçekten de kapitalizmin mevcut sermaye birikim yolları tıkandıkça yeni teknolojiler ve pazarlar yoluyla toplumsal yapıyı yeniden şekillendirmesi mümkün. Dolayısıyla son 30 yılda kapitalizmin gelişim dinamikleri yeni bir işçileşme dalgasını doğururken, bu yeni işçilerin daha farklı biçimlere sahip olduğu doğru.

Öte yandan, siyasette aritmetik toplamın etkisinin sanıldığı kadar olmadığı yıllar içinde ortaya çıkmış durumda. Siyasette bir işlemin doğurduğu sonuç çoğu zaman vektörel (yönlü) olarak belirleniyor.

O yüzden işlemi yapanın yönü ve kuvveti her şeyden daha önemli. Yeni işçileşme dalgasının farklı hareket noktalarının yan yana getirilerek aynı potada eriyeceğine dair görüş çoğu zaman “etkisiz radikalizm”den öte bir sonuç doğurmuyor.

Durum böyle olunca ortaya basit bir sonuç çıkıyor. Bu sonuç, sınıf mücadelelerine “elveda” diyenlerle aynı çizgiye sahip. Bu sonuç, kâh seçmen bakışıyla işçilerin egemenlere oy verdiğini söyleyen sakil bir akıl yürütmeye dayanıyor, kâh “artık endüstri 4.0 var, dünya temel gelir tartışması yapıyor, siz hala işçi sınıfı diyorsunuz” şeklinde ortaya çıkıyor. Her ikisi de aslında “var olanın dayanılmaz hafifliğine” yaslanıyor.

Türkiye özelinde konuşmak gerekirse, işçilerin politik tercihlerinde sağ partilere, günümüzde AKP’ye, yönelmesi işçi sınıfının varlığına dair bir değişikliğe işaret etmiyor. Tersine bu durum sınıf mücadelesi olgusunu da güçlendiriyor. Sağ partilerde somutlanan siyasal tercihler, düzenin ideolojik olarak toplumu belirlemesinden ve kendi yarattığı sorunlara kısa vadeli çözümler sunabilecek araçlara sahip olmasından kaynaklanıyor.

Bir başka deyişle, sermaye sınıfı, maçın ilk yarısında 1-0 önde. Ama ilk yarı geride olmak takımın var olmadığını göstermez. Olsa olsa taktik değişiklikler yapılması gerektiği anlamına gelir. O nedenle, ne sermaye sınıfı bugün teknolojiyi ilk kez kullanarak işçi sınıfının yapısında değişimlere sebep oluyor, ne de işçi sınıfı temsiliyetini sermaye partilerinden yana ilk kez kullanıyor.

İşçi sınıfı hareketin neresinde?

Tüm bu gerçekliğe karşın işçilerin siyasette nasıl etkin olacağının yeniden tartışılması gerekiyor. Özellikle Türkiye siyasetinin hızlanması, sermaye düzeninde yaşanan değişikliklerin toplumu sürekli “siyasallaşmaya” tabi tutması önemli. Bu açıdan başta emekçiler olmak üzere toplumun büyük bir kesimi adalet, eşitlik, özgürlük ve insanca yaşam istekleri çerçevesinde taraflaşıyor. Bu önemli verinin nasıl işleneceği de çözmeye çalıştığımız önemli bir sorun.

Daha iyi anlaşılması için tersinden gidelim. Bugün toplumun büyük bir çoğunluğu daha refah dolu, özgür ve mutlu bir yaşamı tercih ediyor. Ancak bu tercihlerin içini doldurmak için “taraflaşma” ve “yönlendirme” zorunlu. Eşitlik, özgürlük, adalet, laiklik, bağımsızlık gibi siyasal kategorileri farklı içerikle dolduran şey ise “sınıf motifi” olgusu. “Sınıf motifi” sermaye ya da işçi sınıfı açısından bağımsız bir politik güç olmanın ön koşulu ve hareket noktasıdır.

Somutlamak gerekirse; Adalet Yürüyüşü’nde toplumun beklentileriyle CHP yönetiminin Adalet Yürüyüşü’ne çaldığı sınıf motifi arasına fark vardır. Dolayısıyla CHP yönetiminin içini doldurduğu adalet arayışı, AKP’nin doğurduğu siyasal krizlere aynı sınıfın farklı bir motifini yüklemiştir. Yürüyüşün beklentileriyle doğurduğu siyasal etki arasındaki farksa buradan kaynaklanıyor.

Buradan akıllara saf, etkileşimsiz bir sınıf motifinin, örneğin böyle bir işçi sınıfı siyasetinin var olup olamayacağı sorusu gelebilir. Gerek tarihsel örnekler, gerekse mevcut siyasal süreçler bunun böyle olamayacağını gösteriyor. Bir sınıfın bağımsız bir siyasal odak olarak örgütlenmesi toplumun temsilcisi olmasıyla mümkündür. Marx’ın Manifesto’da ifade ettiği gerçek, Ekim Devrimi’nde, Küba, Çin ve Doğu Avrupa’da kendini aynen göstermiştir. İşçi sınıfı kendini toplumun temsilcisi kılabildiği ölçüde başarıya ulaşmıştır.

Düzeni değiştirmek ya da mahkûm olmak

Öyleyse isteğimizin ne olduğuna ve stratejinin nasıl hayat bulacağına odaklanmak gerekiyor. Bugünkü siyasal süreçler toplumumuzun önüne iki basit seçeneği sunuyor. Bu iki seçenekten biri düzenin iyileştirilmesi, diğeri ise yeni bir toplum ve ülke kurabilme iradesi. İkincisini tercih edenler, toplumun bugün “haysiyet meselesi” olarak gördüğü başlıklarda hareket noktasını veri alarak, bu hareket noktasından düzenin zayıf karnına nasıl vuracağını hesap etmesi gerekiyor.

Yapılan hesap, denklem çözmeye benzemediğinden “stratejik olana yönelme” gerçeğiyle karşı karşıyayız. Bugün düzeni dikeyine kesecek olgu, işçi sınıfının siyasal kategorileri kendi sınıf motifiyle doldurmasıyla mümkün. Bunun gerçekleşmesi “iktidar perspektifi” olmaksızın mümkün değil. İktidar perspektifi ise niyet edince değil sınıfın siyasallaşmasıyla kazanılıyor. Eğer sınıfın “siyasallaşmasından” söz edeceksek işçi sınıfının örgütsel birikimini yaratmak zorundayız.

Aksi halde iktidara talip değil, mahkûm oluruz.

Yukarı