Pusula

PUSULA | Sol "kurtarıcı" arıyor

“Doğruyu soldan bulmak” başlıklı PUSULA’nın giriş yazısı Türkiye’de solun son dönem yönelimlerini genel analizi ile ilgili.

DOSYA: “Doğru”yu soldan bulmak

Son yıllarda Türkiye solunda belirgin bir savrukluk hali yaşanıyor. Bir yandan “yenilik” iddiasında bulunan her türden sol, diğer yandan on yıllardır yapılanları ve yaptıklarını tekrar ederek edip farklı sonuçlar elde etmeyi umuyor.

1960’lar ve 70’lerde yapılan ve döneminde anlamlı sayılabilecek tartışmaların çoğu değişen Türkiye koşullarında artık gündemden düşmüş olmalıyken tekrar tekrar gündeme geliyor. Sınıfla kalıcı bağlar kurmak, onun temsiliyetini üstlenmek için zorlu ve sabırlı bir mücadele ve çabayı ortaya koyamayanlar HDP’nin, CHP’nin ve hatta bazı örneklerde olduğu gibi AKP’nin peşine takılıp şapkadan çıkacak tavşanı bekliyorlar.

Türkiye’nin ve dünyanın içinde geçtiği süreçte solun fırsatlar görmesi ve bunu bir an önce ete kemiğe büründürmek istemesi haklı olmakla birlikte büyük bir telaşla hareket edilmesinin sonucu sadece patinaj yapmak oluyor.

Bu haftaki PUSULA, solun bu makus talihini yenmesi için geride kalan tartışmalarını, işçi sınıfının yeni dönemde nereye oturduğunu ve yapılması gerekenleri masaya yatırıyor. Dosya içerisinde “Sol kurtarıcı arıyor” başlıklı giriş yazısı dışında, Ahmet Tarık Yenil’in kaleme aldığı “Solda strateji tartışmaları: Çıkış mı? Ezberin tekrarı mı?” başlıklı yazı, Irmak Ildır’ın yazdığı “Zamanın ruhu sınıf mücadelesini dışlar mı?” yazısı ile Zafer Aksel Çekiç’in “Solun makus talihini yenmek için” başlıklı yazılara yer veriliyor.

İyi okumalar dileriz…


Sol “kurtarıcı” arıyor

Türkiye solu açısından 12 Eylül askeri darbesi kuşkusuz bir milat. Direnilmediğini söylemek mümkün olmasa da 12 Eylül’ün solu bu topraklarda gerçekten marjinalleştirmek için elinden geleni ardına koymadığı ve bunda belirli bir ölçüde başarılı olduğu da söylenebilir. Türkiye solunun örgütsel olarak çok şey yitirdiği bu dönem kapanırken gelen Sovyetler Birliği’nin çözülüşünün de bu kez solda teorik, ideolojik ve siyasi açıdan bir deprem yarattığı görüldü.

On yıldan biraz daha uzun süren bu iki dönemin Türkiye soluna bir özgüven problemi bıraktığı tespit edilebilir. Solun içerisinde liberal, ulusalcı etkilerin de artmasıyla solun gündemi demokrasi arayışına ve muhalefete indirgenirken, sol bir yandan kendi gücünü görmeden başkalarının peşinde bir siyaset yaparak, diğer yandan kendi iradesi ve temsiliyetini başkalarına devrederek bir kısır döngü içinde etkisizleşti.

Bu siyaset tarzı, dağınıklığa karşı direnen sol çıkışları da eninde sonunda etkileyerek siyasetin esas olarak magazin yüzü sayılması gereken kişiler ve projeler üzerinden “büyük siyaset” yaptığını zanneden bir anlayışın egemenliğini sağladı.

Solun sıkışmışlığının kolay çözümü var mı?

Türkiye solunda 2013’te yaşanan Haziran Direnişi’nin ardından ne yapacağını bilememe hali gözlemleniyor. Zira, sola egemen olan “büyük siyaset” anlayışı siyaset yapmanın en temel kuralı sayılması gereken örgütlü bir güç oluşturmak ve hazırlıklarını arttırmayı unutunca, Türkiye topraklarının gördüğü en büyük halk hareketi karşısında öncülük yapma görevinin de hakkı verilememiş oldu.

2013 Haziranı’ndan bu yana Türkiye solu toplumsal tepkilerin peşi sıra bir “aktivistlik” haline mahkum kaldı. Sol büyük bir telaşla, hiçbir siyasi program ve talep ortaya koymadan kitlelerin günlük tepkilerinin peşinde oradan oraya koşmaya çalıştı, çalışıyor. Sol ne bu tepkileri devrimci bir kanala sokabiliyor, ne de bu kitleleri bir arada tutup devrimci bir hatta örgütleyebiliyor.

Açıkça ifade etmek gerekir ki, siyasi analizleriyle “doğru”yu gördüğü anlarda bile sol karşısına kendine olan güvensizliğini ve bu büyük telaşını dikiyor. Kimi örneklerde ortaya atılan “proje”nin hemen “milyonları” etkilemesi beklenirken, kimi örneklerde de kendisinin yapamayacağını düşünerek tespit ettiği görevleri başka öznelere havale ediyor.

Kendi ezberlerinin kurbanı olan sol

Bu telaş ve güvensizlik hali solu kendi ezberlerine kurban ediyor. Bir özne her baktığı yerde sokak siyaseti, alternatif yaşam formları, yeni toplumsal inşanın zeminleri görürken, bir diğeri ortaya attığı projenin ünlü bir isim üzerinden reklamlarla kitleselleşebileceğini düşünmeyi sürdürüyor. Bir özne toplumsal bir tepkiye öncülük hakkı kazandığında dönüp seçimlerde CHP ve HDP’nin “ilerici” ve “devrimci” olarak lanse edilen adaylarını destekleme çağrısı yaparken, bir diğeri onu düzen siyasetinin kuyruğuna takılmakla suçlayıp sonra bir başka ülkedeki komünist partinin yolsuzluklara bulaşan sosyal demokrat partiyle koalisyonunu mazur göstermek için sayfalarca dil döküyor.

Solun kendisine yaptığı en büyük kötülük kuşkusuz artık bir “ruh hali” denebilecek bu kısır döngüden çıkmayı istememesi. Sol için bir gün bir televizyona çıkmak, bir gün bir fotoğraf karesinde yer almak, bir gün son tahlilde Türkiye devrimi açısından bir önemi olmayan ulusal veya uluslararası “saygınlık” gösterisi yeterli geliyor.

Kimi kendini hep doğru olmakla, kimi direnmekle, kimi bir başka şeyle övünüyor. Ancak sonuçta solun bir arpa boyu yol alabildiğini söylemek de pek mümkün değil.

Sol için “yeni” ne demek?

En vurgulu şekilde söylemek gerek. Solun yenisi yok. Solda yeni diye ortaya çıkan her şey ya Türkiye’de ya dünyada solun denediği, tekrar ettiği ve kopyaladığı düşüncelerden ibaret. Kendini tekrarlayıp yeni sonuçlar elde etmeyi planlayanlar hep hayalkırıklığına uğruyor. Buna rağmen bu kısır döngüyü tekrarlamayı sürdürüyorlar.

Yeni diye ortaya çıkanlar, Türkiye solunda artık hastalıklı bir hal almış bir “hep berabercilik” ile, sonuçta kah HDP ve Kürt siyasi hareketinin, kah “demokrat” CHP’nin kuyruğuna takılarak bayrağı bir sonraki “yeni”ye bırakıyor. Solda, 70’lerin sonunda CHP’cilik yapılırken, 90’larda Kürt siyasi hareketinin dışına çıkılamıyordu. 7 Haziran’da HDP denilirken, bugün CHP deniliyor. Baktığınızda, hepsinde aynı argümanlar geçerli. “Hele şu dönemi bir atlatalım…”

Sol için “yeni” bu anlamda kendini mahkum ettiği ezberlerden biri olmaktan öteye geçemiyor.

Büyülü bir kavram: Siyaset yapmak

Türkiye solunun son döneminde bütün bunları meşrulaştırmanın yolu ise “siyaset yapmak” denen büyülü bir kavramda bulunmuş oldu. Siyaset kuşkusuz kitlelerle, bu kitlelerin örgütlülüğünden doğan güçle yapılıyor. Ancak kitlelerin siyasi temsiliyetine, gücüne, hedeflerine, taleplerine bakmadan “siyaset yapmak” diye Türkiye solunun en apolitik hali dayatılıyor.

Çözüm basit değil. Sabır, mücadele, kararlılık, hazırlık gerektiriyor. Türkiye solu esasında bunu 1960’ların sonundan itibaren başarabileceğini, becerebileceğini de göstermişti. 12 Mart’ta ayağına çelme takılmaya çalışılsa da, 1970’ler Türkiye’de solun potansiyelini ve işçi sınıfı içerisinde etkin olunduğundan neler yapılabileceğini göstermesi açısından doğrularını gösteriyor.

Kitleleri etkilemek için önce sizin bir gücü göstermeniz, işçi sınıfının önce kısım kısım da olsa temsiliyetini almanız, bu güçle ve örgütlülükle siyasete müdahale etmeniz ve taleplerinizi yükseltmeniz gerekiyor. Bu olmadıkça hep aynı duvara çarpıp dönersiniz. “Siyaset yapmak” diye düzen partilerinin peşinden ve etki alanından çıkamayanlara karşı asıl olan devrimci siyasettir.

Yukarı