1908 Devrimi’nin yıldönümünü yaşadığımız şu günlerde emperyalizm başlığına yeniden ama yeniden dönmek gerekiyor. Bu başlık yokmuş gibi bir tutum, Türkiye sosyalist hareketinin karakteristik davranışı haline geldi. Devekuşu misali başını kuma sokan Türkiye sosyalist hareketinin bir kısmı özellikle Suriye’nin kuzeyinde ABD üslerine dönük tek bir laf etmediler, etseler bile siyasal pozisyonlarında bir değişiklik gündeme gelmedi.

Bu devekuşu pozisyonu, yazımızın konusu olan, Avrupa Birliği’nin baş aktörü Almanya emperyalizmi için de geçerli. Söz konusu liberalizm olunca, eller cepte başlar yukarıda ıslık çalarak mekândan uzaklaşmaya çalışan bir tutum karşımıza çıkıyor.

Kürt siyasi hareketine ve liberalizme Türkiye sosyalist hareketinin bakışı sorunludur. Bu sorunlu tutumun merkezine “AKP istibdadı” yerleştiği noktada emperyalizme karşı mücadele geri çekilmektedir. Halbuki, yapılması gereken emperyalizm, gericilik ve sermaye sınıfı arasındaki ilişiklerin bütünlüklü bir siyasal analize tabi tutulması ve bu tutumun gerekleri üzerinden devrimci siyaset açısından bir pozisyon üretilmesiydi.

Tersi de bulunuyor. Emperyalizmi “baş çelişki” haline getirenler “AKP istibdadına” söz söylemekten imtina ediyorlar. Sözde emperyalizme karşı mücadele adına sermaye karşıtı mücadeleyi geri çekerek AKP iktidarının yanında yer alan bir politik tutum geliştiriyorlar.

Örneğin, Cumhuriyet gazetesi davasında AKP diktasına karşı mücadele edilmesi ile Almanya emperyalizmi arasında sıkışan ya da gel git yaşayan bir tablo karşımıza çıkıyor. Çözümü basittir. AKP baskısına, hukuksuzluğuna ve istibdadına karşı duruş ile emperyalizme karşı duruş ayrıştırılmalı ve net bir biçimde her ikisinin de karşısında yer alacak bir politik tavır geliştirilmelidir.

Türkiye sosyalist hareketi, zamanında Avrupa Birliği’ne “emeğin Avrupası” kavramı üzerinden hayırhah bir bakış geliştirmiş, hatta Türkiye’ye “demokrasinin gelişini” tam da buradan beklemişti.

Bu tez başlı başına Türkiye sermaye sınıfının talebinden başka bir şey değildi. Ne yazık ki Türkiye solu bu tuzağa düşmüş, liberalizmin açtığı yolu özgürlükçülük adına solculuk zannetmişti.

Emperyalizm ABD’den müteşekkil değil. Tersine bugün çok kutuplu bir emperyalist sisteme doğru yol alınacağının belirtilerini yaşıyoruz. Buradaki çelişki ve gerilimlerin doğaldır ki Türkiye siyasetine yansımaları oluyor. Örneğin Trump yönetimi ile ABD’nin küreselleşmeci kanadı arasındaki açı gibi. Örneğin Almanya-İngiltere arasındaki zımni rekabet gibi. Örneğin Rusya ve Çin’in bir faktör olarak bu tabloya müdahalesi gibi.

1908 Devrimi’nin yıldönümünde görülen Cumhuriyet gazetesi davasında, Almanya ile ittifaka giren İttihat Terakki’nin “Kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet” sloganları boy gösterirken, eski yayın yönetmeni ise Almanya üzerinden seslenmiş, Almanya’dan istibdadı “yenmek için” destek talep etmiştir.

Bugün ülkemizde istibdat rejimi vardır. Bu istibdada karşı hürriyet ve adalet sloganını yükseltmek gerekmektedir. Bu doğru.

Ancak bu istibdaddan kurtulmak için emperyalizmden medet umacak bir politik tutum geliştirmek büyük bir gaflettir.

Liberalizm, eninde sonunda yolu emperyalizme çıkan bir burjuva siyasetidir. Türkiye’de liberalizm, yıllardır AB fonlarından beslenen “sivil toplumculuk” üzerinden gelişmiştir. “Sivil toplumculuk” solun önüne liberalizm tarafından çıkarılmış, sonrasında AKP iktidarına destek veren bir hatta dönüşmüştür. Bugün emperyalizm ile AKP arasındaki gerilimde bu sefer emperyalizmin yanında sözünü söylemeye devam etmektedir.

Tıpkı bir nevi sivil toplum saydıkları Gülen Hareketi gibi. Hem liberaller, hem de AKP, “Cemaat”e sivil toplum demekteydiler. Ne Gülen Hareketi bir sivil toplum örgütü, ne de sivil toplum örgütleri bu kadar masum.

Emperyalizm bir olgu; politik, askeri, ekonomik ve ideolojik bir güç. Tekellerin ve sermayenin çıkarları adına kurulmuş bir dünya sistemi. Başat gücü ABD olmakla birlikte emperyalist dünyanın başka güçleri de bulunuyor. Bunlardan en önemlisi de Almanya. Almanya’nın iki dünya savaşından yenilgiyle çıkması, bugün emperyalist sistemin polisliğine oynamaması onu önemsiz kılmaz. Tersine G-7 ülkelerinden birisi olan Almanya’nın, Avrupa Birliği üzerinden önemli bir ekonomik güç ve yavaş yavaş da askeri güç haline geleceği bilinmelidir. Almanya’nın da bir Ortadoğu politikası bulunuyor ve bu konuda adım atmaktan çekinmiyor. ABD gibi olmasa da, başka politik unsurlar üzerinden kendi çıkarlarını korumak üzere adım atıyor. Bugün AKP ile Almanya arasındaki gerilimin özünde Almanya’nın çıkarlarına tam anlamıyla hizmet etmeyen bir gerici iktidarın olması yatmaktadır.

Bugün emperyalizmin açtığı yoldan iktidar olan AKP istibdadına karşı mücadele yürütürken denize düşüp yılana sarılmak yapılacak en son iştir. Topyekûn bir mücadele gerekir. AKP istibdadına karşı AKP muhalifi her kesimi doğalında bir ittifak unsuru olarak görmek büyük bir yanlıştýr. Bütün “muhalif” politik hareketlerin nereye oturduklarını açık olarak belirlemek gerekmektedir.

Liberalizm tam da buraya düşmektedir. Düzen siyasetinin bir parçası olarak görülmelidir. AKP karşıtlığı adına liberalizm ile komünistlerin aynı saflarda bulunması için çabalamak değil, emperyalizme, gericiliğe ve sermayeye karşı ödünsüz ve bütünlüklü bir mücadele yürütmek devrimci siyasetin kerteriz noktasıdır.

Böyle bir mücadelede, AKP istibdadı kadar emperyalizm de bizim düşmanımızdır.

Türkiye’de düzen muhalefetinin arkasında hangi güçlerin olduğu iyi görülmelidir. Türkiye sosyalist hareketi birilerinin teknesine su taşımak için değil, mazlum emekçilerin kurtuluşu için mücadeleyi başa yazmalıdır.

Buradan siyaseten zayıflık değil tersine büyük bir güçlülük çıkacaktır. Komünistler gücü önce buradan almalıdır.

(Bu yazı Sosyalist Cumhuriyet gazetesinin 27 Temmuz 2017 tarihli 33. sayısında yayımlanmıştır.)