Görüş

Şehir Plancısı Ahmet Müfit Bayram’a Anıtkabir’in durumunu sorduk: AKP son noktayı koymak istiyor

Anıtkabir arazisinin imara açılması ile ilgili olarak şehir plancısı Ahmet Müfit Bayram Gazete Manifesto’nun sorularını yanıtladı.

Ankara’da bir çok tarihi cumhuriyet yapısını yok eden AKP’nin son dönemde göz diktiği iddiaları gündeme gelen Anıtkabir alanıyla ilgili tartışmalar sürüyor.

Anıtkabir’de belli alanların imara açılacağı iddiasını gündeme getiren Mimarlar Odası’na hem Hükümet hem de AKP’li Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’ten yalanlama gelmişti. Mimarlar Odası bugün yaptığı açıklamada Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin 2023 planlarına işaret ederek konuyla ilgili iddiasını sürdürdü. Oda açıklamasında “2023 Nazım İmar Planına göre Anıtkabir küçülüyor. Konut alanı oluyor. Spor tesisinin altı, yeraltı otoparkı olabilir. Anıtkabir’in karşısında 40 bin metrekarelik alanın otopark olma ihtimali var. 100 bin metrekare alan konut alanına dönüştürülüyor” denildi.

Geçtiğimiz haftalarda gündeme gelen ve bugün Mimarlar Odası’nın açıklamasıyla bir kez daha gündeme oturan Anıtkabir arazisinin belirli bölümlerinin imara açılması ile ilgili olarak şehir plancısı Ahmet Müfit Bayram Manifesto‘nun sorularını yanıtladı.

Ankara Büyükşehir Belediye Meclisi’nin, Anıtkabir Koruma Amaçlı İmar Planı değişikliklerine ilişkin meclis kararının planları 1 yıl sonra askıya çıktı. Bununla ilgili başlayan tartışmalar büyüyor. Buna ilişkin neler söylersiniz? Bu planlar neden bir yıl sonra askıya çıkıyor?

Planların askıya çıkarılması konusu, İmar Kanunun 8. Maddesinde; “Bu planlar onay tarihinden itibaren belediye başkanlığınca tespit edilen ilan yerlerinde ve ilgili idarelerin internet sayfalarında bir ay süreyle eş zamanlı olarak ilan edilir… ” şeklinde düzenlenmiş, “onay tarihinden itibaren” denilerek idareye ilanı geciktirme için herhangi bir inisiyatif tanınmamıştır. Mekansal Planlar Yapım Yönetmeliği bu konuda daha net bir düzenleme içermektedir. Söz konusu yönetmeliğin 33. Maddesine göre;  “Çevre düzeni planı ve imar planları onaylandığı tarihten itibaren en geç on beş iş günü içinde otuz gün süreyle herkesin görebileceği şekilde idarelerce tespit edilen ilan yerlerinde asılmak suretiyle ve idarelerin internet sayfalarında eş zamanlı olarak ilan edilir” şeklinde düzenlenmiş, ilan konusunda keyfi bir yaklaşıma imkan tanınmamıştır.

Her zaman olduğu gibi, sorun kuralların olmaması değil, kuralların keyfi bir şekilde uygulanması ya da uygulanmamasıyla ilgili. Planlama ve imar konularında “kuralsızlık” uzun zamandır -ama özellikle 1980 ekonomik ve siyasi darbeleri sonrasında- bizzat ülkeyi idare edenlerin tercihleri doğrultusunda “kural” halini almış durumda. Kamusal alanlar bilinçli bir tercihle yok ediliyor. Mekan (gerek kentsel gerekse kırsal) özel mülkiyet ve rant eksenli olarak yeniden biçimlendiriliyor. Kamusal alanlar, kamusal kullanımlar, kamusal hizmetler özelleştiriliyor, toplumsal yaşamın içerisinde oluştuğu mekan, dolayısıyla da toplum, neoliberal dünya düzeniyle uyumlu olacak şekilde dönüştürülüyor, yeniden yapılandırılıyor. Kavram olarak kuralsızlığın karşıtı olan, kuralsızlığı disiplin altına alması beklenen “plan” kavramının, kuralsızlığın ve bu kuralsızlık çerçevesinde özel ve siyasi çıkarların meşrulaştırılmasını sağlayan araca dönüştürülesi, şu veya bu siyasi guruba/partiye mal edilemeyecek kadar yaygın kabul gören bir siyasi tavır günümüzde.

Anıtkabir Koruma Amaçlı İmar Planı değişikliklerine ilişkin meclis kararının, Belediye Meclisince kabul edildikten 1 yıl sonra askıya çıkmış olması bu genel kural tanımazlığın, her gün karşı karşıya kalınan sıradan bir örneği yalnızca. Kuralsızlığın belediye yönetiminde olan parti dışındaki muhalefet guruplarınca da ahlaki ve siyasi bir zorunluluk olarak görülmüyor oluşu, bu keyfiliğin hukuki olmayan bir “kural” haline gelmesinin en önemli nedeni. Bu denetimsizlik durumu, Belediye Başkanına çok geniş bir hareket alanı yaratıyor doğal olarak. Vatandaşın ve Demokratik Kitle Örgütlerinin bilgiye ulaşması, hukuksuz olduğunu düşündüğü karar ve uygulamaları yargı denetimine götürmesi ise çok zorlaştırılmış, pahalı hale getirilmiş durumda. Öyle olunca da, hukuken belli bir zamanda ve belli kurallar çerçevesinde yapılması gereken şeyler, siyaseten ne zaman uygun görülürse o zaman yapılabiliyor.

Şehir Plancıları Odası Ankara Şubesi’nin konuya ilişkin değerlendirmesinde askeri alana ilişkin yer alan “…Kamuoyunda bu lojmanların kaçak oldukları ve bu plan ile legalleştirildikleri yönünde tartışmalar yürütülmektedir. Belirtmek gerekir ki önceden bir plana dayanarak yapılaşan ruhsat ve iskân belgesi işlemlerini gerçekleştirmiş yapılaşmalar daha sonra plan değişikliğine maruz kaldıklarında kaçak olarak adlandırılamazlar. Bu ifade Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in geçtiğimiz yıllarda ‘ODTÜ kaçaktır, yıkacağım’ söylemiyle benzeşmektedir…” ifadesini nasıl yorumluyorsunuz? Gökçek yine iş başında mı?

Anıtkabir alanı içerisinde yer alan ve askeri lojman olduğu ifade edilen binaların hukuki durumunu, ruhsatlı ya da ruhsatsız olmalarını çok da önemli bulmuyorum. Sonradan yapılmış, hiçbir özgün mimari özelliği bulunmayan bir ibadethane yapısı için Cumhuriyet tarihinin önemli mimari eserlerinden Seyfi Arkan’ın İller Bankası binası gibi tescilli mimari yapıların yıkıldığı bir ortamda tartışmayı bu noktaya indirgemenin doğru olmadığı kanısındayım. Kişisel görüşüm, Anıtkabirin etrafını adeta bir duvar gibi kapatan söz konusu yapıların yıkılmalarının doğru olduğu yönündedir.

Anıtkabir ve çevresinde yapılan plan değişikliği ve Anıtkabir’in etkilenme sınırlarında yer alan bu plan hareketliliği, atılan adımlar Anıtkabir’in yıkılmasına varacak veya AOÇ’de olduğu gibi yok olmasıyla sonuçlanacak bir sürecin başlangıcıdır, diyebilir miyiz?

Konu, yapılması düşünülen Anıtkabir Muhafız Taburu binasıyla ilgili olarak gündeme gelmiş durumda. Yeni binanın gerekçesinin mevcut binanın yetersizliği olduğu belirtiliyor. Binanın yetersizliği konusunun hangi ihtiyaçtan kaynaklandığını bilmiyoruz. İhtiyacın makul olduğu düşünülse dahi, Anıtkabir çevresinin askeri alanlarla dolu olduğu göz önüne alındığında, söz konusu ek ihtiyacın sit alanı sınırı dışında karşılanmasına yönelik bir çözümde söz konusu olabilecektir. Bu sürecin, Anıtkabir’in yıkılmasına varacak veya AOÇ’de olduğu gibi yok olmasıyla sonuçlanacak bir şekilde gelişeceği kanısında değilim. Siyasi düşüncesi ne olursa olsun, bu ülke vatandaşlarının ülkeyi düşman boyunduruğundan kurtarmış bir insanın hatırasına bu derece nankör olabileceğini düşünmek dahi istemiyorum.

AKP ve Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin özellikle Cumhuriyet’in kentsel değerlerini ortadan kaldırmaya dönük adımlar attığını söyleyebilir miyiz? AOÇ arazisinin başına gelenler (aslında bu sürecin çok önce başlamış olduğu gerçeğini de not ederek), ilke kararlarına rağmen Marmara Köşkü’nün bir gecede yıkılması, aynı şekilde İller Bankası binasının yıkılması, Saraçoğlu Mahallesi ile ilgili yürütülen süreci Anıtkabir tartışmasıyla ilişkilendirmek mümkün müdür?

Cumhuriyet Ankarasını, toplumun hafızasından silme, toplumu Cumhuriyet değerlerinin yerine konulması düşünülen “yeni” değerler çerçevesinde yeniden yapılandırmaya yönelik olarak gerçekleştirilen bu mekansal saldırı maalesef tüm hızıyla sürüyor. Duvarın yıkılması sonrasında benzer bir “silme” eylemi Doğu Almanya da özellikle Berlin’de gerçekleştirilmiş, sudan çıkmış balık durumundaki eski Doğu Almanya vatandaşlarının tepki vermesine imkan tanınmadan, çok hızlı bir şekilde Doğu Almanya dönemini temsil eden çok sayıda kamusal yapı şu ya da bu gerekçeyle ortadan kaldırılmıştı.

Benzer durum Ankara açısından da geçerli. Üstelik, Ankara’nın Cumhuriyet geçmişine ilişkin bu saldırı AKP dönemiyle başlamış da değil. Yenişehir’i AKP gelmeden çok önce rant hırsıya bizler yok ettik. Bahçelievler, Yenimahalle AKP gelmeden çok önce kendisini “Cumhuriyetçi” olarak tanımlayanlarca yıkılmış durumda. Siyaseten olduğu gibi bu konuda da AKP son noktayı koymak istiyor. 2023 hedefleri vb. bu arzunun dışa vurumu.  Dolayısıyla da Cumhuriyet dönemini hatırlatan tüm yapılar, heykeller, caddeler, meydanlar, bütünüyle kentsel mekan bu vahşi dönüşümün sağlanmasına yönelik olarak ciddi bir saldırı altında. İktidar mekana damgasını vurmak, oluşturduğu yeni mekan aracılığıyla siyasi düşüncelerini kalıcı kılmak istiyor. Bence daha önceki dönemlerde gerçekleşen yıkımlardan daha fazla tepki görmesi de bu yüzden.

Buna karşı, gündeme gelen her yeni saldırıda yılmadan yeniden mücadele başlatmak, günü geldiğinde tüm yıkılanların, yok edilenlerin yeniden inşa edileceğini, kaybedilenlerin yerine konulacağını yüksek sesle ifade etmek, bu hedefi siyasi bir projenin olmazsa olmaz bir parçası haline getirmek gerekiyor.

Bu süreci piyasalaşma ve kentlerde sermayenin egemenliğiyle nasıl ilişkilendirebiliriz?

Şüphesiz ki doğrudan ilişkili. Doğu Almanya, Berlin örneğini, birleşme sonrası Berlin’de yapılanları da bu yüzden aktardım.  Bizde sorunu daha da görünür kılan husus, AKP ve AKP döneminde oldukça bariz bir şekilde güç kazanan “muhafazakar” sermayenin uzmanlıklara saygı duymaması, temeli olduğunu düşünmediğimiz kendine güveni, ekonomik olarak neo-liberal, toplumsal yaşama ilişkin olarak İslamcı/muhafazakar diye tanımlayabileceğimiz eklektik kültürel referansları.

Yukarı