Hukuk Defterleri Sayı 9
Köşe Yazıları

Aynı suda iki kere yıkanılmaz Türkiye!

Irmak Ildır yazdı: Aynı suda iki kere yıkanılmaz Türkiye!

Antik düşüncenin günümüze kalan en önemli vecizelerinden biridir “aynı suda iki kez yıkanılmaz”. Anadolu topraklarında yaşayan Herakleitos’un iyi bilinen bu vecizesi, yaşamdaki temel olgunun değişim olduğuna işaret ediyordu. Herakleitos’tan yüzyıllar sonra yaşayacak Newton’un da doğaya bakarken gördüğü de benzer bir duruma işaret ediyordu. Doğadaki temel yasalar da hareketin işleyişini anlayarak açığa çıkarılabildi.

Toplumlara baktığımızda da doğanın dayandığı bu gerçeklik benzer bir şekilde işliyor. Geçtiğimiz günlerde 15 Temmuz darbesinin birinci yılı olması vasıtasıyla bu işleyiş bir kez daha akıllara geldi. AKP kurmaylarının meydanlarda dile getirdikleri sert sözler, siyasetteki taşların da nereye doğru hareket ettiğini gösterdi. Dünün iktidar ortaklarının bugünün en büyük düşmanları olması sadece siyasal iktidarın omurgasızlığından değil, aynı zamanda bir “zorunluluktan” kaynaklanıyor.

AKP’nin karşılaştığı zorunluluk iktidarın “uyumlu” kılınması zorunluluğudur. Nasıl ki her devrimin temel sorunu iktidarsa, her karşı-devrimin de temel sorunu iktidar olma halidir. AKP’li yılların dinamiği tam da bu soruna dayanmaktadır. AKP’nin dayandığı ideoloji olan siyasal İslam’ın kökleri sadece özel bir kesimi değil, sermayenin tüm kesimlerini kapsadığı sürece iktidarda olabilir.

Bugünkü düzeni kuran siyasal dinamiklerin kendisi özü gereği “yıkıcı” olmaya dayandığı ölçüde iktidar da kalıyor. Bu iktidarın bedeli ise 15 Temmuz türü vakıalardır. Neredeyse tüm Ortadoğu coğrafyasında gerici hareketin üstlendiği misyon yıkıcılıktan öteye geçememiş ve kurduğu iktidarlar toplumlarına sert bedeller ödetmiştir. Öte yandan, tüm bu bedellere karşın Türkiye’deki iktidarını koruyan gericiliğin bugünkü konumunu ve 15 Temmuz darbesi gibi sarsıntılarını anlamak için biraz gerilere gitmek gerekiyor.

***

90’lı yıllar Türkiye için kırılma yıllarıydı.

Çoğu zaman siyasal istikrarsızlık, ekonomik kriz, şiddet olayları vb.. durumlarla hatırlanan 90’lı yıllarda Türkiye siyasetinde yerleşik siyaset haricinde iki akımın daha öne çıktığı görülüyordu. Bu akımlardan birini Refah Partisi’nde temsil edilen siyasal İslam oluşturuyordu. Siyasal İslam’ın ilk kez kabını taşırarak “devletin kontrol siyaseti” olma halinin ötesine ulaştığı bu yıllardaki bir TV programı önümüzdeki yılların adeta sinyalcisiydi.

94 yılındaki yerel seçimlerde Refah Partisi ilk kez İstanbul ve Ankara’yı almıştı. O yıl ilk kez bir televizyon programına çıkma fırsatı bulan Erdoğan, Gökçek’le beraber programın sunucusu olan Reha Muhtar’ı ciddi bir şekilde sıkıştırmıştı. Programda defalarca “kimsenin yaşamına karışmayacağız” mesajı veren ikili, değiştirmek istediklerini söyledikleri Anayasa’nın “maddelerini” uygulayacaklarını söylemekten de çekinmiyorlardı.

Programı isteyenler internetten bulup uzunca izleyebilir ama programın gösterdiği şeylerin başında siyasal İslam’ın dayandığı söylemin “yeni düzen çağrısında” saklı olduğu görülüyordu. Üstelik bu yeni düzeni eskisiyle uyumlu, aşamalı bir biçimde ve eski düzenin istismarı üzerinden gerçekleştireceklerinin sinyalini veriyorlardı.

“Biz yolsuzluk düzeninin karşısındayız ve katılımcı demokrasinin şartlarını yerine getireceğiz” diyerek iktidara gelen siyasal İslam projesi, esasen düzenin yarattığı sorunları istismar ederek güç kazandı. 90’lı yılların ilk yarısında Türkiye’nin düzeninin yarattığı krizler emperyalizmin bölgedeki yenilenme projesinin uzantısıyla çözülmeye çalışıldı. Üstelik bu proje sadece Türkiye’de değil, Filistin’de Hamas ile Mısır’da Müslüman Kardeşler yoluyla, Tunus’ta El-Nahda ismiyle aynı şekilde, istismar yoluyla, iktidara gelmeye çalıştı. AKP de, FETÖ de en büyük atılımlarını bu yıllar içinde düzenle iç içe ve kol kola şekilde gerçekleştirdi. Ancak siyasal İslam projesi, Büyük Ortadoğu Projesiyle iç içe olarak, iddia ettiği tüm başlıklarda başarısızlığa uğradı.

İstikrar da, huzur da, adalet de, kalkınma da, özgürlük de tüm bu anlayıştan ötürü ülkemizin kapısından içeriye uğramamıştır. FETÖ’nün siyasal İslam’ın “en barışçıl” ve “düşünceye dayalı itikadı” olduğu yalanı nasıl 15 Temmuz’la faş olduysa, AKP iktidarının da huzur, istikrar, adalet ve kalkınma getireceği yalanı da son 15 yılda aynı şekilde faş olmuştur.

Bugün, AKP için yeni bir dönem açıldı. AKP’nin kurduğu yeni düzenin “kurucu anlatıya” duyduğu ihtiyaç 15 Temmuz darbesi ardından sağlanmış oldu. Öte yandan herkesin iyi bildiği gerçeğin başında 15 Temmuz’da hesaplaşılan odağın, FETÖ’nün, yeni düzenin kuruluşundaki katkıları gelmektedir.

Halk düşmanı Ilıcaklar’ın, Altan biraderlerin, CIA ajanı Çongarlar’ın, faşist eskisi Türköne’lerin birer düşünce önderi olarak öne sürüldükleri dönem çok eski değil. Bu isimlerin her biri farklı dönemeçlerde AKP iktidarına taşıdıkları kan asla unutulmamalı.

O nedenle 15 Temmuz vesilesiyle iktidarın siyaseti benzettiği satranç tahtasında Türkiye’nin halkı da bir kez daha bazı şeyleri düşünmesi gerekiyor. Düşünülmesi gereken şeyin başında “aynı suda ikinci kez yıkanabilir mi?” sorusu geliyor.

Tarihten gelen ses bu sorunun cevabına net bir biçimde “hayır” diyor.

 

Yukarı