pusula-16-07-2017

15 Temmuz: İslamcıların kanlı hesaplaşması

15 Temmuz: İslamcıların kanlı hesaplaşması

Ali Ateş

249 yurttaşımızın yaşamını yitirdiği ve 2 bin 196 yurttaşımızın yaralandığı 15 Temmuz darbe girişiminin üzerinden bir yıl geçti. Geçen bir yıllık süre zarfında darbe teşebbüsünün bütün boyutlarıyla masaya yatırıldığını söylemek ise zor. AKP iktidarı ve sermaye devleti tarafından “FETÖ” kavramı üzerinden yaratılan korku ve tehdit iklimi içerisinde tam manasıyla bir baskı rejimi kurulmuş durumda. 15 Temmuz darbe girişimi bütün boyutları ile ele alınması gerekirken, sadece “güvenlik” boyutuyla değerlendirilmesi bir tercih olarak görülmeli.

Yapılan propaganda basit: “Büyük bir canavar, devletin her yerine sızmış, her an karşımıza çıkabilir.” Aslında bu propaganda, bir korku rejimi olarak, bugün AKP’nin hukuksuz ve baskıcı rejimine zemin sağlıyor. Halbuki, 15 Temmuz darbe girişiminin nedenleri, uluslararası boyutu ve en çok AKP ile ilişkileri masaya yatırılmadan darbe ve darbecilerle hesaplaşmak mümkün değildir. Ama bunlardan daha çok FETÖ olarak kodlanan 15 Temmuz darbe girişiminin faili olarak bilinen Gülen Hareketi’nin kimliği analiz edilmeden ve Gülen Hareketi ile birlikte iktidar olan AKP ile arasındaki benzerlikler ve farklılıklar değerlendirilmeden darbe ve darbecilerle hesaplaşmanın yüzeysel kalacağı bilinmelidir.

Ilımlı ve en modern sanılan İslami akımdan darbeciliğe

Kendilerini Hizmet Hareketi olarak ifade eden, kamuoyunda Gülen Cemaati olarak bilinen, 15 Temmuz darbe girişimi sonrası ise FETÖ olarak kodlanan bu hareketin yükselişi ile 12 Eylül askeri darbesi paralellik arz ediyor. Ekim 1980 yılında çıkan Sızıntı Dergisi’nin ilk sayısında “askere selam duran” başyazı ile örgütlenmesine hız veren Gülen Hareketi, eninde sonunda bir İslamcı hareket olarak değerlendirilmek zorundadır.

Bugün FETÖ olarak klasik bir terör örgütü tanımlamasıyla ifade edilse de, Gülen Hareketi, İslamcı bir siyasal kimlik, hedef ve ideoloji olarak yola çıkmış, İslamcı siyaseti ve yorumlarıyla kapitalizmle en fazla uyumlu hareket olarak kendini var etmiştir. Gerek gündelik yaşamda kadroların “biçimi”, gerek kapitalizmle kurdukları bağ ve gerekse batı ülkeleriyle girdikleri ilişkiler Gülen Hareketi’ni, emperyalizm tarafından gündeme getirilen ılımlı İslam anlayışına en yakın kesim olarak görmek abartı sayılmamalıdır.

Bütün bu özelliklerine ve modern kapitalizme uyum sağlamış görüntüsüne rağmen, Gülen Hareketi’nin eninde sonunda bir İslamcı siyasal hareket olduğu bugün tartışma konusu bile yapılmamaktadır. 15 Temmuz darbe girişimi, eğer başarılı olsaydı, Humeyni benzeri bir geri dönüş Fethullah Gülen’in yapacağı ilk iş olurdu. Bu anlamıyla Gülen Hareketi’ni basit bir darbe aygıtına ve emperyalist enstrümana indirgeyen bir bakış açısı çok hafif kaçar. Emperyalizm tarafından desteklenmesi, yönlendirilmesi ve kurduğu ittifaklar açık bir gerçek olmakla birlikte, Gülen Hareketi bir toplumsal ve siyasal hareket olarak açık bir İslamcı hareket olarak görülmek durumundadır.

Tam da bu nedenle, Gülen Hareketi’nin, gerici hedefi, programı ve ideolojisi olan şeriatçı bir siyasal hareket olarak görülmesi gerekmektedir. Bu hareketin ABD emperyalizminin çıkarları doğrultusunda bir darbe girişimine teşebbüs etmesi bu açıdan kimseye şaşırtıcı gelmemelidir.

Mesele, 15 Temmuz darbe girişimi ile somut olarak kanıtlanan bir biçimde İslamcılığın huzur, refah, adil düzen, hizmet değil, kan ve yıkım anlamına geldiği bir kez daha görülmüştür. Siyasetin yasaları işlemiş, dinin siyasete alet edilmesiyle İslamcılık bir siyasal hareket olarak darbeye girişmekten çekinmemiştir.

Bugün Gülen Cemaati’nin İslamcı kimliğinin üzeri örtülmeye çalışılmaktadır. AKP ve sermaye devletinin “FETÖ” kodlaması, Gülen Hareketi’ni basit bir terör oluşumu gibi göstermektedir. Ayrıca, İslamcılar da bu kavramı kullanarak, Gülen Hareketi’nin İslamcı niteliği, emperyalizmle kurduğu ilişki ve darbeciliği örtülmek istenmektedir. Gülen Hareketi, darbeci, Amerikancı ve en az bunlar kadar İslamcıdır.

Emperyalizmin ılımlı-uyumlu İslam’ı: AKP-FETÖ ortaklığı

Emperyalizmin Yeşil Kuşak Projesi, İslamcı siyasi güçlerin kurulması, büyütülmesi ve yönlendirilmesi üzerine kurulu olup, sosyalist kampın kuşatılması manasına geliyordu. Neredeyse bugün dünyada bütün İslamcı siyasi hareketlerin arkasında emperyalizm bulunmaktadır.

İki kutuplu dünyanın gerçekliğinde İslamcılık her dönem emperyalizmle birlikte davrandı. Dünden gelen bu ilişki ağı, iki kutuplu dünyanın sona ermesinden sonra bu sefer emperyalizmin saldırganlığının aracı haline getirildi. Arap Baharı diye söylenen ve Kanlı Bahar olarak tarihe geçen son 10 yıllık süreçte, İslamcı siyasetler bizzat emperyalizmin yönlendirmesi altında ve çıkarları için devreye sokuldu. Mısır, Tunus, Libya, Suriye’de yaşanan yıkım ve emperyalist saldırganlık politikasının vurucu gücü ya da vekalet savaşlarının aktörleri hep İslamcı siyasi hareketler oldu.

Türkiye’nin NATO’ya üye olmasının hemen akabinde, Türkiye’de İslamcı örgütlenmelerinin önünün açılması tesadüf sayılmamalı. Fethullah Gülen Hareketi’nin emperyalizm ve sermaye devleti ile bağlarının kökeninde bu yatıyor.

2010 itibariyle, emperyalizm, Ortadoğu’ya müdahale kararı almış ve bunu hayata geçirmek için İslamcı siyasetleri devreye sokmuştu. Büyük Ortadoğu Projesi’nin karşılığı olarak ılımlı İslamcılık teorize edildi. Önce Türkiye’de hayata geçirildi. Hem rol model olması sağlanmak istenmiş, hem de Ortadoğu’da kurulacak İslamcı bir eksenin aktörü haline getirilmek istenmiştir.

FETÖ-AKP ortaklığı bu zaman kuruldu, emperyalizm önünü açtı ve liberaller destekledi. Türkiye’de gerici bir dönüşüm, 2002 yılında AKP’nin iktidara gelmesi ile birlikte sağlandı, bu iktidarın en önemli ayağı ise FETÖ olmuştu.

Ortadoğu’da İslamcılık tutmayınca…

Ortadoğu’da emperyalizm tarafından devreye sokulan saldırganlık ve bölge ülkelerinin dize getirilmesi politikası bir dizi nedenle istenilen sonuca ulaşamadı. Gerek bölge ülkelerinin kendi aralarındaki sorunlar, gerek önemli bir bölge gücü olan İran’ın devreye girmesi ve gerekse küresel bir güç haline gelen Rusya’nın Ortadoğu’ya müdahil olması emperyalizmin planlarını bozucu etkide bulundu. Ancak bütün bunlardan daha çok Suriye halkının göstermiş olduğu direniş ile siyasal İslamcılığa biçilen elbisenin Ortadoğu’ya bile dar gelmesi, emperyalist saldırganlık politikasında bir revizyona neden olmuş bulunuyor.

Tunus’ta Nahda Hareketi’nin aksine Mısır’da Müslüman Kardeşler’in uyum sağlayamaması, Libya’da bir türlü yeni bir statükonun kurulamaması, Suriye’de halkın büyük çoğunluğunun Esad yönetimi altına geçmesi, ılımlı İslam üzerinden radikal İslamcılığın büyümesi ve kontrol dışına çıkması emperyalist planların revizyonunun ilk nedenleri.

Bununla birlikte ve daha önemlisi, Suudi Arabistan ve İsrail’in, Müslüman Kardeşler ve Hamas üzerinden, Mısır’da İhvancı bir yönetimden duydukları kaygı daha sonra bölgesel devletlerin nüfus mücadelesine neden olacağı bir durum yarattı. Katar ve Türkiye’nin İhvan ve Hamas destekçiliği başarısız olmuş, bunun üzerine radikal İslamcıların tam boy desteklenmesine giden bir süreç yaratmıştır. Suudi Arabistan, Mısır, İsrail, BAE gibi ülkelerin başını çektiği bir eksen ile Katar ve Türkiye’nin başını çektiği eksenlerin yaratmış olduğu tıkanma, emperyalizm tarafından yeniden değerlendirme konusu yapılmış bulunuyor.

Emperyalizmin Ortadoğu’ya müdahalesinde Suriye’nin düşürülmesi ve sonrasında İran’ın kuşatılması stratejisinde, Suriye direnişi bu denklemi baştan aşağıya değiştirdi. Rusya’nın Suriye savaşında bizzat devreye girmesi, İran’ın müdahil olması, Hizbullah’ın bu savaşta etkin bir rol üstlenmesi Suriye’deki tabloyu çok farklı kılmıştır. İran’ın, tek başına Suriye’de değil, aynı zamanda Yemen ve Irak gibi ülkelerde de varlığını göstermesi, Ortadoğu’da yaşanan durumu etkilemiş, yeni bir politikanın ve dengenin kurulması emperyalizm açısından zorunlu hale gelmiştir.

Darbenin nedeni, İslamcılığın niteliğini gösteriyor!

Bütün bu noktalarla birlikte radikal İslamcılık karşıtı bir söylemle Ortadoğu’ya müdahalenin zeminini oluşturan emperyalizm, yeni bir düzleme geçmiştir. Bütün bunlar üst üste konduğunda siyasal İslamcılık üzerinden giden plandan Suriye ve Irak’ın parçalanmasına yönelik bir politika değişikliğine yönelinmiştir. Doğaldır ki burada ortaya çıkan Kürt kartı, en başta AKP iktidarını da etkileyen büyük bir gerilim konusu haline gelmiştir.

Gerek Kürt kartının emperyalizm tarafından devreye sokulması, gerekse İslamcı siyasetler üzerinden eksen farklılaşması AKP politikalarını boşa düşürmüş, Erdoğan’ın ise aynı çizgide ısrar etmesi ve dayatması ise emperyalizm açısından bir sorun teşkil etmiştir.

Büyük Ortadoğu Politikası ve ılımlı İslam modelinin temsilcisi olarak sunulan Erdoğan’ın misyonu bitmişti. İktidarını korumak için İhvan ve Hamas destekçiliğine ısrar eden, Esad’ın düşmesi için radikal İslamcılara her türlü desteği vererek ileri giden, Suriye’nin kuzeyinde oluşan emperyalist planlarla ile uyum sağlayamayan AKP iktidarının emperyalizmle yaşadığı gerilimler, emperyalist destekli FETÖ-AKP iktidar bloğunun da sorunların kaynağı olarak görülmelidir.

Elbette iktidarı paylaşan iki siyasi gücün iktidarın tekleşmesi doğrultusunda çekişmesi de yaşanan darbe sürecinin iç dinamiği olarak görülmeli. Yaşanan iç çekişme, emperyalist planlarda ortaya çıkan yeni durum ve Erdoğan iktidarının buna uyum sağlamaması darbenin politik arka planı olarak görülmeli.

İslamcı siyasetin Türkiye’de önemli iki ayağı olan AKP ve Gülen Hareketi’nin emperyalizmle ilişkileri açık olsa gerek. Emperyalizm desteği ile iktidar olan AKP, iktidara getirilenler tarafından götürülmek istenmiştir. Bunun için de başka bir İslamcı güç olan FETÖ devreye sokulmuştur.

Yaşanılanlar bu açıdan İslamcı siyasi hareketlerin kanlı hesaplaşması olarak görülmeli. Kazanan emperyalizm, yaşamını yitirenler ise kanlı darbe sonucunda halkımız olmuştur. Gerici ve Amerikancı 15 Temmuz’un altındaki nedenler görülmeden iki kardeşin kanlı kavgasına da anlam veremezler.

Yukarı