Ali Ateş

Düzen solunun kuyruğunda siyaset yapmak Türkiye solunun bir kısmı için neredeyse bir davranış biçimi. Daha doğrusu siyaset yapmak niyetiyle ortaya konan pratik bu. Düzen siyasetinde yaratılan rüzgara kapılmak, radikal söylemlerin albenisine kendine kaptırmak, işin özüne bakmadan yaratılan havadan etkilenmek Türkiye solunun bir kısmının iflah olmaz ezberi.

Genel olarak sermaye diktatörlüğünde yaşanan baskıcı ortamın altında kalmanın yaratmış olduğu öğrenilmiş çaresizlikle ilgisi var. “Sıkıntılı bir hava” hakim; buradan şu ya da bu biçimde ve ölçüde çıkış, sanki emekçilerin kurtuluşunun kapısını aralayacak gibi bir hissiyata neden oluyor.

Siyaset, emekçi sınıfların örgütlenmesi ve düzen karşıtı bir cephenin örülmesi olarak değil, düzen siyasetinde yaşanan sıkışma ve krizlerin çözülmesi olarak algılanıyor. Doğaldır ki bu durum düzen güçlerinin kendi arasındaki mücadelelerinden medet uman, reformizme yelken açan bir politik pratiğe yol veriyor.

Türkiye sosyalist hareketinin, iflah olmaz hastalığıdır aşamacılık. Aşamacılık özünde düzen siyasetinin çemberinin dışına çıkılamaması olduğu kadar aynı zamanda düzen siyasetinin yaratmış olduğu rüzgarla hareketlenen bir davranış biçimine dönüşüyor.

Bir şey yapmak, evde oturmamak, tepki vermek, hareketsiz kalmamak… Devrimci bir tutumun olmazsa olmaz iki temel olgusundan biri olan öfkenin bilince galebe çalmasıdır yaşanan durum. Bilinçsiz bir tepkiyle mücadele verdiğini zanneden bir pusulasızlık halidir karşımızda duran. Israrla ama ısrarla söylenmesi gerekir ki, devrimci teori olmadan, devrimci pratik de olmaz.

Böylesi bir politik pratikten, hareket çıkar, gündem çıkar, sağa sola koşturmak çıkar, “iş” çıkar. Ancak devrimci bir strateji etrafında sosyalizmin güçlendirilmesi çıkmaz. Çıkacak olan, düzen soluna meşruiyet katmak dışında bir şey olamaz. Düzen solunu sola çekmek maskesi altında düzen soluna kan taşımanın idealistçe bir tutum olduğunu söylemek zorundayız.

Dünya komünist hareketinin, büyük bir tarihi var. Bu tarihin bizlere bıraktığı büyük politik dersler bulunuyor. Bunlardan ders çıkarmadan, yapılan hataların bir benzerini bugün tekrar etmenin devrimci pratik anlamına gelmeyeceği bilinmeli. Devrimci bir teori ışığında yürütülmeyen ve biçimi ne kadar radikal, öfkeli, müdahaleci, mücadeleci, “bir şey yapmalı”cı ya da “siyasi” olsun; bu şekilde beliren bir pratiğin devrimci bir tanımla nitelenemeyeceğini açık olarak belirtmek gerek. Önce devrimci teori gerek, devrimci bir tutum gerek, devrimci bir pusula gerek!

Dün Syriza, bugün CHP

Türkiye sosyalist hareketinin tarihi, pusulasızlığın ya da devrimci bir teori yoksunluğunun neden olduğu sıkışma halinin yarattığı hatalarla dolu.

Bakınız, ortada Syriza başlığında büyük bir skandal varken kimse ders almamış olacak ki, aynı yolun yolcusu olmayı bir kez daha denemekten çekinmemektedirler: Bugün CHP eylemine katılan bazı sol hareketler dün Syriza ile birlikte ortak eylem örgütlemişlerdi…

Syriza bugün Yunanistan’da iktidar. Syriza’nın, emperyalist Avrupa Birliği’nin koçbaşı olan Almanya’ya nasıl teslim olduğu, kapitalist-emperyalist sisteme nasıl uyum sağladığı, sol söylem adıyla Yunan kapitalizminin çıkarlarını nasıl temsil ettiği açık olsa gerek. Syriza ile ortak eylem düzenleyenler bugün pişman olmalı diye düşünülür. Ama CHP liderinin yanında fotoğraf kadrajına girmek için yarıştıklarını görünce kimsenin ders almadığını üzülerek bir kez daha görmüş olduk. Dün Syriza ile kol kola yürüyenler, bugün CHP ile kol kola yürüyorlarsa eğer, söylenecek söz açıktır. Can çıkar huy çıkmaz misali iflah olmaz bir reformizm ruhu bedeni teslim almıştır. Dün Syriza ile İstanbul sokaklarında ortak eylem yapıp sonra bugün Syriza’ya bakarak “Syriza bizi duman etti” diyenler, yarın “CHP bizi duman etti” derse sakın normal karşılamayın. Dün dündür, bugün bugündür demeyin. Dün pusulayı kaybedenlerin bugün de pusulayı bulamadıklarının somut göstergesi olarak bir kez daha karşımızda duruyor.

Peki ortada ne kalmıştır? Syriza Yunanistan’da kapitalizmin ruhunu kurtarırken, Türkiye’dekiler daha mı solcu olmuştur? Yoksa Syriza’yı meşrulaştırarak Türkiye’de reformizme örnek mi oluşturmuşlardır?

Tek başına düzen solunun peşinen takılmaktan daha öte örnekler bile bulunuyor. Siyaset yapmak adına bizzat AKP tarafından yaratılan sözde “sol” gündemlerin de peşine takılanlar hatırlanırsa, bugün “evde oturmayan, hareketsiz kalmayan, ‘siyaset’ yapan, radikal pasifizme meydan okuyanlar”ın işin sonunda neye hizmet ettikleri daha açık olacak.

Örnek mi, 2010 referandumundan sonra görülen göstermelik 12 Eylül davasını hatırlayan var mı? AKP’nin kendi gerici iktidarını sağlamlaştırmak için açtığı 12 Eylül davası şovunun bir parçası haline gelip, bir kez daha yaşanan hüsrana inanmak, nasıl bir devrimci siyaset olabilir?

AKP tarafından göstermelik 12 Eylül darbecilerinin yargılanması gündeme geldiğinde soluğu Ankara Adliyesi önünde alanlar, bugün ne demektedirler? “Kandırıldık” demek inandırıcı mı? Yetmez ama evetçileri eleştirip bir benzerinin parçası olanlar bugün de CHP liderinin peşinden gidenler, hiç mi ders almazlar? AKP tarafından demokrasi adıyla oynanan çadır tiyatrosunun sonucu ne oldu diye hiç mi sormazlar? Siyaset mi yapmışlar, sola mı çekmişler, baskı unsuru mu olmuşlar, yoksa AKP’nin karşı-devrimci dönüşümü için kullandığı “ileri demokrasi” yalanına meşruiyet mi katmışlar?

Türkiye solunun tarihi ve tekerrür

Ancak bu hastalık yeni değil. Biraz daha geçmişe gidip Türkiye solunun bir kısmının düştüğü büyük yanlışları bugün yeniden hatırlamak gerekiyor. Çünkü tarihten ders alınmazsa, bugün ortaya konan düzen solunun peşinden gidilmesi pratiğinin, genç kuşaklar için “devrimci siyaset” sayılması işten bile değil.

Yıl 1997. Dinci gazetelere röportaj veren solu hatırlayan var mı? Türbanlı öğrencilerin üniversitelere girmesine yasak konulduğu günlerde Beyazıt Meydanı’nda Cuma namazı sonrası yapılan eylemlere solun bir kısmının katıldığını, İBDA-C işaretinin yanında zafer işaretlerini ve kalkan sol yumrukları hatırlatmak yersiz sayılabilir mi? O zamanda “özgürlük” adına solun bir kısmı bu eylemlere katılmış, “hareketin dışında kalmamayı” başa yazmış, “radikal aktivizm” yaptığını sanmışlardı. Aslında bugün AKP’nin önüne açan dinci gericiliğin iktidar taşlarının döşendiği türban eylemlerine solun bir kısmının verdiği destek büyük bir hataydı. “Türban neyi örtüyor” diye sokağa çıktığımızda “MGK’cılıkla” suçlandığımız günleri unutacak değiliz. “AKP sıradan bir burjuva partisi değil, gericilik iktidara geliyor” dediğimizde, “aslolan Kemalist baskıya karşı mücadele, AKP’yi fazla abartıyorsunuz” diyenlerin, bugün “AKP’nin geriletilmesi için her yolu mübah” sayan bir zihniyete dönüşmesinin ve buradan CHP kuyrukçuluğunun çıkmasının hazin öyküsü ile karşı karşıyayız. Pusulası olmayanların pusulası başkaları oluyor. İflah olmaz “nerede hareket, orada bereket” bakışı, Türkiye solunun bir kısmının yapısal hastalığıdır ve bu pusulanın götüreceği yer bellidir.

Türkiye sosyalist hareketinin önemlice bir bölümünün 1980 öncesi Ecevit rüzgarının arkasına takılması ve 1999 seçimlerinde Ecevit’in “bu ülkeye komünizmin gelmesini ben engelledim” sözleri nasıl unutabilir? 1980 yılında “faşizme karşı olmak” gerekçesiyle ortaya konan politik eksen üzerinden şekillenen CHP destekçiliği, aslında Türkiye solunun teslimiyeti anlamına gelmişti. Bu eksen, iktidar perspektifinden ve bağımsız bir sosyalist örgütlenmeden ricat etmenin ta kendisiydi. 1980 yılında Türkiye solunun önünde üç seçenek bulunuyordu. “Bu güçler uyumsuzluğu ortamında, üç yol kalıyor: Teslim, intihar ve direniş. Teslim olmak, ortadaki güç dengesizliğinin farkına varıp yeniden CHP’ye yanaşmak, CHP’den medet ummak anlamına geliyor. Türkiye solunda bunu yapabilecekler var. Kim oldukları da biliniyor. Sonra intihar yolunu seçenler olacak. “Bilinçsiz öfkeliler”in dün, 12 Mart döneminde, bu yolu nasıl seçtikleri de biliniyor. Geriye, direnecekler kalıyor. Türkiye sosyalizminin umudu da, bunlara bağlıdır. Direnenler Türkiye solunun çeşitli kesimlerinden çıkacaktır.” * Teslim olanlar CHP’ye yanaşmıştı, direnenler ise 80 sonrasının yeni damarlarını örmüştü. Türkiye sosyalist hareketinde likidasyonların, aynı zamanda düzen soluna yaklaşmakla doğrudan ilgisi bulunduğunu bir kez daha hatırlatmaya gerek var mı?
Bu satırları yazan bir gelenekten gelenlerin bugün içerisinde oldukları “fenersizlik” kimseyi umutsuzluğa düşürmesin, demek ki pusulayı bu sefer daha sağlam tutacağız ve yola devem edeceğiz…

Peki ya bugün: Tekerrür, trajedi ya da komedi?

Dün HDP bugün CHP. Düzen siyasetinin salınımlarıyla bir sağa bir sola salınan bir zihniyetin dünden bugüne öyküsüdür anlatılan. Yaşanılan pusulasızlığın çaresizliğinde yapılan siyasetten başka bir şey değildir!

“AKP gerilesin” diye HDP ile ittifak yapılmasını savunanlar, HDP rüzgarının arkasından savrulanlar, aslında Kürt siyasi hareketine meşruiyet kattıklarından bihaberdiler. Gericilik karşıtı mücadele kadar emperyalizm karşıtı mücadele de önemli dediğimizde, bugün başat mücadele gericilik karşıtlığı teziyle, Ortadoğu’da seküler saydıkları PYD’nin desteklenmesini gerektiğini söyleyecek kadar ileri gitmiş, AKP karşıtı mücadeleyi Ortadoğu’ya yaydıklarını zannetmişlerdi. Bugün Kuzey Suriye’de Amerikan emperyalizminin varlığı ile kimler nasıl yüzleşecektir? AKP’nin geriletilmesi adına Amerikan emperyalizmine yol verenlere meşruiyet katmak solun işi olabilir mi? Ülkesi emperyalizm ve cihatçı çetelerle yıkıma uğramış Suriye Devleti’nin planlarını bozduk diyen PYD demeçlerini, Suudi Arabistan gericiliği ile ittifaka göz kırpanları nereye koyacaklar? Düzenin yaratmış olduğu rüzgara kapılıp, HDP’nin peşinden gidenler, sosyalizmin bağımsız siyasal hattını örgütlemek gerek diyenlere “siyaset dışı kalmakla, hareketsiz kalmakla, pasifizmle, statükoculukla, çağın ruhunu yakalayamamakla” suçlayanlar siyaset yaptıklarını zannettiler. Yapılan siyaset, “cesaret, ataklık” değil, düpedüz Kürt siyasi hareketine meşruiyet katmak dışında bir işe yaramamıştır.

Aslı varken, kimse taklidine bakmaz, bakmamıştır. Ne Kürt siyasi hareketi sola çekilmiş, ne de kuyrukçu sol büyümüştür.

Daha dün HDP’nin peşinden gidenlerin, gitmeyenleri “ulusalcılıkla” suçlayıp bugün CHP’nin arkasına geçmeleri de tarihe traji-komik bir not olarak düşülmelidir.

“Bizim CHP ile işimiz yok, asıl olan CHP tabanıdır” tezlerini dillendirip, CHP liderinin arkasına takılmak ne güzel bir kılıftır. Ancak ortaya çıkan fotoğraf nettir: CHP liderine, solun lideri ünvanı verilmiştir. Büyük başkanın yanında “devrimci” başkanlar!

Dün HDP destekçiliğinde mangalda kül bırakmayanlar bugün CHP liderinin yanında hatıra fotoğrafı çektirmektedir. Bu tablo, bugün AKP diktasına karşı büyük bir mücadele anlamına gelmiyor, ortadaki tablo düzen solunun peşine takılarak düzene meşruiyet katılmasıdır. Zan şudur: AKP diktasına karşı mücadele! Ortada bir mücadele bulunmuyor, AKP’ye meşruiyet katan düzen soluna meşruiyet katılması dışında bir etkinlik bulunmuyor. Çünkü CHP çemberinde oyun oynanmaktadır! Kimse kimseyi bu açıdan kandırmamalı.

Bir de dün HDP destekçiliğini kıyasıya eleştirip, bugün CHP’nin desteklenmesi gerektiğini canhıraş şekilde savunanlara ne demeli? Kürt siyasi hareketinin emperyalizmle işbirliğini eleştirenler CHP’ye desteği hangi gerekçeyle açıklamaktadırlar? Söz konusu AKP’nin geriletilmesi ise ne fark vardır ya da CHP’nin emperyalizme karşı tutumu ile HDP’ninkinin farkı nedir?

Türkiye sosyalist hareketinin asli işi düzene karşı emekçi halkın örgütlenmesi olacakken, emekçi halkı düzen solunun peşine takılmasına katkıda bulunmayı kimse devrimcilik olarak propaganda etmemelidir.

Adalet Yürüyüşü’nün, AKP eliyle kurulan karanlık ve baskıcı rejimde nasıl bir tepkinin ürünü olduğu açık. Aynı zamanda bu yürüyüşün nereye bağlanacağı da Türkiye sosyalist hareketi açısından açık olmalı. Son kertede bu yürüyüş, MHP ile birlikte Ekmeleddin’i aday diye halkın önüne koyan, Yenikapı’da Erdoğan ile kol kola duran, şaibeli referandum sonrası düzenin bekasını savunan düzen partisi CHP’nin politik hesaplarına bağlanacaktır. CHP’nin yüzyıllık tarihi ortadadır.

AKP tarafından bu kadar sağa yatırılmış bir kapitalist düzenin, sermaye sınıfını ve devletini “daha ne kadar bükeceği” politik bir analiz olarak ortaya konmalıdır. CHP, düzenin düdüklü tenceresidir ve işte bugün bu nedenle yeniden devrededir!

Bugün sadece Adalet Yürüyüşü üzerinden bir CHP değerlendirilmesi yapılamayacağı açık. Öyleyse yapılması gereken sadece bu yürüyüş üzerinden değil daha tarihsel, ideolojik ve politik bağlamda bir analizle CHP’ye bakılması olmalıdır. “CHP’ye yönelik tüm eleştirilerin ya da siyasete yönelik tüm beklenti ve sorunların bu yürüyüş üzerinden çözülmesini beklemek de doğru olmaz” sözü CHP’yi meşrulaştırmak dışında ne anlama gelir ki? Yine kılıfı yapılmış CHP’nin peşine takılınmıştır.

Bugün AKP baskısına, hukuksuzluğuna ve adaletsizliğine karşı düzen içinden gelen bu tepkinin devrimci bir kanala akıtılması bizim işimiz olmalı. Devrimci bir kanala akıtmanın yolu ise düzen partisi CHP’nin kuyruğuna takılmak asla değildir. Kuyruğuna takılmak ile ortaya çıkan “yeni politik atmosfere” müdahale arasında ise fark bulunuyor.

“Evde mi otursaydık” gibi sığ bir söylemle, “siyasetin dışında kalmamak” gibi absürt bir gerekçeyle düzen solunun parçası olan solun pusulasının nereyi gösterdiği bellidir.

Geleceği direnenler kuracaktır

Bugün Türkiye sosyalist hareketinde sol geleceği direnenler kuracaktır. Pusulasını kaybetmeden, Türkiye sosyalist hareketinin geleceğini örmek, bugün aynı zamanda düzen soluna karşı da direnmekten geçiyor. Ne olursa olsun, rüzgar nereden eserse essin, dalgalar ne kadar büyük olursa olsun, doğruda durarak direnmek tek devrimci yoldur. Düzen soluna teslim olmak dün olduğu gibi bugün de bir kez daha karşımıza “siyaset” diye çıkıyor, olay bundan ibarettir.

Devrimci teori olmadan devrimci pratiğin olmayacağını bilenler için siyaset “sınıfa karşı sınıf” siyasetidir.

Devrimci teorinin “bir şey yapmalı” naifliğiyle değil “Ne yapmalı?” sorusuna verilecek yanıtla vücut bulacağı bizim tek düsturumuzdur.

(*) Bir daha fenersiz yakalanmamak için, İ. Suphi Candemir, Sosyalist İktidar Dergisi, Mart 1980