Köşe Yazıları

Adalet Yürüyüşü: Türkiye solunda tuhaf bir tartışma (2)

Kurtuluş Kılçer, Adalet Yürüyüşü’nü değerlendirdiği bir yazı daha kaleme aldı.

Bir önceki yazımızda, CHP tarafından başlatılan Adalet Yürüyüşü’ne bakışımızın belli başlı noktalarını ifade etmeye çalışmıştık. Bu yürüyüşe sosyalist hareketin katılmasının ve düzen partisi CHP’nin arkasına dizilmesinin yanlış olduğunu, bununla birlikte yürüyüşün toplumsal ve siyasal sonuçları itibariyle “devrimci siyasetin müdahale alanı içinde” olduğunu yazmıştık. Ayrıca, bir düzen partisi olan CHP’nin eyleminin düzen içi sınırları olduğunu, yalnızca emekçi halkın “ayağa kalkması” ile gerçek adaletin gelebileceğini söylemiştik. Bugün AKP eliyle kurulan bu gerici, işbirlikçi ve emek düşmanı rejimde, toplumun bütününü saran kaygı ve tepkinin de gerçek bir politik iklime tekabül ettiğini yazmıştık. “Düzen değişmeden adalet gelmez” diyerek, Sosyalist Cumhuriyet Gazetesi’nde politik tutumumuzu net olarak ifade etmiştik.

Sosyalist cenahta, yürüyüş vesilesiyle ortaya çıkan tartışmalara dair bazı noktaları biraz daha açmak gerekiyor. Öncelikle bu yürüyüşün öznesi, hedefi, sınırları ve (istenen ve olası) siyasal sonuçları ortaya konmalı ve analiz edilmelidir. Devrimci bir tutum belirlemek için bir yaklaşım geliştirirken bu olgular ile birlikte bir yöntem sorununun da tartışmaya açılması gerekiyor. Yoksa “yürümek güzeldir, yürüyüş halka özne olduğunu hatırlatır, bu yürüyüş bir başlangıç olacak” gibi sözlerle hareket güzellemesi yapılarak siyasal bir tutum belirlenemez.

Öncelikle, AKP iktidarının baskıcı ve hukuksuz uygulamaları herkesin malumu. “Cemaat karşıtı mücadele” adı altında AKP darbesiyle karşı karşıya kalan ülkemizde bu yürüyüşün, cendere altında sıkışmış toplumda belli bir etki yarattığı da tespit edilmelidir. Tek başına adalet arayışından daha öte, toplumda, AKP baskısına karşı bir tepkinin “devam ettiği” açık olsa gerek. Bu önemlidir, çünkü ülkemizin gerici ve faşizan kuşatmaya karşı direnişinin kırılamadığını gösterir.

Ancak, bu yürüyüşün, toplumsal direnci harekete geçirmesi kadar bu direncin nereye kanalize edildiği de bir o kadar önemlidir. Şaibeli referandumdan sonra bir kez daha toplumsal direncin kendisini hissettirmesini tespit etmek kadar bu yürüyüşün sınırlarını ve varacağı noktaya dair gerçekleri ifade etmek, uyarıları ve eleştirileri de yapmak gerek.

Yürüyüş dolayısıyla, yürüyüşün hedef ve sınırlarını aşan bir beklenti yaratıldığını başından söyleyebiliriz. Bu anlamıyla Türkiye’de bir çok şeyin değişeceği umudu ve büyük bir dönüşüm beklentisi halet-i ruhiyesinin politik bir tutum belirlemek için yetersiz kalacağını baştan yazalım. En başta, Cumhuriyet mitingleri ve Haziran Direnişi ile karşılaştırıldığında bu yürüyüşün daha geri bir politik zemine bastığını yazmak zorundayız. Son kertede düzenin yargı sorunu üzerinden şekillenen bu yürüyüşün öznesi bellidir ve hedefi ise düzenin sınırları ile belirlenmiştir.

Bu yürüyüş CHP’nin yürüyüşüdür ve CHP’nin doğaldır ki kendi hesapları bulunmaktadır. CHP liderinin, sadece “adalet” döviziyle yürümesi ve siyasi yelpazenin bir çok kesiminin bu yürüyüşe temsili olarak katılması bu niteliği değiştirmiyor. CHP içinde liderlik tartışması gizli değildir ve Kılıçdaroğlu’nun yürüyüşle bu tartışmaları belli açılardan noktalamak istediği ifade edilmelidir. Aynı zamanda CHP, yüzde 49’luk hayır oyunun temsiliyetini üstlenmek konusunda politik bir uğraş içindedir. Bu yürüyüşün bir çerçevesi de budur. Kaldı ki, yürüyüşten önce CHP’nin Saadet Partisi’nden Demokrat Parti’ye kadar pekçok partiyi ziyaret ettiği hatırlanmalıdır. CHP, 2019 başkanlık seçimlerine hazırlanmakta, yürüyüş bu doğrultuda siyasal bir sonuca yol verme hesaplarını da içinde taşımaktadır. Burjuva düzeninin ikinci partisinin kendi adına bir strateji taşımayacağı düşünülebilir mi?

CHP bir düzen ve sermaye partisidir. CHP’nin burjuva karakterinin üzerini örtecek hiçbir durum beklenemez. Sermaye sınıfının çıkarları ve kapitalist düzenin bekası söz konusu olduğunda CHP’nin, bu düzenin, en az AKP kadar, temel hassasiyet noktalarını savunacak bir parti olacağı asla unutulmamalıdır. 16 Nisan referandumundan hemen sonra sokağa çıkmayan CHP’nin bugün niye çıkıyorsunuz sorusuna verdiği yanıt yeterince somuttur.

AKP’nin karşısında CHP şeklinde iki partili bir modelin önünün açılması, burjuva siyasetinin tahayyülü aynı zamanda başkanlık modelinin doğal bir sonucu olması kuvvetli ihtimaldir. Bu açıdan CHP’nin bu yürüyüşünü tek başına bir vicdan yürüyüşüne indirgemek büyük bir saflık olur. Liberal Demokrat Parti’den Ülkü Ocakları eski başkanına kadar bu yürüyüşe katılan kesimler düşünüldüğünde düzen siyasetinin yeniden yapılanmasında bu yürüyüşün bir anlamı ve sonucu olacağı açık bir şekilde görülecektir.

Bu yürüyüşün hedeflerinden bir tanesi de son kertede “düzen siyaseti” açısından bir yargı sorunudur. Yürütmenin ve yasamanın neredeyse tekleştiği bir ortamda yargının da bu çerçeveye eklemlenmesi, düzen unsurlarının bütünü açısından şu ya da bu düzeyde sorun yaratmaktadır. AKP sıkışmış bir iktidardır ve gerek emperyalizm ile ilişkilerde gerek sermaye devletinin yeniden yapılanmasında zorladığı ve mesafe kat ettiği yol, düzenin bütün unsurları açısından “mutlak bütünlük” arz etmemektedir. AKP’nin; sermaye devleti, sermaye sınıfı ve hatta emperyalizm desteği açıktır, ancak AKP’nin “tam boy uyumlu” bir yapı olarak görülmesi de mümkün değildir. Ortada düzen güçleri arasında bir sorun olduğu hesaba katılmalıdır.

Bu anlamıyla, bu yürüyüşün sınırı, düzenin yeniden yapılanması çerçevesiyle belirlenmektedir. Adalet yürüyüşü ile hedeflenen politik amacın nesnel sınırlarını, hem öznesinin CHP olması hem de AKP eliyle kurulan İkinci Cumhuriyet’in “restore edilmesinin” amaçlanması çizmektedir. CHP’nin bir reform programına bile sahip olmadığı açık değil mi? AKP iktidarının, AB emperyalizmi ve ABD emperyalizmiyle yaşadığı gerilimler de hesaba katıldığında düzen siyasetinde ortaya çıkan muhalif arayışların, şöyle ya da böyle, liberal siyaset eksenine oturacağı bilinmelidir. Ne CHP’nin niyetinin, ne de bugünkü Türkiye siyasi güçler dengesinin – emekçi halk devreye girmediği koşullarda – sınırlarının değişmesi olasılığı yoktur.

Bu yürüyüşün sınırları açık olarak ortaya konduktan sonra, bu yürüyüşün düzenin yeniden yapılanmasına neden olacak bir etkiye sahip olacağı da söylenmelidir. CHP’nin ve bu yürüyüşü destekleyen düzen unsurlarının isteği ve olası sonuçlar ise birbirinden farklıdır. Öznesi, hedefi ve sınırları ile istenen bir sonuca taşınıp taşınmayacağı eylemin etkisi ile ilgidir. Bu sürecin istenen sonuçları dışında olası farklı sonuçlara da yol açma ihtimali elbette ki bulunmaktadır. Komünistlerin bakacağı yer ise burası olmalı, yürüyüşün sonuçlarını değerlendiren bir yaklaşım geliştirilmelidir.

Bu yürüyüşü düzen karşıtı bir kanala akıtacak politik eksen, komünistlerin gündemi olmak zorundadır. İşçi sınıfının örgütsüzlüğü ve siyasal bir güç olarak bugün vücut bulmaması, bu yürüyüşün düzen karşıtı siyasal bir kanala akmasının zorluğuna işaret etmektedir. Bugün toplumda ortaya çıkan adalet arayışının CHP ile mümkün olamayacağı ve emekçi halkın ayağa kalkmasıyla sağlanacağı net olarak ifade edilmelidir. Bu anlamıyla, CHP tarafından gerçekleştirilen bu yürüyüşün politik bir kimlik ile içinde yer alarak, bu yürüyüşe müdahale edildiğini düşünmek bugünkü politik tabloda hiç ama hiç gerçekçi değildir.

Ara sonuç olarak şu söylenebilir; Türkiye sosyalist hareketinin, yürüyüşün politik etkisine kapılarak CHP’nin peşine takılmasının tek sonucu, CHP liderine solun liderliği ünvanı verilmesi ve CHP’ye meşruiyet katılması olmuştur.

Halbuki, solun kırmızı çizgisi düzen soluyla arasına net bir çizgi çekmesidir. Bu eksen çekilmeden, sosyalizmin bağımsız bir siyasal odak olarak kendini var etmesi mümkün olamaz. Sol, dün HDP’nin, bugün de CHP’nin arkasında ancak meşruiyet unsuru işlevi görebilir. Doğaldır ki böylesi bir meşruiyet unsuru olmak, düzene meşruiyet katmak dışında bir yan barındıramaz. Sol, düzen karşıtlığıdır; sol, emperyalizme, gericiliğe ve sermayeye karşı ödünsüz tavır almaktır.

Siyasetin dışına düşmemek ve toplumsal tepkiye hitap etmek adına, öznesi CHP olan bir eyleme katılmanın, böylesi eylemlerin sola çekilmesi anlamına gelmediği tarihsel bir dizi örnekle karşımızdadır. Ortada olan Türkiye sosyalist hareketinin, bugün sosyal demokrat bile diyemeyeceğimiz CHP’nin peşine takılarak sağa kaymasıdır. Oysa bugün ülkemizin ihtiyacı devrimci bir sosyalist odağın emekçi sınıflar içinde vücut bulmasıdır.

Bununla birlikte bu yürüyüşün özgün bir noktasını da saptamak gerek. Düzen solunun peşinden gitmek ile “politik zemine müdahale” iki ayrı konudur. Bu anlamıyla yürüyüşün bir parçası ve içinde olmak ile bu yürüyüş nedeniyle ortaya çıkan politikleşmeye, toplumsal tepkiye ve arayışa müdahale arasında büyük bir fark bulunuyor. Komünistler, kendisi dışındaki gelişmelere kayıtsız kalamazlar. Hele hele bu toplumsal ve siyasal gelişmeler, emekçi sınıfların, cumhuriyetçi toplumsal kesimlerin ve AKP karşıtı yurttaşların politik olarak gündemindeyse… CHP tarafından başlatılan Adalet Yürüyüşü’nün, politik olarak sol bir alana hitap etmesi yaşanan kafa karışıklığının da özünde durmaktadır. Bugün ortaya çıkan tablo, devrimci siyasetin müdahale alanına girmektedir ve bu alanın karşıya alınmasının büyük bir apolitizm olarak değerlendirilmesi tam da bu yüzden gerekmektedir. Bu alana seslenmek, yeni bir düzen çağrısı yapmak, CHP tarafından yarı yolda bırakılacak bir tepkiyi mücadeleye çağırmak, bir kez daha emekçilerin umudunu düzen içi kanallara akıtılmasına neden olacak tehlikeye işaret etmek sosyalistlerin görevidir. Sosyalistler, bugün ortaya çıkan politik tepkiyi karşılarına almak yerine ona öncülük etmek, devrimci bir kanala akıtmak görevi ile karşı karşıyadırlar.

Bu anlamıyla bu yürüyüşü karşı-devrimci olarak nitelendiren sapkın ve meczup zihinlere ait yorumlardan uzak durulmalıdır. Tarihte, doğrudan komünistlerin içinde yer almadığı ama büyük toplumsal-siyasal hareketlere yol açan nice örnek vardır. Kaldı ki bugün Adalet Yürüyüşü’nü destekleyen toplumsal zemin, bizatihi devrim cephesinin toplumsal güçlerinin safında yer alacak kesimleri içermektedir. Mesele işçi sınıfının önderliğinin kurulup kurulmamasındadır. Bugün bu yürüyüşün öznesi CHP’nin niyet ve sınırlarını göstermek ve eleştirmek başka, bu yürüyüşün toplumsal zeminine işbirlikçi, sorosçu gibi yaklaşımlarla karşı-devrimci muamelesi yapmak bambaşkadır. Bunun Türkiye gerçekliği ile ilgisi bulunmamaktadır.

Bütün bu noktalardan sonra söylenmesi gereken başka bir şey ise solda bir yöntem sorunu olduğudur. Mesele yürüyüşe destek verip vermemek değil, içinde olup olmamak değil, tersine, ortaya çıkan toplumsal-siyasal gerçekliğe devrimci bir müdahalenin nasıl yapılacağı, devrimci bir kanala nasıl akıtılacağı sorunudur. Asıl tartışılması gereken bu olmalıydı. CHP liderinin arkasına geçilerek müdahale edildiği söylemi büyük bir safsatadır. Bu tartışma ve arayış yerine katılıp katılmamayı “devrimcilikle, müdahalecilikle, mücadelecilikle, evinde oturmamakla” eşdeğer tutan bir yaklaşım geliştirmek “siyasi olabilir” ancak devrimci değildir. Kaldı ki, düzen soluna meşruiyet katarak, ortaya çıkan toplumsal arayış ve tepkiyi sola çekme iddiasının tutar bir yanı yoktur.

Yapılması gereken, bugünkü politik tabloda emekçilerin yaşadığı sıkışmanın yol açtığı arayışın ve tepkinin gerçek sol ile buluşturulmasının önünü açmaktadır. Bu yapılmadığı takdirde dün HDP, bugün CHP bir kez daha emekçilerin “zorunlu seçimi” haline gelir. Ama sosyalizm ve emekçilerin gerçek kurtuluş projesi seçenek dışı kalır. AKP gericiliğine ve baskısına karşı ortaya çıkan tepkiyi devrimci bir kanala akıtmak ve ileriye çekmek solun görevleri arasındadır. Bugün yaşanılan baskı ve faşizan yönetim anlayışına karşı ortaya çıkan tepkiye ve arayışa müdahale başka, yanlış zeminde ilerlemesine destek olmak başkadır. Türkiye solundaki yöntemsel yanlışlardan birisi tam olarak budur.

Adalet talebi, AKP iktidarında, toplumsal bir sorun haline gelmiştir. Adaletin, aynı zamanda işçi sınıfının yaşadığı büyük adaletsizlik ortaya konmadan ele alınması ancak burjuva siyasetin bir konusudur. Bugün yurttaşlarımızın yaşadığı adaletsizlik bir düzen sorunu olarak görülmelidir. Adaletsizliğin temelinde, AKP olsun olmasın, sömürü düzeninin bulunduğu net olarak ortaya konmak zorundadır.

Adalet Yürüyüşü: Türkiye solunda tuhaf bir tartışma

Yukarı