Pusula

Yargının bitmeyen davaları: Adalet beklerken geçen yıllar

Bengisu İçten

Adalet… Çağlar boyu birçok düşünür, devlet adamı, hukukçu, şair hakkında binlerce tanımlama ve niteleme yapmış, zamanını, taraflarını, yöntemini tartışmış, mahkemelerin duvarlarına ülkenin temeli olduğu yazılmış. Adaletin kavramsallığı ile uygulaması birbirinden pek de ayrı düşünülemez.

Televizyonda, internette, sokakta, herkesin dilinde bir adalettir tutturulmuşken, “bu toprakların yargısından adalet bekliyor muyuz” sorusunu tartışmak, istibdat altında olan Türkiye’de her iki yönden de elzemdir; fakat kaçınılmazdır da aynı zamanda.

Hala sömürü çağında olduğumuza göre adaleti var eden yahut ortadan kaldıran bir kurum var ise bu şüphesiz ki kuvvetler ayrılığıdır. Üç kuvvet arasındaki açı daraldığında ve hatta tek elde birleştiği diktatöryalarda adaletin aynı oranda kaybolduğunu görürüz.

Savcısını değil katili koruyan devlet

Bu bakımdan yurtsever savcı Doğan Öz’ü katleden İbrahim Çiftçi’nin yargılanması sonucu verilen hüküm Türkiye yargı tarihinin özeti sayılabilecek bir kara leke olarak durmaktadır.

Ankara 1 No’lu Sıkıyönetim Mahkemesi, hepsi de bir üst mahkemede bozulan üç idam hükmünün ardından verdiği son kararında İbrahim Çiftçi için dördüncü kez idam, Hüseyin Kocabaş için ise 12 yıl ağır hapis cezası verdi.

Ancak o güne dek sürekli idam isteminde bulunan Başsavcılık, olay yerinde bütün tanıkların hazır bulundurularak yeniden keşif yapılmasını istedi. Şeklen yapılan itirazı incelemesi gereken Askeri Yargıtay Ceza Genel Kurulu bu konuda değil, esas hakkında dosyayı bozarken İbrahim Çiftçi’nin beraati gerektiğine karar verip, tahliye ettirdi.

Dosya Ankara 1 No’lu Sıkıyönetim Mahkemesi’ne döndü. Mahkeme üst mahkemenin verdiği beraat kararına uydu. Beraat kararı gerekçesinde, “Sanık İbrahim Çiftçi’nin maktul Doğan Öz’ü taammüden öldürdüğü mahkememizce sabit görülmüş, ancak Askeri Yargıtay Daireler Kurulu kararı mahkememizi bağlayıcı nitelikte bulunduğundan sanık İbrahim Çiftçi hakkındaki 7’ye 8’lik oyçokluğuna dayanan bozma ilamına uyularak sırf bu hukuki zorunluluk nedeniyle sanık İbrahim Çiftçi’nin beraatına karar verilmiştir” denildi.

Dava dosyasında zamanın Başbakanı Bülent Ulusu’ya yazılmış bir dilekçe mevcuttu. Bu dilekçede, sanık avukatları, müvekkillerinin Milli Savunma Bakanlığı’nda bir dosyası bulunduğundan söz etmekteydiler. Soruşturmanın genişletilmesi talebinde bulunularak sözü edilen dosyanın getirilmesi istendi, ama talep reddedildi.

İbrahim Çiftçi Mamak Askeri Hapishanesi’nden çıkar çıkmaz İLKSAN’a müdür tayin edildi. Çiftçi daha sonra, devletten ihaleler alan bir işadamı oldu.

Aydınlarını yok eden bir ülke

Savcısını korumak yerine katilini koruyan yargı, 1990’larda yaşanan siyasi suikastleri de yıllarca aydınlatmaktan kaçınmıştı.

Yıllar sonra ise Bahriye Üçok, Muammer Aksoy, Uğur Mumcu ve Ahmet Taner Kışlalı’nın suikastlarının de arasında bulunduğu birçok olayı kapsayan “Umut Davası”nda, karar verildikten üç yıl sonra Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi, davanın hükümlüleri Hasan Kılıç, Mehmet Şahin, Yusuf Karakuş, Recep Aydın ve Mehmet Ali Tekin yönünden yargılamanın yenilenmesine karar verdi.

Gerekçe, dosyanın “FETÖ kumpası” olmasıydı. Yıllarca karanlıkta kalan suikastlar böylece tarihe bırakılıyordu.

“Adalet”ten kaçırılan yargılamalar

2 Temmuz 1993’te Sivas’ta 37 kişinin yakılarak katledilmesi sonrasında yıllarca süren yargılamanın ardından bir kısım sanık beraat etti bir kısım hakkında zamanaşımı yönünden dosya düşürüldü.

“Halkla güvenlik güçlerini karşı karşıya getirmeyiniz” diyen Cumhurbaşkanı Demirel, “Çok şükür, otel dışındaki halkımız bir zarar görmemiştir”  diyen dönemin başbakanı Çiller, “Saldırılara karşı ne yapalım?” sorusuna “Müdahale etmeyin” emrini verdiği iddia edilen Sivas Emniyet Müdürü Doğukan Öner ve olaylara müdahale etmekte geciken ve ölümleri önleyemeyen dönemin yetkilileri asla yargı önüne çıkarılmadı.

En sonunda dava zamanaşımına uğradığında Başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan, “Milletimiz için, ülkemiz için hayırlı olsun. Zaten onlar da söylüyorlar… Yıllar yılı içerde olan vatandaş, içlerinde kaçak olanlar vardı. Bilemiyorum tabii onlar da var…” diyebilecekti.

Yine, kamuoyunda Manisalı Gençler Davası olarak bilinen 1995 yılında 16 gence gözaltında akıl almaz işkenceler uygulayan polislerin yargılandığı dava da yıllarca sürdü. Dava sonunda, ancak kamuoyunun büyük tepkisi ve gençler haklarındaki tüm suçlamalardan beraat edebilmesiyle, sanık polisler için işkence yaptığı mağdur başına 10 ay olacak şekilde hüküm kuruldu.

Evinde polis kurşunuyla öldürülen Dilek Doğan ve sopalarla dövülerek katledilen Ali İsmail Korkmaz’ın ve daha nicelerinin katillerine verilen cezalar da Themis’in gözbağını çoktan çözdüğünü gösterdi bize.

Adaletin kıyısına uğramayan yargı

Örnek olarak sayılan bu yargılamalar günümüzü de içine alan sancılı, kanlı bir kargaşanın bütün dokusunu içinde taşıyor.

Hukuk elbette toplumdan, onu oluşturan üretim ilişkilerinden ve bu süreçteki sınıf mücadelelerinden bağımsız değil. Ancak yukarıda anlatılan tablodan daha vahiminin iliksiz cübbede düğme arayan yüksek yargı başkanlarından bir siyasi partinin üyesi olmak dışında bir özelliği olmadan olağanüstü bir şekilde atanan yargı mensuplarına bugün ortaya çıkan fotoğraflarda görülmesi kuşkusuz haklı.

Ama öncesini unutmadan…

Bu nedenle adaleti elleri kelepçeli göbeği bağlı bu sistemden değil adil bir düzeni de getirecek yaratacağımız yeni insandan, yeni dünyadan bekliyoruz.

Yukarı