CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun, Ankara'dan İstanbul'a yapacağı yürüyüşün başlangıç noktası olan Güvenpark'ta partililer destek için toplandı. ( Erçin Top - Anadolu Ajansı )

Bilgütay Hakkı Durna

Adalet arayışı küçümsenebilir mi? Peki, yok sayılabilir mi?

Bir yandan yargı kararlarının, diğer yandan çıplak şiddetin günlük, olağan bir rutinde siyaseti (ve ülkeyi) şekillendirdiği, en basit anlamı ile dahi yasa maddelerinin uygulayıcılar tarafından yok sayıldığı, tüm bunların karşısında ise tek tek bireylerin, bunun ötesinde toplumun adalet talebinin çığ gibi büyüdüğü bir zamanda böylesi bir arayış, arayışlar yok sayılabilir mi?

Kaldı ki, bu günler cumhuriyet tartışmalarının yapıldığı zamanlardır. Nasıl bir cumhuriyet, kimin cumhuriyeti soruları yüksek sesle tartışılmayı (hala) beklemektedir. Öyle ise, bugünlerde “talep edilen” adalet de ancak bu tartışmaların içerisinde bir anlam kazanabilir. Küçümseme, yok sayma asla değil, ancak doğru yerinden tutulması gerekmektedir. Bunun için tartışmalıyız.

Bu yazı, kapitalizmin eleştirisini (üretim ilişkilerinden kopararak) adalet temelinde yapan görüşlere ilişkin bir tartışma içermiyor. Yine, doğrudan adalet yürüyüşüne ilişkin bir yazı da değil. Bu vesile(ler) ile daha genel ve bilinen bir noktayı bir kez daha hatırlatma çabasından ibaret. Kastım, şu eşitsizliklere yol açan maddi koşulların değiştirilmesi.

Peki, adalet hukuka ait bir kavram mıdır? Bir yanı ile evet. Daha doğrusu, adalet arayışı sıklıkla hukuka, hukuk mücadelesine içkin bir şekilde tanımlanmaktadır. Zaten kimse de tek bir adalet anlayışından bahsetmemektedir. “Ebedi adalet” kavramı yalnızca zamana ve yere göre değil, fakat aynı zamanda insanlara göre de değişen ve herkesin başka türlü anladığı kavramlardan biridir. (F. Engels, Konut Sorunu)

***

Tekrarlayalım; bugünler cumhuriyet tartışmalarının yapıldığı zamanlardır. Esasen yapılan tartışma(lar) da cumhuriyetin karakterine ve halkın devlet yönetimine katılımına ilişkindir. Eğer buralardan kaçılıyorsa, buna izin verilmemelidir.

Demokrasi en kısa deyimiyle, halkın iktidarı demek. Bundan anlaşılan da siyasal iktidarın kaynağının halkta olması. Öyle ise, demokrasi, aslında bir iktidar sorunu. (S. Tanilli, Devlet ve Demokrasi)

Evet, tartışma (aslında kavga) devlet iktidarının elde edilmesine yönelik.

Devlet ise insanlık tarihinin belli bir aşamasından sonra ortaya çıkmıştır. Kökeni toplumun yapısında, toplumlarda görülen en temel uzlaşmazlıklar içinde aranmalıdır. Toplumlar özel mülkiyetin ortaya çıkmasından sonra çıkarları birbiriyle uzlaşmaz sınıflara bölünmüşlerdir. İşte devletin kökeni bu sınıflar arasındaki uzlaşmazlıklar arasında aranmalıdır. Devlet üretim araçlarını elinde tutan sınıf(lar) ile “öteki” sınıf(lar) arasında ki ilişkinin (üretim araçlarına sahip sınıfın egemenliğinin) sürdürülmesi için bir araçtır. Devlet toplumun dışında ve esasen üstünde değildir. Yani tarafsız değildir. Hakem değildir. Bir baskı aracıdır.

Hukuk da (toplumsal ilişkileri düzenleyen devletin yarattığı kurallar olarak) belirli bir tarihsel aşamadan sonra ortaya çıkmıştır. Bu aşama da sınıfların ortaya çıktığı dönemdir. Bir başka anlatım ile de, özel mülkiyet ile birlikte doğmuştur. Bunun ihmal edilmesi, toplumsal ilişkilerden hareket edilmeyip, kavramlar üzerinden hukukun incelenmesi ve zamandan, mekandan bağımsız bir hukuk kavramından bahsedilmesi ise bizi (sıklıkla görüldüğü üzere) hukuksal ideolojiye vardırır: İnsanlar (…) hukuklarının da kendi ekonomik yaşam koşullarından kaynaklandığını unuturlar. (F. Engels, Konut Sorunu)

***

Tekrar adalete ve arayışlarına dönersek:

Bu yazının kapitalizmin eleştirisini adalet temelinde yapan görüşlere ilişkin bir tartışma içermediğinden bahsetmiştik. Yalnız kısa bir değinme gerekiyor: Ahlak, hatta hukuk açısından adaletli olan bir şey, sosyal açıdan tümüyle adaletsiz olabilir. Sosyal adaleti ya da sosyal adaletsizliği salt tek bir bilim, üretimin ve değiş tokuşun maddi yasalarıyla uğraşan bilim yani ekonomi politik bilimi belirler. (F. Engels, Sosyalizmin Ütopyadan Bilime Dönüşmesi)

Alman İşçi Partisi’nin programında yer alan “(…) kolektif emeğin, ürünün adil bir şekilde paylaşılması ile topluluk tarafından düzenlenmesini gerektirir” maddesi Marx tarafından var olan bölüşümün burjuvazi tarafından adil olarak nitelenmesi mümkün olacağından eleştirilmiştir ve şu soru dillendirilmiştir: Bugünkü üretim biçimi esasına göre bu paylaşma, biricik “adil” paylaşma değil midir? Marx Gotha Programının Eleştirisi’nde hukuksal düşüncelerle ekonomik ilişkilerin düzenlenemeyeceğini, hukukun ekonomik ilişkilerden doğduğunu söylemektedir.

Yalnız, tüm bu söylediklerimizden çıkarılacak en yanlış sonuç, siyasal mücadelede hukukun rolünün olmadığı/olamayacağı yönündeki yaklaşım olacaktır. Söylemek istediğimiz memlekette “adalet” için verilen zorlu mücadelelerin (bugün) mutlaka ama mutlaka cumhuriyet tartışmaları içerisinde yürütülmesi gerektiğidir: Burjuva düzenin köleleri, efendilerine karşı başkaldırdıkları zaman, bu düzenin uygarlık ve adaleti, tüyler ürpertici iç yüzü ile gözler önüne serilir. (K. Marx, Fransa’da İç Savaş)

Evet, maddi koşulların değiştirilmesi. Bu sınıf mücadelesinin konusudur. Toplumun adalet talebi de ancak bu mücadelenin sonucunda karşılık bulabilecektir: Bütün toplum tarihi sınıf mücadelelerinin tarihidir. (K. Marx-F. Engels, Komünist Partisi Manifestosu)