Türkiye’nin siyasal yaşantısında, kimi dönemlere mahsus sayılacak bir biçimde, “malum” çevrelerce “sonuna kadar gidilsin” lakırdısı yapılır. Bu söylemin kuru gürültüden öte bir anlam taşımadığı Ergenekon sürecinde ortaya çıkmıştı. Ortaya çıkmasına çıktı ama söylemin kendisi tarihe karışmadı. 

Bugün de bu söylem ekonomik süreçler açısından başka bir bağlamla ortaya çıktı. Ekonomik süreçlerde yaşanan gerilimler, sermaye açısından AKP’nin açıklayacağı reform paketlerine ciddi anlamlar yüklemesine neden oldu. Buradan gerçekten de “sonuna kadar gidilsin” söylemi ortaya çıkabilir. Ancak gene de şu noktayı ele almak gerekiyor; AKP ve sermaye sınıfı “sonuna kadar gitmeyi” başarabilir mi?

Her şeyden önce sondan kastın ne olduğunu iyi tanımlamak gerekiyor. Eğer sondan kasıt AKP ve sermaye açısından Türkiye’nin dikensiz bir gül bahçesini andıran bir görüntüye sahip olmasıysa, bunun gerçekleşmesine imkân bulunmuyor. Siyasette masa başı kurgu ve niyetten öte dinamikler mevcut. Türkiye söz konusu olduğunda “tam boy uyum” beklentisi gerçeklik dışıdır. Öte yandan, sermaye sınıfının temel beklentisi toplumun hareketsiz kılınarak anlık tepkilerden öteye geçemeyecek hale getirilmesidir. Böylece sermaye yaşadığı tıkanıklıkları aşacak bir siyasi iklime sahip olmak istiyor.

Bu beklentinin köşe taşlarını oluşturan adımlara odaklandığınızda temel motivasyon kaynağının günü kurtarmak olduğunu görürsünüz. Ekonomide açıklanan “teşvik planlarının” ve “kredi genişleme” adımlarının bir sarkaç benzeri etki yarattığı gözlemleniyor. Sarkaç hareketinin yarattığı salınımlardan kurtulmak isteyen sermaye sınıfı yeni pazarlara erişmek, emperyalist merkezlerle işbirliğini arttırmak için oldukça hevesli. Ancak bunun için siyasi işbirliğinin sağlanması gerekli. Dolayısıyla sermaye için bir diğer adım devreye çok hızlı sokulmuş durumda. Emeğin haklarını tırpanlamaya dönük atılan adımlar işte böyle bir bütünlüğün parçası. 

***

Son iki örnek bu bütünlük için “sonuna kadar gidilecek” bakış açısını doğrular gibi duruyor. Bu örneklerden ilki kıdem tazminatının fona devredilmesiydi. Konu tartışılmaya devam ediliyor. İkincisi ise bugünlerde dile getirilmeye başlandı. Teşvik paketi kapsamında patronların sanayiden sayılan yerlerde hafta sonu çalışmak için izin alma zorunluluğu kaldırılıyor. Dolayısıyla atılacak bu adımla “hafta tatili hakkı gasp ediliyor” yorumu geldi. 

Atılan son iki adımın daha çok su kaldıracağı ve etkilerini gözlemlemek için AKP’nin destekleyici adımlar atması gerektiği açık. Gerek kıdem hakkının gasp edilmesinde, gerekse de hafta tatilinin düzenlenmesinde işler sanılandan daha zor. O nedenle sermayenin emeğe dönük açtığı bu “huruç harekâtında” fazla zayiat vermeden hareket etmeye çalıştığını görmek gerekiyor.   Sermaye toplumda anlık patlamalara sebep olacak hareketlerden kaçınarak en iyi sonucu elde etmeye çalışıyor. Bunu yaparken de siyasi iktidarla bağları hiç olmadığı kadar iç içe geçmiş durumda.

Siyasi iktidar, AKP, tüm bu adımları atarken “zamana yayma” stratejisini güdecek. Toplumun örgütsüzlüğünü veri alarak yıldırmaya çalışacak ve adım adım kendi stratejisini hayata geçirecek. Ancak bugün tüm hareketsizliğine, siyasal açıdan gericiliğe hapsolmasına karşın emekçilerin tam boy teslim alınması söz konusu değildir. Hem işin doğası da bu durumun mümkün olamayacağını gösteriyor. 

***

Bu söylemin fazla “hamasi” olduğunu mu düşünüyorsunuz?

“Nasıl bu kadar güveniyorsun, baksana işçi sınıfı mı kaldı, sen de!” şeklinde mi düşünüyorsunuz?

Eğer öyleyse bazı noktaları kaçırıyorsunuz demektir. Her şeyi kabullenmiş ve tamah etmiş kesimlerin varlığı sermayenin ve iktidarın istediği gibi at koşturmasına imkân vermiyor.

Çok uzağa gitmeyin, basit bir örnekle bu durumun neden işin doğasına aykırı olduğunu belirtelim. Tüm kanun ve yönetmeliklerde grev hakkının kısıtlanmış olmasına karşın, cam, metal ve en son aralarına katılan petro-kimya işçilerinin son iki yılda gerçekleştirdikleri fiili ve meşru mücadele biçimleri grev hakkının nasıl kullanılacağını gösteriyor. İşyerlerinde oluşan güçlü bir tepki, örgütlü hale dönüştürüldüğünde zamana yayma stratejisinin bir geçerliliği kalmıyor. 

Sermaye işin bu doğası gereği “sonuna kadar gitmeyi” başaramaz. Lakin işin doğasına güvenip “bu zaten yapılamaz” demek gerçek bir saflık olur. İktidar açısından “en iyi ikinci” çözümü her zaman cepte tutuluyor.

İşte sorun burada başlıyor. Kalıcı hale gelmeyen her şey sönümlenmeye mahkûmdur ve siyasal iktidarlar gücünü insanların sessizliğinden çok, buradan almaktadır. Dolayısıyla bugünden endişe duyanların, “bu kadarı da olmaz” diyenlerin anlık yükselen tepkilerin doğal bir direnç noktası olduğunu bilerek, bu tepkileri nasıl kalıcı kılınacağını düşünmesi gerekiyor.
Tüm bu tepkiler örgütlü kılınıp, kalıcı hale getirildiğinde toplumun adalet isteği de, özgürlük arzusu da, eşitlik talebi de “gerçek” hale dönüşecek.

Bu başarıldığında soru işaretleri ortadan kalkacak ve sonuna kadar gidilecek.