Düzen siyasetinde krizler bitmez. 15 yıllık AKP iktidarının baskıcı ve hukuksuz uygulamaları, düzen güçlerine bile “bıçak kemiğe dayandı” minvalli bir çıkışı dayatıyor bugün.

Yeni bir olgu değil. Hukuksuzluk durumu ve haksız uygulamalar neredeyse AKP iktidarının karakteri durumunda. AKP, yargıyı siyasi operasyonları için bir araç olarak kullanmayı alışkanlık haline getirdi. Dün Balyoz, Odatv, Ergenekon gibi davalarda nasıl hukuk siyasi iktidarın bir enstrümanı ise bugün de aynı. Burada da şaşırtıcı bir yan görmemek lazım. Burjuvazinin gerici diktatörlüğünde, hukuku ya da yargıyı siyasetin dışında bir alan olarak görmek yapısal olarak mümkün değil. Bu açıdan liberalizmle malul “demokrasicilik” oyunu oynanmamalı; bir sınıf diktatörlüğü olan sermaye düzeninde, sermaye devletinin de sınıfsal bir karaktere sahip olduğu unutulmamalıdır.

Erdoğan dün “Ergenekon davasının savcısıyım” derken, FETÖ tarafından kurulan kumpasların, haksızlıkların ve hukuksuzlukların bizzat siyasi ayağı olarak işlev görmüştü. Bugün de gerici ve Amerikancı FETÖ’nün tasfiyesinde, sermaye devleti, aynı ideolojik zemine sahip AKP’nin iktidarında devreye sokulmuş durumda.

Ancak sorun düzenin, sınırlarını nerede çekeceği ile ilgili… Bugün CHP’nin adalet yürüyüşü, eninde sonunda, FETÖ operasyonlarının sınırı aştığına dair bir işaret anlamına geliyor. Çünkü bugüne kadar yüzlerce hukuksuz ve haksız durum varken, en basitinden son referandumda ortaya çıkan adaletsizlik ortadayken, başka milletvekilleri tutuklanmışken, gazeteciler tutuklanırken CHP’nin bu durumlara sessiz kalıp, bir CHP milletvekilinin tutuklanmasına gösterilen tepkinin bu açıdan samimiyeti ve sonu tartışmaya açık bir durum.

Başta söyledik, bu düzenin temel karakteri adaletsizlik diye… FETÖ torbasına doldurularak binlerce suçsuz insanın KHK’larla işinden edilmesi, Semih ve Nuriye’nin mücadelesi, tutuklanan gazeteciler; nasıl bir düzende yaşadığımızı fazlasıyla gösteriyor. Tek başına güncel örnekler değil Sivas davasında yaşanan zaman aşımı kararı, Soma’daki katliamda ortaya çıkan tablo, bundan 5-6 yıl önce Türkan Saylanlar’ın, İlhan Selçuklar’ın ve daha birçok insanın karşı karşıya kaldığı adaletsizlik gibi örnekler çok somut.

Buna karşı mücadele verilmeli. Adaletsizliğe karşı mücadele yükseltilmeli; her alanda, her platformda. Bu anlamıyla, adalet mücadelesinin karşısında kim durabilir ki?

Bugün AKP’nin düzen siyasetinde attığı adımlar, kimi zaman düzenin diğer aktörleriyle birlikte kimi zaman onları karşısına alarak atıldı. Düzen unsurlarının ortaklaştığı nokta belli: Düzenin bekası. Burada ortaya çıkacak her türlü kriz koşullarında bütün düzen unsurlarının yan yana geldiği örnek çoktur. Yenikapı ruhu diye kodlanan süreç tam da böyle bir süreçtir. Referandumdan sonra örneğin CHP’nin referandum sonuçlarını kabul ederek 2019 yılına işaret etmesi de benzer bir örnektir.

MHP’yi ve Vatan Partisi’ni saymıyorum bile… Neredeyse “kraldan çok kralcı” bir düzen savunuculuğuna yönelen siyasal hareketler, bu manasıyla, bizleri şaşırtmıyor.

Düzenin siyasi unsurlarının, ortak zeminleri kadar, düzenin nasıl yol alacağına dair farklılıklar taşıdıklarını yazmak bile yersiz. AKP iktidarına karşı muhalefetin bütün bileşenleriyle nasıl tasnif edilmesi gerektiği önemli bir konu. Düzen muhalefeti ile düzen karşıtı muhalefet arasında büyük bir fark bulunuyor.

Bugün ortaya çıkan AKP karşıtı muhalefetin bütün unsurlarını, tek başına “muhalefet kimliği” üzerinden değerlendirmek, komünistler açısından mümkün olabilir mi? Böylesi bir bakış açısı, örneğin Meral Akşener hareketine hayırhah bakacak bir noktaya bile getirebilir insanı. Daha dün Tansu Çiller ve Mehmet Ağarlarla birlikte faşizan bir iktidarın parçası olan Akşener’in “muhalefet”inden medet umacak noktaya gelinmesi büyük bir acizlik olarak görülmeli.

Türkiye’de “muhalefet” denilince, örneğin liberalizmi de bugün özel olarak vurgulamalı… Arap Baharı ya da “turuncu devrimler” gibi ne idüğü belli olan emperyalist merkezli siyasal olguların destekçisi ve temsilcisi kesimler ile komünistler arasında büyük bir ayrım bulunuyor. Kimse bugün devrim ve karşı-devrim cephesi üzerinden örneğin liberalleri devrim cephesinin bir parçası olarak gösterilmesi işine girişmesin. Çünkü, biz komünistlere göre, liberalizm, sosyal demokrasi vb. bütün olguların kapitalizmin sürekliliği ile doğrudan ilgisi bulunuyor.

Bugün Türkiye’de AKP eliyle kurulan İkinci Cumhuriyet rejiminin yerleşmesi, başka bir açıdan ise Türkiye kapitalizminin son 15 yıldır yaşadığı siyasi gelişmelerin bir neticesi olarak yeniden yapılanması yaşanıyor. Düzenin AKP’siz restorasyonunun bir proje olarak emperyalizmin ve liberallerin gündeminde olduğu da açık. Aynı zamanda AKP’li yeniden yapılanma da… Bütün bu sürecin emperyalist sistemle ilişkisi de ayrıca ele alınabilir. Ancak konumuz bağlamında ifade etmemiz gerekir ki, bugün AKP karşıtlığı kadar bu karşıtlığın öznesi “muhalefetin” kimliği de mutlaka hesaba katılmak zorundadır.

Bunlara bakılmadan balıklama atlayarak siyaset olmaz.

Komünistler, düzen siyasetindeki bütün gelişmeleri, devrimin çıkarı bağlamında değerlendirirler. Bu anlamıyla, AKP’nin geriletilmesi önemlidir. Komünistler; AKP eliyle Türkiye’nin geriye götürülmesinin karşısında durdukları gibi, ilerletici gelişmelerin karşısında yer almazlar.

Tam da buradan, düzen solu olarak görülmesi gereken CHP’nin, Adalet Yürüyüşü üzerinden bir tartışma yürüyor. Destek veriyor musun, vermiyor musun, bu yürüyüşe katılıyor musun, katılmıyor musunuz diye herkes birbirine soruyor. Bu tuhaf bir durumdur çünkü bir siyasi partinin yaptığı eyleme başka bir siyasi partinin “katılım” zorunluluğu bulunmuyor… Mesele ortaya çıkan siyasal gelişmelere dönük tutumdur ve bu kadar da sade bir durumdur. Komünistler olarak bugün CHP’nin adalet yürüyüşüne dönük tutumumuz belli. Bu ülkede AKP gericiliğine karşı verilen mücadeleyi, hele hele adalet üzerine verilen mücadeleyi karşımıza alabilir miyiz? Alınmaması gerekir; ancak buradan Türkiye sosyalist hareketinin CHP’nin bir parçası olmasını istemek çok farklı bir konu. CHP’nin bu eylemi niye düzenlediği başka, bu eylemin toplumsal etkisi başka, bu eylemin düzen siyasetindeki hangi çelişkilerin sonucu olduğu ise bambaşka. Bu olgular değerlendirilmeden bir tutum ya da destek belirtilmesi mümkün olabilir mi?

Bir de, sosyalist hareket için, hareketsiz kalmak-kalmamak gibi bir sorun tespiti yapıyorlar. CHP yürüyüşüne katılındığı zaman hareketli olunacak, katılınmadığı zaman ise hareketsiz kalınacak ikilemi dayatılıyor. Katılmayanlar, sanki siyasetin dışına düşecek gibi bir sanı yaratılıyor. Komünistler açısından, düzen siyasetinde her türlü gelişme önemlidir, bu gelişmelerin düzen siyasetinde ne gibi fay hatları yaratacağını kestirmek mutlaka hesap edilmelidir, ancak bunlardan öte, asıl önemli olan, komünistler açısından bu gelişmelerin toplumsal bir dinamik yaratıp yaratmadığıdır. Biz buraya bakarız.

Bugün Gezi benzeri bir durum ortaya çıkar mı bilinmez; bu açıdan Adalet Yürüyüşü’nün AKP karşıtı bir toplumsal harekete dönüşmesi durumunda komünistlerin yeri elbette bellidir. Komünistler burada da “başka bir düzen, sosyalist cumhuriyet” demeye devam edeceklerdir.

CHP, bir siyasal parti olarak kendi eylemini yapmaktadır. Dün Yenikapı’da AKP’nin yanında yer almasını eleştirdik, bugün “Adalet Yürüyüşü” gerçekleştirmesini eleştirmiyoruz, karşı durmuyoruz. Ama destek vermek gibi bir zorunluluğu kabul etmiyoruz. Sosyalistlerin, CHP’nin ilçe teşkilatıymış gibi tuhaf bir duruma sokulmasını reddediyoruz.

Bunun altında yatan sebep ise belli. Türkiye sosyalist hareketi, kendini bir özne olarak değil, hareket belirlenimli olduğu için hep “parça” olarak görmektedir. Ya da ‘yapacak başka bir şey kalmadı’ çaresizliği bir kez daha karşımıza çıkmaktadır. Ya da düzen güçlerinin rol ve misyonlarının analiz edilememesi gerçeği…

CHP bir düzen partisidir. CHP’nin bu eylemi “etkilidir” ancak CHP yanlıştır. Bu açıdan komünistlerin bakacağı tek yer, bir eylem özeli olamaz.

Bugün CHP’nin yürüyüşüne destek olunup olunmayacağı gibi tuhaf bir tartışmadan çıkılması gerekir. Bu tartışma üzerinden siyaset yapıldığını zannetmek konu bile değildir. Eğer sadece AKP karşıtlığı “tek, güncel ve somut hedef” ise yapılacak olan bellidir; CHP’ye ister güç birliği ister katılım yoluyla iltihak edilmesidir. Karın ağrısı çekmenin bir gereği bulunmuyor.

Mesele şuradan çıkmaktadır. AKP ve düzen karşıtı mücadelede ortaya çıkan olanakları komünistler değerlendirmek durumunda. Doğrudur ve bütün olanaklar sonuna kadar zorlanmalıdır, topluma seslenmelidir, ayağa kalkması istenmelidir, örgütlü bir güç olmaları için çaba sarf edilmelidir. Ortaya çıkan siyasallaşmaya tepki vermeli, burun kıvırmamalı, müdahil olunmalıdır. Müdahil olmanın bin türlü yolu var.

Bugün CHP tarafından başlatılan Adalet Yürüyüşü, biz komünistler açısından son kertede olumlu bir gelişme olarak görülür. Toplumun bütün alanlarında benzer ilerletici mücadeleler bizi sevindirir.

Ama, biz komünistlerin başka sözü de var!

Buradan bütün emekçilere söyleyeceğimiz şudur: Bu ülkede adalet için yürümek, sokağa çıkmak gerek, ancak CHP’nin yürümesi “yetmez”, halkımız ayağa kalkmalıdır!