Raşit Şahin

Ay geçmiyor ki emperyalist ülkelerin önemli kentlerinde bir “terör” saldırısı olmasın. Halkın yaşam mekanları hedef oluyor, onlarca insan ölüyor. Vahşetin görüntüleri durmadan yayınlanıyor. Halk alışıldık bir ritüel gibi çiçekleriyle, mumlarıyla olay mahalinde toplanıp, dua edip saldırıyı kınadıktan sonra alışıldık yaşamına dönüyor. Devlet görevlileri “terörü” lanetliyorlar. Teröristlerin demokrasilerini yıkamayacağını, güçlü olduklarını, her nerede olursa olsun terörün peşine düşeceklerini vaat ediyorlar. Vatandaşlarını soğukkanlı olmaya, günlük yaşamlarına dönmeye ve kendilerini güven içinde hissetmeye çağırıyorlar. Televizyonlarda “düşünce kuruluşları” günlerce terör tehlikesi, kaynakları, amaçları hakkında halkı “aydınlatıyorlar”.

Yine bazı yorumcular terör canavarını kendi amaçlarına erişmek için kullananların (eski sosyalist ülkelerin etrafında kurulan terör kuşağını ve finans kapitalin yeterince nüfuz edemediği bölgesel pazarları işaret ederek), şimdi bu canavarın saldırılarına hedef olduğunu dile getiriyorlar. Aslında dün başka amaçlarla kurulup örgütlenen terör, bugün başka amaçlara hizmet ediyor.

Tarihe ve bugüne göz atmakta yarar var. 11 Eylül 2001’de ABD’de başlayan “terör saldırıları” yıllar geçtikçe adeta turneye çıkmışcasına ve insanlığın hafızasından çıkmamacısına tekrarlanıyor. En son İngiltere’nin Londra kentinde bıçaklı saldırı ve Manchester kentindeki konserde, daha öncesinde ABD, Fransa, Almanya, Hollanda, Belçika, Rusya ve Türkiye’dekine benzer bir saldırıda 22 kişi hayatını kaybetti ve yukarıda tasvir ettiğimiz görüntü ve gelişmeler tekrarlandı. Çok geçmiyor ki, önemli bir dünya kentinde “terör” alarmı verilmesin.

Mart 1946’da İngiliz Başbakanı W. Churcill ile ABD Başkanı H.Truman’ın el ele ilan ettiği soğuk savaş, 1991 yılında SSCB’nin karşı devrimle yıkılarak, sosyalizmin tasfiyesi ve kapitalizmin restorasyonu ile son bulmuş kabul edilmektedir. O dönemin soğuk savaş propagandası anti-SSCB, anti-komünizm ve anti-stalinizm başlıklarında somutlaşmıştı. Bu propaganda ile emperyalist ve ona bağlı ülkelerde işçi sınıfı ve ezilen halklar ideolojik olarak mücadeleden uzak tutulmaya çalışılıyor, özgürlük ve demokrasi söylemi Kuzey Amerika ve Batı Avrupa halklarının kapitalizme razı edilmesinde birer demagojik araç olarak kullanılıyordu. “Refah devleti” buluşu bu dönemin ürünüdür. Irkçılığın, milliyetçiliğin, cinsiyetler üzerinde baskının olmadığı; sosyal hakların güvence altında olduğu yaygın şekilde kullanılıyor, mücadeleci parti ve örgütler kah bölünmelerle zayıflatılarak, çoğu zaman da tutuklama ve yasaklamalarla engellenerek kapitalizmin dikensiz gül bahçesi olduğu dünyanın kapitalist üçte ikisine kabul ettirilmeye çalışılıyordu. ABD’de Komünist Parti büyük baskılar altında tutuluyor, siyahilerin Komünist Parti’ye ve komünizme olan ilgileri yönetimi rahatsız ediyordu. 1960’larda bu ülkedeki ırkçılık karşıtlığının gelişmesinin komünist bir çizgiye evrilmesinden korkan yöneticilerin siyahilere göstermelik yasal haklar tanımasında toplumu, ülkenin sınıfsız imtiyazsız ve özgürlükler ülkesi olduğuna ikna etmenin araçlarından biri olarak değerlendirmek gerekir.

Bu kısa hatırlatma emperyalist-kapitalist sistemin yığınları kendine psişik mahkum etmenin tarihinin canlandırılması için gereklidir. Ancak bilişsel mahkumiyetin tam bir psikolojik egemenlik  kurabilmesi için tutum ve davranış olarak belirmesi gerekir. Kore savaşı, Vietnam savaşı, Latin Amerika’daki kontra savaşları, Afrika’daki savaşlar, sınıf savaşlarının yükselme eğilimine girdiği ülkelerdeki provokasyon ve darbeler (Şili, İtalya, Yunanistan, Türkiye) bilinçsiz kitlelerin sömürü saflarını desteklemesi için kullanılan yöntemlerden sadece küçük bir bölümüdür. Soğuk savaş krizlerden kurtulmanın ve meşruiyet kurmanın  birleşik araçları olarak ustaca kullanıldı. CIA’nın ve NATO’nun koordinatörlüğünde…

Kapitalizm kriz olmadan ve kitlelerin meşruiyetini (çoğunluğun desteğini) sağlamadan uzun süreli yaşayamaz. Ancak kriz ve meşruiyet normal koşullarda birbirine zıt işleyen durumlardır. Kriz yapısaldır, ondan kurtuluş yoktur ama meşruiyet yapaydır ve yoktan yaratılıp, kurgulanarak sağlanabilir. Her ekonomik ve siyasi kriz emperyalist metropolleri sarsıyor. Başta işçiler, emekçi halk huzursuz ve güvensiz. Refah devleti sosyalizmin tasfiyesi ile tasfiye edilmeye başlandı. Halkları düzene bağlayan meşruiyet bağları gitgide zayıflıyor. İşte bu aşamada “terör” bu metropollerde uygun araçlarla turneye çıktı. Teröristler genellikle ülke halkına yabancılar. Böylelikle yabancı düşmanlığı körükleniyor. Teröristler çoğunlukla Afrika ya da Asya kökenliler. Böylelikle ırkçılık körükleniyor. Teröristler cins ayrımcısı. Böylelikle yaşam tarzı tehlikeyle karşı karşı karşıya. Teröristler genellikle yerleşik halkların dinlerine mensup değiller. Böylelikle din özgürlüğü tehlike altında algılanıyor ve bütün bu tehlikelerin Avrupalı, Amerikalı halkları devletin kanatları altında birleştireceği varsayılıyor. Şimdilik haksız sayılmazlar.

Alternatifisiz ve örgütsüz kitleler her saldırıdan sonra mumlarını çiçeklerini alarak kurbanları anıyor, failleri lanetliyor ve kendi içine kapanarak kendi devletlerinin kanatları altında diğer halklara, kültürlere, inançlara yabancılaşarak, düşmanlaşarak sömürü sistemini sorgulamaktan uzaklaşıyor giderek onunla bütünleşiyorlar.

Şimdilik azınlıkta olsalar da bu meşruiyet projesini deşifre etmiş, sahte yüzünü görmüş kitleler Finans-Kapitalin metropollerinde isyan barikatları kuruyorlar, örgütleniyorlar. 20. yüzyılın başındakine benzer dipten gelen bir dalga bütün bu kirli oyunları er geç bozacağa benziyor…