Hukuk Defterleri Sayı 9
Pusula

Şii kuşak mı yaratılmak isteniyor?

İslamcı kalemlerin manipülasyon girişimlerine yanıt

Şii kuşak mı yaratılmak isteniyor?

Ali Ateş

Katar söz konusu olunca İslamcı yazarlarımız, nasırlarına basılmışçasına bağırıyorlar. ABD yeni oyun tezgahlıyor, sıra Türkiye’de, Katar’a yapılan muamele kabul edilemez diyorlar. Katar’ın İhvan, Hamas, El-Nusra, El-Kaide gibi terör örgütlerine verdiği desteğin açığa çıkması ile birlikte AKP cenahında yaygara kopuyor. Erdoğan, Katar’a destek olacağız açıklaması yaparken, Katar ile aynı dış politikanın sahibi olduğunu söylüyor. Mahir Ünal, AKP sözcüsü, Hamas ve İhvan terör örgütü sayılamaz derken, El-Nusra’yı unutuyor. Halbuki Katar’ın suçlanmasına sebep olan ve finans desteği verdiği cihatçı hareketler arasında El-Kaide de bulunuyor. Nasırlarına basılıyor çünkü AKP ve Türkiye’de siyasal İslamcılık aslında Müslüman Kardeşlerle ideolojik ve siyasal yakınlık içinde. Hatta bugün AKP desteği tıpkı Katar gibi açık olarak ortada.

İslamcı yazarlarımız, işine geldikleri gibi yazıyorlar. Tarihi ve siyasal gerçekler söz konusu olunca manipülasyona ve algı operasyonu yapmak konusunda üzerlerine yok. Örneğin, yukarıda bahsettiğimiz gibi Katar konusunda Sünni İslamcılığın temsiliyetini kendilerince korumaya çalışırken, Sünni İslamcı kanada karşı emperyalist ülkelerin yaptırım girişimlerini karşıya alarak “batıyı, emperyalizmi, üst aklı” suçlamayı hemen gündeme getiriyorlar.

İran nefretiyle belirlenen siyaset

Fakat söz konusu İran ve Şii eksen olunca, daha büyük bir yaygara koparıyorlar. Sünni İslamcılığın omurgasını korumak adına en büyük düşman olarak İran’ı ve Şii ekseni görüyorlar. Bu tam bir mezhepçi yaklaşım aslında. Bu mezhepçilik örneğin Suriye savaşında bütün gerçekliği ile açığa çıktı. Başta Esad olmak üzere karşısına aldıkları güçleri tam da Alevilik ya da Şiilik üzerinden suçluyorlar. Korkunç bir nefretleri var İran’a karşı. İran’ın “Şii kuşak” yarattığını iddia edip, İran’a karşı hamle yapılmasını ve Erdoğan’ın tam da böyle bir misyona oturması gerektiğini yazıp çiziyorlar.

Bugün Türkiye’de siyasal İslamcılık’ın, özünde, doğrultusunda ve politikasında temel parametresi İran ve Şiilik karşıtlığından başka bir şey değildir. Bu mezhepçi bakış, bir yandan cihatçı terörü hayırhah bakışı getirirken diğer yandan İran karşıtlığı üzerinden emperyalizmin sözcülüğü durumuna düşürmektedir. Dünyada Sünni eksen üzerine bina edilen bütün İslamcı siyasal hareketlerin arkasında emperyalist bir destek ve yönlendirme olması bu açıdan boşuna değil. Türkiye’de İslamcı siyasetin İran’a yönelik düşmanca tutumu, emperyalizmin ve İsrail’in çıkarlarıyla bir doğrultu ortaklığına sahiptir. Türkiye’de İslamcı siyasetin en büyük İsrail destekçisi olduğunu söylediğimizde kimse abartı saymamalıdır, çünkü bugün İran gerçekliği hakkında birkaç noktanın belirtilmesi bu durumu fazlasıyla açığa çıkartacaktır.

İran’ın gücü

İran, gerici ve kapitalist bir devlet olmakla birlikte, emperyalizmin Ortadoğu’daki çıkarlarına uyumlu bir devlet değil. İran İslam Devrimi adıyla kurulan İran’ın kuruluş parametrelerinde ABD karşıtlığı açık. Aynı zamanda tarihsel olarak geleneksel İslam egemenliğine karşı bir başkaldırı olarak biçimlenin İran’ın farklı bir İslami yorum olması, bölgesel devletlerin egemenlik aracı olan “şeriatını” kökten etkileyecek bir ideolojik güce sahip.

Bütün bunlarla birlikte birkaç noktanın daha belirtilmesi gerek. Örneğin Suudi Arabistan yönetimine bağlı olan Bahreyn halkının büyük bir çoğunluğu Şii inanca sahip. Arap Baharı sırasında Bahreyn’de başlayan gösteriler Suudi tanklarıyla ezilirken “batı” gıkını çıkarmamış, Esad diktatör ilan edilirken Bahreyn yönetimi desteklenmeye devam etmişti. Bu çifte standardın arkasında emperyalist çıkarlar olduğu çok açık, ya da Arap Baharı dediğimiz olgunun ne manaya geldiği. Aynı zamanda Suudi Arabistan’da hatırı sayılır bir oranda Şii kökenli nüfusun yaşadığı, yüzde yirmileri bulan bir rakamın olduğunu hatırlatmak isteriz. Benzer bir durum Yemen için de geçerli. Suudi Arabistan’ın kendisinin arka bahçesi olarak görmek istediği Yemen’de ortaya çıkan siyasal kavganın aynı zamanda mezhepsel bölünmeler üzerinden de şekillendiği yazılmalıdır. Hal böyle olunca Suudi Arabistan’ın bölgesel nüfus politikasının bir aracı olan Sünni ideoloji karşısında Şii ideolojisinin bir sorun teşkil ettiği görülecektir.

Tarihsel olarak Şiilik aynı zamanda Sünni egemen İslam anlayışına karşı bir tepkidir aynı zamanda. Hazreti Hüseyin’in Muaviye yönetimine baş kaldırması, Basra körfezinde Abbasilere karşı Zeydi ayaklanması, Emevi ve Abbasi’nin Fars topraklarında giriştikleri cihatçılığın bu bölgede yaratmış olduğu tepkinin dünden bugüne taşıdığı izleri ayrıca belirtmek gerek. Hz. Hüseyin soyundan gelen (bu anlamıyla peygamber soyundan gelen) Muhammed Bakır, Cafer Sadık ve Musai Kazım gibi isimlerin İslam tarihinde Emevi-Abbasi geleneği dışında oluşturdukları İmamiyet ekolü, İslam dünyasının teolojik bölünmesi kadar politik bölünmesinin de bugüne gelen nedenleri. Köklü, keskin ve radikal bu bölünmenin bugün İran ile temsil edilmesi mutlaka ayrıca not edilmesi gerekiyor. Bu anlamıyla dinsel ve teolojik bir yan taşıyan bu olgunun bugün politik sonuçları da ortaya çıkmış bulunuyor.

İran’a karşı İsrail ve emperyalizmle birlikte

Öte yandan, söz edilmesi gereken bir diğer olgu ise İsrail ve Siyonizm sorunudur. İslamcılık bu konuda sözde bir İsrail karşıtlığı içindeyken, bugün Sünni ekseni ifade eden siyasal İslamcı kanat, aslında İsrail çıkarlarına denk bir pozisyondadır. Örneğin Lübnan’da büyük bir siyasi gücü temsil eden Hizbullah hareketinin Şii niteliği açıktır ve İran tarafından desteklendiği net olarak bilinmektedir. Bugün İsrail tarafından tehdit olarak görülen Hizbullah’ın bitirilmesi için İran’ın hedef tahtasına oturtulması ve Suriye’nin parçalanması İsrail’in işine gelen bir durumdur. Türkiye’de siyasal İslamcı yazarlar tam da Suriye’nin parçalanması için cihatçı hareketlere destek vererek, İsrail’in yapamadığı yaparak İsrail’in çıkarlarına hizmet etmektedirler. Lübnan Hizbullahı’nın İran bağlantısı yüzünden karşıya alınması tam da İsrailciliğin bariz sonucu olarak görülmeli.

Emperyalist ABD için kendisine bağımlı olmayan bütün alanların temizlenmesi gerekiyordu. İki kutuplu dünyanın dengesinde kurulan Arap ülkeleri, Arap Baharı adıyla ve siyasal İslamcı güçlerin ayaklandırılmasıyla çözdürülerek emperyalist sisteme bağlanması sağlanmak istendi. Sonuç kanlı bir bahar oldu ve emperyalizm ılımlı ve radikal güçleri kullanarak bunları gerçekleştirmek istedi. Suriye’de bu plan tutmayınca emperyalizm başka yönelimlere girdi ve Ortadoğu’da Kürt devleti üzerinden bir yerleşme planını devreye sokmuş gözüküyor.

Emperyalizm, Ilımlı ve radikal İslam’ı, Ortadoğu’daki ülkeleri kendisine bağlamak için kullanmaya devam ediyor ve şimdi de İran hedef tahtasına oturtuluyor. Trump yönetimi ile daha belirgin hale gelen bu durum bütün açıklığı ile karşımıza çıkıyor. İran’ın Meclis binasına saldırı ve Humeyni’nin mezarını bombalama eylemleri ile birlikte İran’a yönelik provokasyonlar devreye sokuluyor. Ancak bundan daha önemlisi emperyalizm tarafından Sünni bir cephe kurularak İran’a yönelik bir koalisyon oluşturuluyor. Bu koalisyonun başını Suudi Arabistan çekerken Mısır ve bir dizi Körfez ülkesi yanında duruyor. İran’a yönelik bir kuşatma planı işletiliyor ve AKP iktidarı Somali ve Katar’a askeri üs açarak bu planın başka bir parçasını oluşturuyor.

İran’ın direnci

İran, emperyalizmin bu stratejik yöneliminin farkında olarak kendi dış politikasını oluşturuyor. Suriye’nin yıkılması, Irak’ın parçalanması, Afganistan üzerinden İran’ı kuşatma, Türkiye’nin içinde olduğu bir NATO planı, Suudi Arabistan merkezli bir Sünni Cephe’nin yaratılması gibi bütün adımlar aslında hedefte İran’ın olduğunu fazlasıyla gösteriyor. Bütün bu tablodan çıkarı olacak olanın ise emperyalizm, İsrail ve işbirlikçi bölge devletleri olacağı açık.

Bunun için İran, bu gerçeği gördüğü için, kendi sınırlarının dışında bir nüfuz mücadelesine girişmiş bulunuyor. Lübnan’da Hizbullah, Suriye’de Esad’ı desteklemek için asker göndermesi, Yemen savaşında taraf olması, Irak’ta Şii güçlerle açık açık dayanışması, Barzani merkezli Kürt devletine hayır diyerek Kürt siyasi hareketleri üzerindeki siyasi nüfuzu kullanması, emperyalist saldırganlığa karşı atılmış adımlar olarak görülmeli.

Bu yüzden, bugün Şii İran tehlikesinden ziyade, emperyalizm tarafından İran’a karşı bir kuşatma ve yıkma planının devrede olduğu açık olarak görülmelidir. Böylesi bir tabloda Türkiye’de AKP’nin ve AKP destekçisi İslamcı siyasetin tutumu da net olarak görülecektir. Mezhepçi ve İran düşmanı tutum son kertede emperyalizmin çıkarlarından başka bir anlama gelmeyecektir.

Yukarı