70’li yılların ortası gerek sol için, gerekse de işçi sınıfı hareketi için ciddi bir yükseliş dönemiydi. Bu yükseliş dönemine paralel olarak sanat alanında da “sınıf siyasetinin” yaratıcı biçimleri ortaya çıkmış ve iyi kötü kendine bir etki alanı elde etmişti. Yaratıcı biçimleri yaratan çevrelerde sesini duyuran Timur Selçuk’un Ankara Sanat Tiyatrosu için bestelediği “Nereye Payidar?” isimli şarkı, dönemin müzikal anlayışına uygun bir biçimde “sınıf bilinci” olmayan bir işçilere sesleniyordu.

Aradan geçen onca yıldan sonra şarkının anlatmaya çalıştığı gerçeklik farklı biçimleriyle kendini yeniden gösteriyor. Bunun canlı bir örneği geçtiğimiz günlerde çıkan bir haberde gördük. Gazete Duvar’ın çevirdiği Bloomberg’in haberine göre ayda 10 bine yakın “iyi eğitimli”, “beyaz yakalı” Türkiye’yi terk ederek, yurtdışına yerleşiyor. Veriler CHP’nin yaptığı bir araştırmaya dayanıyor. [1]

Haberin siyasal arka planı ve verilerin doğruluğu mutlaka sorgulanmalı. Ancak veriler ne kadar sorgulanırsa sorgulansın bugün açık bir gerçek var. “Beyaz yakalı” olarak tabir edilecek kesim, artan oranlarla ülke dışına çıkmaya çalışıyor ve “fena halde” umutsuz durumda. Umutsuzluğun arka planında ülkede oluşan siyasal atmosferin ve AKP’nin siyasal yönelimlerinin mutlak bir etkisi var. Öte yandan, konuyu bu değerlendirmenin ötesinde ele almak lazım. O nedenle şu soruyu ister istemez sormak gerekiyor:  “Kaçma isteği beyaz yakalının kaderi olmak zorunda mı?”

***

Soruya cevap verebilmek için biraz teorinin “griliğine” geri dönelim. Açıkçası beyaz yakalının kimlerden oluştuğu, sınıf içindeki ayrımların nereye oturması gerektiğini tartışmak bir köşe yazısıyla halledebilecek bir boyuta sahip değil. Ancak bazı köşe taşlarını yerli yerine oturtursak sorunun cevabını da kolaylaştırmış oluruz.

Bugün işçi sınıfının mevcut halinin bölünmüşlüğünü tespit etmek çok zor olmasa gerek. Ancak sınıfın nerede başlayıp nerede bittiğini tespit etmek o kadar kolay değil. Bazıları açısından sınıf kavramı belirli bir katmanı, değer üretimini kapsayan bir toplumsal olguya denk düşüyor. Bazıları açısından ise tüm bunlarla birlikte “ortak değerlere” sahip insan toplulukları için sınıf değerlendirmesi yapılabiliyor. Ancak tüm bu tanımlar ancak gerçekliğin küçük bir parçası olabilir. Sınıfı tanımlamak için “sahiplik” ilişkisine ve bu sahiplik ilişkisindeki “denetim” rolüne dikkat çekmekte fayda var.

Bu noktada “beyaz yakalının”, aslında eskilerin tabiriyle düşünsel emek kısmında yer alanın, toplumsal alanda oynayacağı rol daha karmaşık bir hale geliyor. Teoriden gerçek hayata geri dönecek olduğumuzda “beyaz yakalı” bu bahsettiğimiz ilişkiyi daha dolaylı hissediyor. O nedenle siyasal alandaki hayal kırıklıkları daha canlı bir şekilde hissedebiliyor.

Konuyu biraz daha derinlemesine inceleyecek olursak, beyaz yakalının kaybedilen umudu ve kaçma isteği ne onun gelirinden, ne eğitiminden, ne de “ortak değerlerinden” kaynaklanıyor. Kültürel değerlendirmeleri bir kenara bırakalım, mesele oldukça maddi bir zemine sahip. Bu maddi zemin sınıf atlama hayalleriyle, düşünsel emeğini sermaye biriktirme aracı olarak görme eğilimleriyle ve ayrıcalıklı “statü” talebini içerecek bir biçimde şekillenmiş durumda. Öte yandan, beyaz yakalı kesi kesim genişleyip rekabeti körükledikçe, beyaz yakalı için sermayenin “vaad edilmiş topraklarına” varmak zorlaşıyor. “Vaad edilmiş topraklara” varamayan beyaz yakalı örgütlü mücadele birikimi olmadığı için pes etmeyi seçiyor. 

***

Pes eden kaybediyor, fakat umutlarını kaybeden insanı suçlamak ya da anlamak siyasette yetersiz bir işlem. Yetersiz işlemlerden daha fazlasına ihtiyacımız var. Beyaz yakalının kaçma isteği asla kaderi değil. Mevcut maddi zemini anladığınızda beyaz yakalıların nasıl umuda sahip olabileceğini anlayabilirsiniz. 

İşte bunun için gerçekten “siyasete” ihtiyacımız var. Yakın dönem önce “Haziran direnişi” esnasında beyaz yakalı için böyle bir ışık yanmıştı. Daha sonra siyasetsizlik ve onun ürünü örgütsüzlük bu ışığı söndürdü. Şimdi yeni ışıkların yanması gerekiyor. Ülke siyasetiyle maddi zemini bağdaştıracak bir içerik yeni ışıkları yakabilir.

Örneğin kıdem tazminatının fona devredilmesi önemli bir gündem. Bu hakkın kaldırılması için yalnızca sermayenin temsilcileri değil, onların “ikna edicileri” de çalışıyor. Cübbeli, sakallı tiplerin fetva verme çabası sermaye düzeninin bütünlüklü planının bir parçası. Dolayısıyla kıdem tazminatının kaldırılmasını   alınmaya çalışılan bir hak değil, kurulmak istenen düzenin bir adımı olarak da yorumlamak gerekiyor. “Laiklik ile emeğin mücadelesi birdir” derken tam da bunu kast ediyorduk.

O nedenle bu gündem bir de bu gözle yorumlanmalı ve “beyaz yakalıların umutsuzluğuna” umut katmalı.

“Beyaz yakalı” gerçekten insanca bir yaşam istiyor ve emeğinin hakkını almayı talep ediyorsa bunu başka yerlerde yapamaz. Başka bir yerde “kendini var etme” imkânı bulunmuyor.

Kendini var etmek isteyen tüm emekçiler ilk umut ışığını bu Pazar günü gerçekleştirilecek Sınıf Tavrı’nın yürüyüşünde (*) yakmalı. İlk ışığın ardından mutlaka diğerleri de bu ışığa katılacak ve bu karanlık aydınlanacak.

Notlar

[1] Haberin çevirisine şuradan ulaşabilirsiniz: 

http://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2017/06/14/cihangirde-her-sey-ya-satilik-ya-kiralik/

(*) http://gazetemanifesto.com/2017/06/13/sinif-tavrindan-kidem-tazminatinin-gaspina-karsi-eylem-cagrisi/