Pusula

Amasız, fakatsız anti-emperyalizm...

 

Orhan Deniz

Uluslararası komünist hareket ve işçi hareketleri açısından 20.yüzyılın başlarından bu yana stratejik önemde olan kavramlardan biridir anti-emperyalizm. Özellikle 2.Dünya Savaşı sonrası oluşan dünyada sol siyasetin farklı bölmelerini temsil eden hareketlerden bağımsızlık peşindeki ulusal hareketlere kadar genişleyen bir yelpazede mücadelenin en başına yazılmıştır.

Sosyalist solun sömürü düzenine karşı yürüttüğü mücadelenin değişmez ilkeleri vardır. Anti-emperyalist mücadele bunlardan biridir. Gericiliğe karşı mücadele ve bağımsız sınıf siyaseti yürütmek de bunlardan biridir. Dönemsel olarak bu ilkelerden biri öne çıkabilir, ama hiçbir şekilde bu ilkelerden vazgeçilemez, birini güçlendirmek adına diğeri gözardı edilemez. Bugün Türkiye solunda, emperyalizm konusu bir turnusol kağıdı işlevi görmektedir. Düzen güçleriyle ittifak ya da Kürt siyasetine bakış konularında anti-emperyalizm önemli bir ayraçtır.

Emperyalizme karşı tutumun ilk çıkış noktası, sınıfsal analizin net olarak yapılması olmalıdır. Üretici güçler ve üretim ilişkileri açısından bakıldığında ortada kapitalizmden farklı bir sistem yoktur. Sınıflar aynıdır, ücretli emek sömürüsü devam etmektedir, artık-değere el konulmaktadır… Yani, emperyalizmi kapitalizmden ayrıştıran noktalar öze ilişkin değildir. Bu anlamıyla emperyalizme karşı verilecek mücadeleyi kapitalizmden bağımsız ele almak ya da öncelikli saymak, farklı değerlendirmek, emperyalizm çözümlemelerinde sermayenin bazı kesimlerine, mali sermayeye ya da finans kapitale, yapılan vurgulara dayanarak bir anti-emperyalist strateji geliştirmek hatalı olacaktır.

Çeşitli örneklerde bu hatalara düşülmüş, örneğin emperyalizm “dışsal” bir düzen olarak değerlendirilmiş ve bu “dışsal” sorundan kurtulmak için “içteki” “çıkarları emperyalizmle örtüşmeyen” “milli” burjuvalarla işbirliği arayışlarına bile gidilmiştir. Acı ve aynı zamanda tuhaf olan, emperyalizme karşı olduğu varsayılan, kendilerine böyle bir gömlek giydirilmeye çalışılan “milli” burjuvaların emperyalizmle ne ekonomik ne de politik olarak uzlaşmaz bir pozisyonda olmadığının görülememesidir.

Emperyalizm bir dünya sistemidir

Emperyalizm, 19.yüzyıl sonlarındaki ekonomik ilişkilere dayanan yapısını iyice güçlendirmiş ve siyasal, ekonomik, askeri, kültürel boyutlarıyla birlikte kavranması gereken bir dünya sistemi haline gelmiştir. Yani, emperyalizm çağında yalıtık, dünyanın farklı bölgelerindeki gelişmelerden azade ya da emperyalizmin ilgi alanının dışında gelişmelerin yaşandığı/yaşanacağı bir mekan/coğrafya olacağını varsaymak yanlış olacaktır.

Bu yapının formu daha 20.yüzyılın başlarındayken uluslararası komünist hareket tarafından bir zincir olarak tarif edilmiştir; güçlü ve zayıf yanlarını aktarabilen ve kendini oluşturan halkaların kaderlerini de birbirine bağlayan bir zincir. Bu zincir günümüzde, teknolojik ilerlemenin de etkisiyle, çok daha karmaşık bir bütünlüğe ve uzunca bir süredir belirgin bir hiyerarşik yapıya sahiptir.

Tek kutuplu dünya, yeni bir paradigma

Emperyalizmin yarattığı zincirin ilk koptuğu yer Çarlık Rusyası olmuştu. İlk emperyalist paylaşım savaşının içinden doğan Sovyetler Birliği’nin sosyalizmi inşa ettiği yıllar kapitalizmin büyük bunalımlarıyla, ki bu bunalımlar emperyalizmi güçlendiren süreçleri de hızlandırmıştır, çakışmıştı. İkinci Dünya Savaşı, hem yeni bir paylaşım hem de sosyalist tehdidin ortadan kaldırılması anlamına gelmişti. Sonuç sosyalizmin zaferi ve dünyanın iki kutuplu bir hale dönüşmesi oldu.

İkinci Savaş’tan Sovyetler Birliği’nin çözülüşüne kadar geçen süre iki kutuplu dünyanın gerilimleri üzerinden şekillendi. Karşılıklı olarak ekonomik, siyasi ve askeri örgütlenmelere gidildi. Emperyalizm Sovyetler Birliği’ni yeşil kuşakla sarmalamaya çalışırken, emperyalizmin boyunduruğu altındaki birçok ülkede ulusal kurtuluş hareketleri, Sovyetler Birliği’nin desteğini alarak, yükselişe geçmeye başladı ve birçok örnekte başarıya da ulaştı. Baas iktidarları burada özel olarak hatırlanmalıdır.

Sovyetler Birliği’nin çözülüşü iki kutuplu dünya dengesini tamamen ortadan kaldırdı; paradigma, sosyalizmin tekrar yükselişine izin vermemeyi de gözeterek, baştan oluşturuldu. Emperyalist saldırganlık siyasi, ideolojik ve askeri olarak sürekli arttı, iki kutuplu dünyada ulaşılamayan ve egemenlik kurulamayan bölgeler üzerinde bir yağma ve hegemonya süreci başlatıldı. Emperyalist ülkeler pastadan en büyük payı kapmak için bir yandan birbirleriyle mücadele ederken bir yandan da olası emekçi karakterli kalkışmalara karşı hep birlikte duracakları karşı-devrimci örgütlenmelere gitti. Bu örgütlenmeler uluslararası kurumlar olabildiği gibi, Suriye örneğinde görüldüğü gibi, cihatçı çeteler de olabildi.

Anti-emperyalizm ertelenemez. Peki, bu tabloda sol ne yapabildi?

Sosyalist solun sömürü düzenine karşı yürüttüğü mücadelenin değişmez ilkeleri vardır. Anti-emperyalist mücadele bunlardan biridir. Gericiliğe karşı mücadele ve bağımsız sınıf siyaseti yürütmek de bunlardan biridir. Dönemsel olarak bu ilkelerden biri öne çıkabilir, ama hiçbir şekilde bu ilkelerden vazgeçilemez, birini güçlendirmek adına diğeri gözardı edilemez.

“Somut koşullar”, “ülke gerçekleri”, “müşterek konular”, “ortak geçmiş”, “halkçı değerler”, “demokrasi” benzeri gerekçelerle, örneğin ne anti-emperyalizm halının altına süpürülebilir ne de gerici hareketler mazur görülebilir. Birinden vazgeçtiğinizde ya da geri durduğunuzda diğerini kazanamazsınız, ikisini de kaybedersiniz.

Tek kutuplu dünya, özellikle emperyalizme karşı mücadele başlığında, yukarıda bahsettiğimiz tür bir ikilemi ortaya çıkarmıştır. Sosyalist ülkelerin çözüldüğü, birçok komünist partinin likide olduğu/edildiği süreçte, iki kutuplu dünyada bile iki kutup arasında salınımlarda bulunan, birçok ulusal hareket ya emperyalizmin boyunduruğu altına girmiş ya emperyalist politikaların bir unsuru haline dönüşmüş ya da bir tür hamilik arayışına girmiştir. Ülkemiz ve Ortadoğu özelinde baktığımızda, Kürt siyasi hareketinin öne çıkan özneleri de benzer tutumlar takınmışlar, sadece PKK sol bir çizgide kalmaya bir müddet çabalamıştır. Bu çabanın “emperyalistler arası çelişkilere oynamak” şeklinde tarif edilen politik hamleyle birlikte sonuçlandığını ve farklı mecralara yönelindiğini belirtmek durumundayız.

İlginç sayılabilecek olan, 1960’lardan bu yana şu ya da bu şekilde anti-emperyalizmi bayrağından düşürmeyen bazı sol hareketlerin de bu süreçte savrulmalar yaşamasıdır. Türkiye solunun genlerinde ABD karşıtlığı olmasına rağmen solun bazı parçaları, Suriye’nin kuzeyinde ABD bayraklarıyla dolaşan, askeri olarak ABD tarafından donatılan Kürt silahlı güçlerini “seküler oldukları”, “IŞİD’e karşı savaştıkları”, “Kürt ulusal mücadelesinin parçası oldukları” gerekçesiyle mazur görebilmektedir; üstelik ABD bayraklarıyla dolaşanların hiç böyle bir derdi olmamasına rağmen. Bu tavrın yıllar önce AB’yi “emeğin Avrupası” diye kucaklamaya kalkan körlükten hiçbir farkı yoktur.

Çünkü, emperyalizmi kucaklayamazsınız, emperyalizm ile mücadele edersiniz. Amasız, fakatsız…

Eklemek durumundayız; solun bazı parçalarının bu şekilde davranmalarını arızi ya da geçici olarak görmek doğru olmayacaktır. Bu tutumun daha yapısal, tarihsel ve teorik kavrayışta bulunacak kökleri vardır. Bu kökler bir de ülkeyi etkileyebilecek güç arayışlarıyla bir araya geldiğinde yön duygusu iyice kaybolmakta, ABD askeriyle özgürlük savaşçısı birbirine karışmakta, cihatçı çetelerle beraber cephede savaşanlar reel politikanın bir cilvesi olarak kabul edilebilmektedir.

On yıllardır solun ortak müştereği olan anti-emperyalizm hızlı bir şekilde solun turnusolu olmaktadır.

Yukarı