Hukuk Defterleri Sayı 9
Pusula

Gezi’nin eksik mayası: İşçi sınıfı

PUSULA bölümümüzde yayımlanan “Gezi direnişi geride mi kaldı?” başlıklı dosyanın üçüncü yazısı.

İlker Demirer

Dört yıl önce Taksim Gezi Parkında başlayan ve tüm ülke sathına yayılan Gezi, geride bıraktıklarıyla ve öğrettikleriyle Türkiye tarihinin önemli dönemeçlerinden birini oluşturuyor. Gezi bıraktığı izle siyasette önemli sonuçlar doğururken, özellikle İkinci Cumhuriyet’in zayıf noktalarını da göstermiş oldu. Öte yandan, Gezi’nin önemini ve derslerini bugün yerli yerine oturtmak için başta “işçi sınıfı direnişin neresindeydi?” sorusunun cevabı olmak üzere bazı tartışma başlıklarını güncellemek gerekiyor.

Gözlemsel verilerle birlikte bu soru ele alındığında direnişin yaratıcılarının emekçiler olduğu ortaya çıkıyor. Gerçekten de yapılan ilk araştırmalar Gezi’de sokağa çıkan milyonlarca insanın ücretli emekçilerden oluştuğunu gösterirken, solda bu durumu Korkut Boratav gibi “olgunlaşmış bir sınıfsal tepki” olarak adlandıranlar oldu.

Bu değerlendirme, Gezi’nin kent merkezlerinde yoğunlaşmasıyla liberallerin “yeni orta sınıf isyan ediyor” değerlendirmelerine karşı önemli bir nesnelliğe dayanıyor. Söz konusu toplumsal alanın sınıfsal açıdan değerlendirmesi olduğunda toplulukların yaşayış biçimi, kültürü ve duygudaşlık ilişkilerinden önce üretim sürecinde kapladıkları yer ve bunun sonucu olarak mülkiyet üzerindeki sahiplilik ilişkisi önem kazanır.

Örneğin Gezi’ye katılanları inceleyen Ahmet Tonak, katılanların sınıfsal temelini ele alırken temel kıstasın “emek gücünü satma fiili” olmasının daha anlamlı olduğunu söylüyor. Anlamlı bir değerlendirme. O nedenle yaşayış açısından türdeş bir sınıf düşüncesi sizi sadece görünene götürür. Bu durumda en iyi ihtimalle ya “bakar kör” olarak adlandırılır ya da bir bayağı bir liberal olursunuz.

Haziran direnişinin “mekaniği”

Gezi gerçekte halkın AKP’de somutlanan baskı ve yağma politikalarına karşı tepkisidir. Çıkış noktasında halkın gericiliğe politikalara tepkisi ve yağmacı rantiye düzeninden yaka silkmesi vardır. Bu nedenle direnişin özünde emekçilerin tepkiselliği vardır ve bu tepkisellik sert bir biçimde dışarı vurmuştur.

Öte yandan burada tepkiselliğin neden daha ötesine erişemediğini, dile getirdiği “Hükümet İstifa” sloganına ulaşamadığını da ele almak gerekiyor.  Her şeyden önce bu hedefe varılamamasının baş nedeni siyaseten net olamamaktı. Düzenin kriz faylarını harekete geçirdiği dönemlerde kitlesellik kazanan tepkiler, geçmişte dayandıkları bir birikim olmadığı sürece siyaseten tıkanma yaşar.

Örneğin ülkemizde 89 Bahar Eylemleri, Zonguldak madencilerinin büyük yürüyüşü ya da kent yoksullarının benzer bir mekaniği barındırıyor. Yer yer militanlaşan ve düzenin sınırlarını zorlayan hareket öncüsünü barındırmadığı, siyaseten bir örgütlülük yaratamadığı için zamanla sönümleniyor.

Gezi de, sönümlenme açısından değil, ancak tıkanma noktası açısından benzer bir eğilimi içinde barındırıyor. Bununla beraber, eğilimi doğuran nesnellik Gezi’de eksik halkanın varlığıdır. Direnişin ana katılımcıları emekçilerdir; ancak işçi sınıfı örgütlü olarak direnişte kendine yer bulamamıştır.

Yer bulamama hali tek başına direnişin hareket noktasının “yaşam kaygıları” olmasından kaynaklandığı iddia edilemez. Bu durumu yaratan biri nesnel, diğeri ise öznel bir durumun varlığıdır. Nesnel yan; işçi sınıfının siyasal, mekânsal ve üretim süreçleri açısından parçalanmış halidir. Öznel yanı ise sınıfın örgütsel birikiminin iflas etmişliği oluşturuyor. Sınıfın siyasal açıdan kuşatılmışlığını bu iki neden kolaylaştırıyor.

Dolayısıyla Gezi boyunca sınıfsal öz belirgin hale gelemedi. Direniş süresince, tek tük işyerlerini bir kenara bırakacak olursak, işyerlerinden anlamlı bir çıkış yalnızca NTV önündeki eylemlerde kendini gösterdi. Onun haricinde DİSK’in ve KESK’in “iş bırakma eylemi” çağrıları “dostlar alışveriş de görsün hesabı” temsili olmaktan öteye geçemedi. Sendikal alanın iflası bir kez daha tescillendi.

Stratejiyi kurmak ya da yürünecek yolu bilmek

Bu noktada bir ara parantez açarak bazı tartışmalara da son vermek gerekiyor. Yukarıda ifade edilen gerçekler bizi “sınıfın değişen yapısı” tezine götürebilir. Gerçekten de kapitalizmin gelişimi sınıfı yeniden ve yeniden şekillendiriyor. Günümüzde Türkiye’de dâhil olmak üzere işçi sınıfının önemli bir çoğunluğu hizmet sektörüne geçiş yapmış durumda. Bu durumun sonucu olarak solda yeni bir sınıf hareketinin kentli ve eğitimli emekçiler üzerine inşa edilmesi tezi sıkça işleniyor.

Ancak bu bakış açısı eksikli bir bakış açısı. Direniş, kentli ve eğitimli emekçilerin geri dönüşsüz bir biçimde sınıfsal mücadele alanına dâhil olduğunu gösterdi. Söz konusu sınıf mücadelesinde strateji arayışı olunca niceliksel olanın değil, niteliksel olanın öne çıkması gerekiyor. O nedenle sınıf mücadelesinde tutulacak ana halka “stratejik sektörler” meselesidir.

Gerçekten de Gezi’de işçi sınıfının geleneksel bölmeleriyle gelişen bölmeleri bir genel grevi örgütlemek için harekete geçseydi çok farklı noktalara yönelirdi. Bu nedenle strateji oluşturulurken görünene değil, öze bakmak solun önünü açacak.

O nedenle stratejimizi başka yere kurmak zorundayız.

Bir önceki Haziran’da, 15-16 Haziran 1970’teki işçi direnişinde, işçi sınıfına ilişkin güvensizlikler ve “devrim stratejisine” dair tartışmalar geride kalmıştı. Bu ikinci Haziran’da ise toplumsal bir tepkinin işçi sınıfı mayası olmaksızın mantıki sürecine varamayacağını görmüş olduk.

Üçüncü bir Haziran’ı Türkiye toplumu görür mü görmez mi bilinmez, ancak bildiğimiz en önemli şey “beklenen günleri” getirecek yegâne güç işçi sınıfının kendisinde. O nedenle dün Bursa’da metal işçilerinin, bugün ise cam işçilerinin açtığı yol çok önemli.

O yolda yürümek gerekiyor; çünkü yolumuz işçi sınıfının yoludur.

Yukarı