Fotoğraf: Mehmet Ünal

Bugün Türk tiyatro sanatçısı, dramaturg, yönetmen, yazar, tiyatro kuramcısı Vasıf Öngören’i kaybedeli 33 yıl olmuş.

Vasıf Öngören’in Türkiye sosyalist hareketinin yakın tarihinde ideolojik estetik/kültürel/sanatsal bağlamda çok farklı ve özel bir yeri vardır; birikimimizdir, mirasımızdır. Ve henüz aşılmamıştır!

Türkiye’ye yoksullarına, işçilerine kadınlarına ve ezilenlerine Vasıf Öngören’i hatırlatmak bizim yani komünistlerin görevidir.

Vasıf Öngören ne meslektaşlarının insafına ne de onların kırılgan hafızasına terk edilmeyecek bir isimdir… Vasıf Öngören Türkiye işçi sınıfınındır!

Bu satırların yazarı tiyatro eleştirmeni değil. Vasıf Öngören’in oyunları üzerine de bir yorum yapması de mümkün değil.

Ama bugün özellikle Vasıf Öngören’in yokluğunda ülkemizin kültür/sanat/sanatçı bağlamlarında nasıl bir çöl ortamında olduğunu görmek için de herhâlde kör olmaya gerek yok.

Kolayına kaçıp, sadece ve sadece Vasıf Öngören’in söyleşilerinden birinden yola çıkarak onu anlamak, anlatmak ve anmak bir derece de olsa mümkün…

“Benim gerek dünya görüşü gerek tiyatro anlayışı olarak yeryüzünün değişebilirliğini göstermeyi amaç edindiğim açıkça bellidir. Oyunlarımın konuları değişebilir ama genel düşünceleri budur işte. Sanat devrim makinesinin bir vidasıdır der Lenin. Vidayı makine yerine kullandığımız anlamda elbette ki yapabileceğimizi de yapamayız. Başlı başına bu vidayla hiçbir şey yapamayız. İlk işimiz vida olarak fonksiyonumuzu doğru değerlendirip tespit edebilmek olmalıdır. Bu durumda tiyatro genel devrimci harekete paralel olarak seyircisinin bilinçlenmesine ve eylem yönünün belirlenmesine yardımcı olacaktır. Bu genel bir prensiptir. Bugünkü şartlar altında devrimci tiyatronun sorunu bu prensibe uygun davranabilmek için gerekli yapı değişikliğini gerçekleştirmesidir.”

“Bugün yeryüzünde iki esas tiyatro anlayışı vardır. Bunlar moda deyimleri ile dramatik tiyatro ve epik tiyatrodur. Bunlar birbirlerinin bütünüyle karşıtıdır. Dramatik tiyatro yapısını değişmez bir dünya üzerine kurmuştur. Bugüne kadar değişmeyen bir dünyanın anlatılması kaderciliğin kısaca böyle gelmiş böyle giderciliğin yayılmasını sağlamıştır. Bu tiyatronun kullandığı tüm öğeler oyunculuktan ışığa kadar bu fonksiyon adına şartlıdır. Epik tiyatro ise dünyanın değişebilirliğini üzerine kurmuştur. Tüm öğeleri buna göre şartlandırmıştır. Yapılması gereken tür budur aslında.”

Vasıf Öngören’in “Özlediğimiz dünya nasıl olmalıdır” sorusuna ise verdiği yanıt çok kesin açık ve nettir: “Bu şöyle bir dünya… Hiçbir halkın ezilip sömürülmediği ve özgürce gelişebildiği hiçbir sınıfın ayrıcalığının kalmadığı dünya…”

Siyasal düzlemde böyle bir açıklığı ve netliği televizyonlara, dizi piyasalarına hapsolmuş, starlaşmış ve artık marka olmuş günümüz tiyatrocularında görebiliyor muyuz?

Peki, Vasıf Öngören’in ana “tema”sı neydi? Belirleyen neydi?

Çok nettir: Yoksulluk…

Vasıf Öngören’in Brechtyen tiyatrosunun ana teması da buydu…

Walter Benjamin’in “Brecht için neyin belirleyici olduğunu bir çırpıda söylemek isteyen bir kişinin şu cümleyi kullanması akıllıca olacaktır: “Onun konusu yoksulluktur.” Diyordu ya aynen böyledir…

Sadece Vasıf Öngören’in ölümsüz eserine “Zengin Mutfağı”na bakmak yeterli.

Yoksulları anlatır… Burjuva Kerim beyin mutfağında 5 kişi: Aşçı Lütfü pehlivan, hizmetçi Zehra, şoför Seyfi, Seyfi’nin ağabeyi Ahmet, Zehra’nın nişanlısı Selim… 15-16 Haziran işçi ayaklanması bu küçük çevreyi de sarsar… Selim yoksulluktan bir an önce kurtulup nişanlısıyla evlenme umuduyla sınıfsal konumunu değiştirirken, nişanlısı Zehra fabrika işçiliğine geçip Selim’in karşısında yer alıyor. Aşçı Lütfü pehlivan ise köşkün köpeklerini zehirlemekle köpeklerin (sermayenin) köpeklerinin tükenmeyeceğini anlıyor…

Vasıf Öngören’in “Özlediğimiz dünya nasıl olmalıdır” sorusuna ise verdiği yanıtı verecek kaç sanatçı vardır bugün?

Piyasaya, sanatın piyasasına teslim olmayan “Hiçbir halkın ezilip sömürülmediği ve özgürce gelişebildiği hiçbir sınıfın ayrıcalığının kalmadığı dünya” için mücadele veren kaç tane tiyatrocu tanıyorsunuz ya da sayabilirsiniz bugün?

Vasıf Öngören‘in kendisiyle yapılan söyleşideki Lenin’den alıntı yaptığı paragrafın tam hali şudur: “Kahrolsun partisiz yazarlar! Kahrolsun edebiyatın üstün insanları! Edebiyat, proletaryanın genel davasının bir parçası haline gelmeli, bütün proletaryanın politik olarak bilinçli bütün öncüleri tarafından harekete geçirilen o tek ve büyük Sosyal-Demokrat mekanizmanın “küçük bir çarkı ve vidası” olmalıdır. “Her benzetmede bir kusur vardır” der bir Alman atasözü. Benim edebiyatı bir dişliye, canlı bir hareketi, bir mekanizmaya benzetişim de öyle olabilir.”