Dil, siyasetin önemli araçlarından biridir. Kavramlar ve onlara yüklenen anlamlar olmaksızın siyasal alanın gündemini etkilemeniz mümkün değil. Bazı durumlarda farklı kavramlar aynı noktaya işaret etse bile, aslında temsil ettikleri sınıfın düşünce dünyasını yansıtıyorlardır. Bugünlerde de benzer bir durum söz konusu. Özellikle sağ basında sıkça yazılıp çizilen “küreselciler” kavramı aslında anlatmak istediğinin yakınından bile geçemeyen bir belirsizliğe sahip.

Belirsizlik, istismarın ve yanıltmanın bir aracı, siyasal alanda meşruiyet kaynağı yaratmanın bir yoludur. Bugünlerde sağ basında başvurulan bir dizi kavramın özünde toplumun şu ya da bu biçimde oluşturduğu tepkileri soğurmak, yön vermek ve egemenlerin elini güçlendirmek bulunmaktadır. Ancak hayatın öğreticiliği ve yalınlığı karşısında bu saptırmanın geçerliliği anlam kaybına uğruyor.

Televizyonlarda yayınlanmaya başlanan bir kampanya filmi “küreselciler” ve “dostları” hakkında, onların yapmak istediklerine dair, düşünceleri açığa çıkarıyor. Belki henüz okuyucularımız bu kampanya filmini izlememiş olabilir, fakat yakında sıkça ekranlarda göreceklerini düşünmemek mümkün değil.

Önce bilmeyenler için ekranlara gelen kampanya filmini biraz anlatalım. Ekranda farklı uluslararası şirketlerin CEO’ları veya ülke müdürleri karşımıza geliyor. Hepsi Türkiye’nin ne denli önemli bir ülke olduğunu, yatırımlarının sürekliliğini arzu ettiklerini bildiren cümleler kuruyor. Kampanya filmi “Türkiye’nin hikâyesini, Türkiye’nin dostları” anlatıyor şeklinde bir cümle ile sona eriyor. Gerçekten akıl dolu bir son!

Biraz detaylı inceleyince “Türkiye’nin dostları” olarak yansıtılanların kimler olduğu açığa çıkıyor. Samsung, Hyundai, Nestle, Vodafone, Fiat, Ford ve daha nice büyük şirket Türkiye’nin potansiyelini keşfetmeye çağrı yapıyor. Anlayacağınız, uluslararası sermaye, büyük tekeller, Türkiye’nin bağımlılığını temsil edenler, kimi destekleyeceğini çok iyi biliyorlar. Bu konuda şaşmaz bir pusulaları var.

Etkileyici değil mi?

“Büyük resmi görme kursu” temsilcisi yazar-çizer için bucak bucak kaçılacak bir gerçek. “Küreselciler” olarak tanımladıkları ama dokusunu tanımlamaktan kaçındıkları aktörlerin tamamı aslında bunların destekçisi konumunda bulunuyor. “Küreselciler” olarak tanımlananlar, gerçekte emperyalist merkezlerin, uluslararası tekellerin ve sermaye sınıfının temsilcileridir. Bu sınıfın temsilcileri sanayide, ticarette, tarımsal alanda, madencilik ve enerji alanında her köşe başını ellerinde tutmaktadır. Bugün bunlardan ve dostlarından ibaret bir ülke hikâyesi yazmaya çalışacakların eseri ancak üçüncü sınıf bir polisiye roman olur.

***

Öyleyse bütün afra tafralara ve görünürdeki karşıtlıklara rağmen “küreselciler” ve dostlarının neler istediğine bakmak gerekiyor. İlk olarak Türkiye’nin girdiği yönelime odaklandığımızda göreceğimiz şey; sermaye düzeninin dar bir virajı dönmeye çalıştığı gerçeğidir. Fiziksel bir kural olarak viraja girilen hız sizin nasıl bir rota çizeceğinizi belirler. İktidar ve sermaye sınıfı kurduğu düzenin devamlılığı sürdürmek için zayıflıklarını gidermeye çalışıyor.

Zayıflıkların giderilmesi için emperyalist merkezlere ve tekellere güvence verilmek zorunda. Ekonomi Bakanı’nın geçtiğimiz günlerde yukarıda belirttiğimiz kampanyanın tanıtımı için düzenlediği toplantıda kullandığı ifadeler verilmek istenen güvencenin ne düzeyde olacağını gösteriyor. Toplantıdaki ifadesiyle “Gümrük Birliği anlaşması mevcut durumdan etkilenmez” cümlesi sermayeye verilen güvencenin net bir biçimde açıklanmasıdır. [1]

İkinci olarak ise sermaye düzeninin koşullar ne olursa olsun odaklandığı en önemli gerçek kârlılık oranlarını canlı tutabilme isteğidir. Bu açıdan son üç yıllık performans beklenenin altında seyretmektedir. 2016 yılında beklentinin altında kalma hali türbülansa dönüşmüş durumda. 2017’de bu durum aşılmaya çalışılıyor.

Özellikle Trump’ın ABD Başkanı olarak seçilmesi yeni bir evreyi temsil ediyor küreselcilerin dostları için. Genel olarak durum “globalizme karşı korumacılığın/milliyetçiliğin zaferi” olarak gösterilse de durum bundan çok daha fazlası. Kapitalizmin biriken sorunları emperyalist merkezlerde karma bir politika aşılmaya çalışılıyor.[2] Buralardaki yansıması da daha fazla bağımlılık oluyor. Kârlılık oranlarının devamı için bağımlılık ilişkilerini yenilemek zorundalar.

Son olarak ise siyasal alanda elde edilecek başarının toplumsal alanda taçlandırılması gerekiyor. Uzun yıllar boyu yıpratılan ve bugün paralize edilen işçi sınıfının son haklarının da yok edilmesi durumun tamamlayıcısı olan son halkadır. Bu noktada iktidar yetkilileri ağzındaki baklayı çıkarttı. Referandum sonrası kıdem tazminatının kaldırılması ve ona devrinin meclise geleceği belirtildi.

Böylece işçi sınıfının kırıntı haline dönüşen ve geçmiş dönemden kalan haklarının yok edilmesi için de son halka kalkmış olacak. Örgütsüz, sınıf olmaktan çıkarak umutsuz yığınlar haline dönüşmüş bir emekçi toplamı sermayenin en büyük arzusudur. “Küreselciler” ve dostları için bulunmaz bir nimet.

***

Önümüzdeki dönemin köşe taşları yavaşça oluşurken, bunun karşısında yer alacakların umutlu ancak dağınık bir görüntü taşıdığını da ne yazık ki belirtmek gerekiyor. Özellikle siyasal alanda yaşanan karmaşa hali, programsızlık ve hedefsizlik örgütsüz bir görüntüyü yansıtıyor.

Bu durumun mutlak suretle değişmesi gerekiyor. Değişim için tek yapılması gereken şey bir hikâyemiz olduğunu hatırlamak.

Üstelik yaşanmış, yaşanan ve yaşanacak olan bir hikâyenin varlığını hatırlayarak değişimi başlatmak gerekiyor. “Küreselcilerin” ve dostlarının rakamlardan ibaret hikâyesine karşı bizimkisi çok daha değerli ve anlamlı olduğu gerçeği aklımızdan hiç çıkmasın.

Notlar:

[1] http://www.fortuneturkey.com/dev-sirketler-turkiye-icin-is-basinda-44123

[2] Bu konuyla ilgili farklı bir değerlendirme yazısını James N. Holt bir internet sitesi için 5 Ocak tarihinde kaleme almış. Yazıda bu politikanın zıt gibi gözüken ama birbirini tamamlayıcı unsurlar taşıdığını gösteren anlamlı ifadeler var. Elbette seçici bir gözle okumayı bilenler için.