Yeni bir Cumhuriyet için ayağa kalkma zamanı!
Kadınların Sesi

KADIN MÜCADELELERİ TARİHİ (2. bölüm): 20. yüzyıldan günümüze

Hanife Şahan tarafından hazırlanan Kadın Mücadeleleri Tarihi’nin ikinci bölümü.

Gazete Manifesto olarak bu yıl kutlanan 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü vesilesiyle, sitemizde çeşitli yazılara yer veriyoruz. Geçtiğimiz günlerde Umut Kuruç imzasıyla yayınlanan “8 Mart Neden Dünya Emekçi Kadınlar Günüdür?” ve Hande Durna tarafından kaleme alınan “Kadın Sorununda Yöntem Tartışmaları” başlıklı yazılardan sonra üç gün boyunca “Kadın Mücadeleleri Tarihi” başlıklı bir yazı dizisine yer veriyoruz. Yazı dizisi Hanife Şahan tarafından hazırlandı.

“Tarih öncesi toplumlardan 8 Mart’a” başlığıyla dün birinci bölümünü yayınladığımız yazı dizisinin ikinci bölümü ile devam ediyoruz.

KADIN MÜCADELELERİ TARİHİ (2. BÖLÜM)

Hanife Şahan

20. yüzyıldan günümüze kadın mücadeleleri

Süfrajet Hareket (İlk Modern Feministler)

19. yy’ın sonu, 20. yy’ın başında denk düşen Süfrajet Hareket tarihe ilk modern feminist hareket olarak geçmiştir. İngiltere’de işçi hareketlerinin yoğunlaştığı dönemde ortaya çıkmıştır. Süfrajetler oy kullanma hakkı başta olmak üzere kadınların sosyal haklarının elde edilmesi için ve kendi sınıflarından olan (mülk sahibi) kadınlar için mücadele ediyorlardı. Ancak buradaki sorun; bu dönem mülkü olmayan erkeklerin de oy kullanma hakkının olmamasıydı. Bu dönemde öne çıkan isimlerden Emmeline Pankhurst, Kadınların Toplumsal ve Politik Birliği’ni kurar.

Kurulan birlik hızlıca büyür ve 1907’de 3000 şubeye erişir. “Kadınlara Oy Hakkı” başlıklı gazete çıkararak haftada 40.000 satış yapabiliyorlardı. Ayrıca Hyde Park’ta 205 bin kadının katıldığı bir miting düzenlenmişti. Bu hareketin işçi-emekçi kadınlarla teması olmadığını belirtmek gerekiyor. Çünkü İngiltere’de sanayinin gelişimi ile beraber işçilerin patrona karşı verdiği mücadele büyümüş ve halkın ana gündemi olmuştu. Birlik içerisine başlarda işçi kadınlar alınır ancak kısa bir süre sonra mücadele kadının erkeğe karşı mücadelesi haline geldiği ve işçi kadınların taleplerini karşılayamadığı için işçi kadınlar birlikten çıkarılır.

Bu dönemde gerçekleşen 1914 savaşı İngiltere’de gelişen sınıf mücadelesinin önüne geçmiştir. Pankhurst ise birliğin çıkardığı gazetenin ismini bir gecede değiştirerek “Britanya” yapmış, slogan olarak ise “Kral, Ülke, Özgürlük”ü kullanmıştır.

Görüldüğü üzere, sınıfsal nitelik taşımayan bir mücadele, sonunda gerici bir iktidarı savunur hale gelebiliyor. 1928 yılında İngiltere’de kadınlar oy hakkını kazanırlar. Ancak bu hak Süfrajet Hareket’in bir başarısı değil, 1917 Ekim Devrimi’nin etkisiyle ilgilidir.

Faşizm Döneminde Kadınlar

İkinci Dünya Savaşı’nda Almanya, Fransa, İspanya, Hollanda, Polonya, Yunanistan, Yugoslavya olmak üzere bütün Avrupa ülkelerinde faşizme karşı mücadele edenlerin önemli bir kesimi kadınlardan oluşuyordu. 1930’lu yıllar faşizmin Avrupa’yı kasıp kavurduğu yıllardır. Almanya, İtalya ve İspanya’da faşistler iktidardadır.

İspanya: Faşizme karşı en zorlu mücadelelerden biri İkinci Dünya Savaşı öncesinde İspanya’da verildi. Faşist General Franco’ya karşı gerçekleşen direnişin başını çeken öznelerden biri İspanya Komünist Partisi’dir. İspanya Komünist Partisi lideri Dolores İbarruri’nin radyodan, meydanlardaki hoparlörlerden duyulan sesi, kitlesel mitinglerde yaptığı konuşmalar, direnişin sürmesinin en önemli nedenlerinden biri olmuştur. O, “demokratik ispanyanın terör cehennemine ve işkencehaneye” çevrilmesine karşı her kadın, erkek ve çocuğu faşistlerin saldırılarına karşı barikat kurmaya çağırmıştır. “Ayakta ölmek, dizlerinizin üzerinde yaşamaktan daha iyidir.” ve “Korkak karısı olmaktansa, yiğit dulu olmak yeğdir” sözleri direnişin sloganı olmuştur.

İbarruri’nin lideri olduğu Savaşa ve Faşizme karşı Uluslararası Kadın Komitesi, komünist kadınların gazetesi olan Mujeres De Madrid (Madrid’in Kadınları) ve Companera’yı (Yoldaş) yayınlamıştır. Direnişi canlı tutmak için 100 binden fazla kadın anti-faşist komitelerde yer almıştır. Direnişin sürmesi için yaşamsal öneme sahip bütün işler kadınlar tarafından yapılmıştır. Fabrikalarda, telefon santrallerinde, okullarda çalışanlar; erzak dağıtımını gerçekleştirenler; ordu mensuplarının okuma-yazma öğrenmesi için açılan iki bin okulda ders verenler hep kadınlardır.

Almanya: Almanya’da da Hitler faşizmine karşı örgütlenen komünist ve yurtsever direnişi içerisinde yer alan önemli bir kesim yine kadınlardı. Burada “Schulze-Boysen/Harnack Örgütü”, Gestapo’nun “Kızıl Orkestra” olarak adlandırdığı komünist direniş grubu Batı Almanya tarih yazımında ya es geçilmiştir ya da Sovyetler Birliği’ne “ispiyonculuk yapan” birkaç komünistin direnişi olarak küçümsenmiştir.

“Kızıl Orkestra” heterojen bir yapıya sahiptir ki bu şüphesiz halk cephesi düşüncesine yaslanmaktadır. Ne var ki, sosyal kökenlerinin heterojen olması, politik hedeflerinde homojen olmalarını engellemez. “Kızıl Orkestra”nın öncülerinden Harro Schulze-Boysen, Sovyetler Birliği’nin desteklenmesini savunur; çünkü ilk işçi devletinin ayakta kalması, kendi ülkesinde köklü bir değişimin gerçekleşmesi için ön koşuldu. Ancak, 31 Ağustos 1942’de başlayan tutuklamalarda 130’dan fazla direnişçi ele geçirilip işkenceye uğrar. 49 direnişçi hakkında ölüm cezası verilir. 31 erkek ve 18 kadın direnişçi Berlin-Plötzensee, Halle, Brandenburg ve Berlin-Tegel alanında ya asılarak ya da başları kesilerek  katledilir.

Fransa: Fransa’da ise durum biraz daha farklıdır. Burada bütün kesimlerden kadınlar bir kitle direnişi olan faşizme karşı “Résistance” hareketine katılmışlardı. Kadınlar hem cephede hem de sivil olarak görevler üstlenirler. Bunlardan, isimlerini bildiklerimiz Auschwitz’de öldürülen komünist direnişçi Danielle Casanova, “Combat” isimli direniş hareketinin kurucularından  Bertie Albrecht, Marie-Claude Vaillant-Courturier, “Alliance” isimli direniş gurubunun yöneticisi Marie-Madeleine Forucade, Elisabeth Terrenoire, Lucie Aubrac, Marie-Jo Chombart de Lauwe, Germaine Tillion, Madeleine Riffaud, Rachel Cheigham…

Faşizm döneminde Sovyetler Birliği: Sovyetler Birliği’nde anayurt savunmasında yer alan kadınlar, hem cephe gerisinde hem de partizan birliklerindeydiler. Sağlık görevlisi, telsizci, mühendis, pilot, atıcı, topçu, uçaksavar topçusu, politik işçi, tankçı, süvari, paraşütçü, denizci, trafikçi, şoför, çamaşırcı ve temizlik birimlerinde nefer, aşçı, fırıncı, kısacası aklınıza gelebilecek her tür işte kadınlar vardı. Tek başına Komsomol Örgütü, 200 bini komsomol üyesi olmak üzere 500 bin kadın askeri cepheye gönderdi.

25 Kasım ve Mirabel Kardeşler

Dominik Cumhuriyeti’nin faşist diktatörü Rafael Trujillo, 31 yıl boyunca “yönettiği” ülkesinde birçok katliamın sahibidir. Mirabel Kardeşler işte bu diktatöre karşı, halkın özgürlüğü için yaşamları boyunca kararlılıkla mücadele etti. Mirabel Kardeşlerin öldürülmeleri, Dominik Cumhuriyet’inde büyük tepki uyandırır. Halk; örgütüne ve Mirabel Kardeşlere sahip çıkarak üç kız kardeşin katledilmelerinin hesabını sormak için sokaklara dökülür, direnişe başlar. Bu direniş, ülkenin her tarafına yayılarak devam ederken, ABD, Trujillo rejimine desteğini çeker ve 30 Mayıs 1961’de Trujillo bir suikast ile öldürülerek diktatörlük düşer.

Diktatörlüğe karşı verdikleri mücadelede bir adım dahi geri adım atmayan Clandestina Hareketi’nin öncülerinden olan üç kız kardeş, hapishanedeki eşlerini ziyarete gittikleri sırada arabalarından zorla indirilerek, Trujillo’nun adamları tarafından tecavüz edildikten sonra işkenceyle katledildiler. 25 Kasım 1960’da Dominik Cumhuriyeti’nin kuzey bölgesinde, bir uçurumun dibinde üç kardeşin cesedi bulunur.

1981’de Dominik’te toplanan Latin Amerika Kadın Kurultayı’nda Mirabel Kardeşlerin öldüğü gün olan 25 Kasım, Kadına Yönelik Şiddetle Uluslararası Mücadele Günü olarak kabul edilir. 1985 yılında Birleşmiş Milletler (BM) tarafından Kadına Yönelik Şiddetin Yok Edilmesi için Uluslararası Mücadele Günü olarak kabul edilen 25 Kasım günü, en son 1999’da Kadına Yönelik Şiddetle Uluslararası Mücadele Günü olarak resmileşir.

Ortadoğu…

Ortadoğu’da kadın mücadelesi, sömürgecilik ve din başlığı ele alınmadan değerlendirilemez.

Dolayısıyla, devletin rolü ve dinin konumunun ne ölçüde devlet politikaları tarafından belirlendiğini göz önünde bulundurmak gerekir. Bu da Ortadoğu’da kadın mücadelesini tek başına kadın kimliği üzerinden değil, gerçek bir ayakta kalma mücadelesi ve sisteme, sömürgecilikten dolayı emperyalizme karşı mücadele ile içkin hale getirir.

Yıllardır kan dökülen, sömürge olan bir coğrafya Ortadoğu. Bu topraklar savaşların, ateşkeslerin, petrolün, çıkar ilişkilerinin adresidir. Bu ilişkiler yıllar sonra sadece biçim değiştirerek devam etmiştir.

Bugün gelinen noktada Ortadoğu coğrafyası eskisine oranla çok daha zayıflamış ve her gün bombaların patladığı, gericiliğin en vahşi şekilde kendini gösterdiği bir adrese dönüşmüştür. Bu tabloda Ortadoğu’da görünmeyen ciddi bir kadın sorunu devam etmektedir. Şeriat yasaları ile kadınlara birçok kısıtlama getirilmiş, özgürlükleri sıfırlanmıştır. Örneğin şahitlikte iki kadının bir erkeğe eşit sayılması, adli makamlarda yer almamaları, kocaları yanlarında olmadan seyahate çıkamamaları gibi örnekler kadınların temel haklarından yoksunluğunun göstergesidir. Bu nedenle bugün için Ortadoğu’nun neredeyse tamamında gerici rejim değişmeden kadınların sesi hep zayıf kalmaya mahkum olacaktır.

Tunus’ta başlayan ve Arap Baharı adı verilen halk hareketi birçok komşu ülkeye de yayıldı. Emperyalizmin bir “umut” olarak göstermeye çalıştığı ve yakın dönem Ortadoğu’nun biçimlenmesinin başlangıcı olan “Arap Baharı”nın ardından kadınlar gittikçe artan bir baskı ile karşılaşmaktadır ve kadınlara vaat edilen hiçbir söz yerine getirilmemektedir. Kadının tek rolünün erkeğe hizmet olarak ve varlığının aile içindeki konumu üzerinden tarif edilmesi Arap Baharı’ndan sonra daha da yaygınlaşmıştır.

Buna dair en önemli örnek Libya’dır. Sovyetler Birliği’nden etkilenen Libya, 1969 yılında hazırladığı anayasa ile erkek ve kadının eşit olduğunu belirtmiş ve eşit işe eşit ücret temel ilkesini benimsemiş, kadınlara seçme-seçilme hakkı, kadın istihdamı güvencesi, ücretsiz çocuk bakım hizmeti ve kadını sosyal alana çıkarmaya teşvik eden uygulamalara imza atmıştır. Ancak, emperyalizmin Libya’ya saldırısı sonrasında Kaddafi’nin öldürülmesi ile kurulan hükümetin şeriat tabanlı bir rejime geçme yönelimi kadınlara tanınan tüm hakların ortadan kaldırılmasına neden oldu. İlk adım ise, çok eşliliği yasaklayan yasanın kaldırılmasıdır.

Yıllardır Afganistan’da, Filistin’de emperyalist müdahaleler sonucu ortaya çıkan tabloda savaşların, işgallerin neden olduğu sorunlar kadınlar için daha ağır bir şekilde yaşanmaktadır. Bugün Ortadoğu’da ve ülkemizde IŞİD’in neden olduğu vahşet devasa boyutlara ulaşmıştır. Binlerce Ezidi ölümle, açlıkla yüz yüze kalırken Ezidi kadınları ise bunlara ek olarak IŞİD çetelerince kaçırıldı, tecavüze uğradı ve köle olarak satıldı. Yakın zamanda Gaziantep’te Ezidi kadınların köle olarak satışını yapan bir ofisin açılabilmesi, ülkemizin getirildiği durumu görmek açısından önemlidir.

Dinci gericiliğin kadına yönelik şiddetin en koyusunu uyguladığı pek çok örnek vardır.
Ortadoğu’ da emperyalistlerin kirli çıkar ilişkilerinin sonucu yaşanan savaş ve işgallerin kadınlar üzerindeki travmaları çok boyutludur. Bunun bir diğer örneği de savaştan kaçarak bir başka zulmün eline düşen Suriyeli kadınların yaşadıklarıdır. Suriyeli kadınlar Türkiye’ye zorunlu göç etmişler ancak burada da fuhuş, kumalık gibi sorunlarla yaşamak zorunda kalmışlardır. Sınır kentlerine sığınan ve burada “ikinci eş” olarak 5-10 bin lira karşılığında evlendirilen/satılan Suriyeli kadın sığınmacı sayısı çok fazladır.

Birleşmiş Milletler Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (The Convention on the Elimination of All Forms of Discrimination against Women – CEDAW), kadına karşı ayrımcılığı ve alınabilecek önlemleri tanımlayan uluslararası bir kadın hakları beyannamesidir. Sözleşme, hükümetleri, kadınlara karşı ayrımcılığın ortadan kaldırılması için somut adımlar atmakla yükümlü kılıyor. Bu sözleşmeyi neredeyse tüm Arap ülkeleri kabul ettiği  halde, ülkemizde olduğu gibi Ortadoğu’da da sözleşme hükümleri geçersiz kılınıyor.

Kadınlar, eşitlik ve özgürlüğü yaşıyor: Ekim Devrimi ve sonrası

Çarlık Rusya’da kadınlara öncelikle hizmetçilik reva görülürdü. Ancak, büyük Ekim Devrimi’nin ardından Sovyet iktidarının kurulması ile beraber çıkarılan ilk yasa “eşit işe eşit ücret” ilkesi ile oluşturulmuştur. Böylece yüzyıllar sonra kadın ve erkek arasındaki eşitsizliğin maddi farkı tamamen ortadan kaldırılmıştır.

Kadınların asıl kurtuluşu, ev işlerinden kurtularak toplumsal emeğe-üretime katkı sağlamaktı. Bunun için 1918’de çıkarılan yasa ile; çamaşırhane, yemekhane ve kreşlerin oluşturulmasına karar verildi. Böylelikle yüz binlerce ev kadını toplumsal yaşamda emeğini ortaya koyma şansını elde etti. Kadın emeğinin korunmasına yönelik bir ilk ise, köylülere toprak dağıtımının “aile” üzerinden değil birey üzerinden yapılması oldu. Bu da demek oluyordu ki kadının yine yüzyıllar sonra ilk kez kendi toprağı oldu…

Burada bazı verileri paylaşarak ilerlemek daha anlaşılır olacaktır:

• 1897’de yapılan son nüfus sayımına göre kadınların yüzde 87,6’sı okuma yazma bilmiyordu. 1930’ların ortalarında ise kadınların okur-yazar olmama durumu ortadan kaldırılmıştır.  (Burada Sovyet Birliği Komünist Partisi-SBKP’nin kadın çalışmaları birimi olan Jenotyel’lerin kadınlar arasında okuma-yazma oranını artırmak için kampanya başlattığını da not olarak düşelim).

• Birinci beş yıllık kalkınma planı ile, 1929’da 3 milyon 304 bin olan çalışan kadın sayısı, 1933 yılında 6 milyon 908 bine ulaşmıştır. II. Dünya Savaşı’ndan önce kadın ve erkek işi ayrımının, sosyalizmin topraklarından silinmek üzere olduğu biliniyor.

• 1970 verilerine göre yüzde 44’lük oranla Sovyetler Birliği o dönem için dünyada en fazla kadın mühendise sahip ülkedir.

• 1982 rakamlarıyla savcıların yüzde 36,5’i, savcı yardımcılarının ise yüzde 54,9’u kadındır.

• Yükseköğrenim veya orta öğretime sahip teknik elemanların yüzde 59’u kadınlardan oluşmaktadır.

• İnşaat alanında yüzde 30, planlama alanında ise yüzde 47 oranında kadın çalışmaktadır. 

• 1970-1987 yıllarını kapsayan bir araştırmaya göre kadınların yüzde 70,83’ü, eşlerinin geliri ne olursa olsun çalışmak istediklerini belirtmektedir.

• 1913’te 550 yatak sayısına sahip olan çocuk kreşleri, 1928’de 62 bin 54, 1947’de 764 bin 175 yatak sayısına ulaşmıştır.

• Çocuk yuvaları için yatak sayıları ise; 1918’de 7 bin 400, 1947’de 1 milyon 39 bin, 1947’de 1 milyon 150 bindir. 

Ayrıca, dünyada bir ilk olan, kadının uzaya çıkması yine Sovyetler Birliği’nde gerçekleşmiştir. Valentina Tereşkova, 16 Haziran 1963’te VOSTOK 6 ile uçarak uzaya çıkan ilk kadın olmuştur.

Küba

1 Ocak 1959 yılında gerçekleşen devrim sayesinde günümüzde Küba’da kadınların çok etkin bir rol üstlendiğini belirtmek durumundayız. Ülkedeki işgücünün yarısından fazlasını kadınlar oluşturuyor. Sağlık ve eğitim sektöründe de başı kadınlar çekiyor. Kadına yönelik fiziki şiddet söz konusu bile değil. Bunun nedenlerinden biri ve en önemlisi, kadınların erkek şiddetine izin vermeyecek kadar bilinçli olmaları…

Evlilik, kadınlar üzerinde bir baskı unsuru değil, gönüllü birlikteliğe dayalı olarak gerçekleşiyor. Çocuklara okullarda cinsel eğitim veriliyor ve bu eğitimin amacı, genç kızları gebelikten ve cinsel yolla bulaşan hastalıklardan korumak! Dolayısıyla “ahlak” kavramı sadece ve sadece insanlık dışı yaşam koşullarının (sömürü, hegemonya…) belirginlik kazandığı durumda kullanılan bir kavram haline dönüşüyor. Yani ahlak, kadın/erkek bedeni üzerinden kodlanan bir kavram asla değil!

Küba Ulusal Meclisi’ndeki kadın milletvekili oranının yüzde 48,85 olması da yine oldukça önemli bir veridir. Küba’daki toplam işgücünün yüzde 60’tan fazlası kadınlardan oluşuyor. Özellikle hukukta, tıpta ve bilimsel çalışmalarda en fazla kadınların rol üstlendiği biliniyor.

Elbette tüm bu verilerin nedeni de eşitlikçi bir düzen olan sosyalist sistem…

YARIN: Türkiye’de kadın mücadeleleri

Yukarı