Hande Durna

Konuya bazı sorular ile giriş yapalım ve kadın sorunu akla geldiğinde gündeme gelen tezlerden biri ile başlayalım: “Kadın ve erkeğin doğaları, yaradılışları, fıtratları vs. birbirinden farklıdır. O yüzden kadın ve erkek birbirine eşit olamaz.” Kadın ve erkeğin eşitliğini birebir benzer fizyolojik özelliklere sahip olmaya indirgeyen anlayışı bir kenara bırakırsak, öğrenilmiş cinsiyetlerin birbirlerinden hangi noktalarda ayrıldığı üzerine biraz kafa yormak gerekir. Örneğin bir dönem ilkokul ders kitaplarına resimlerle konu olmuş olan kız çocuğunun büyüyünce gelin olup çocuk doğurmayı hayal etmesi ile erkek çocuğun meslek sahibi olmayı hayal etmesi gerçekten değişmez bir ayrıma mı dalalettir, yoksa öğrenilmiş bir cinsiyet bilgisi midir?

“Çocuk da yaparım, kariyer de” fikri bu şekilde propaganda ediliyor.

Kadın ve erkek eşitsizliğine dair kadınlar cenahından ya da kadınlara avuntu olsun diye erkekler cenahından ortaya atılmış bir diğer tez ise kadın ve erkeğin eşit olmadığı, kadının erkekten daha üstün olduğudur! Kadınların ev ve toplumsal hayat arasında sıkışıp kalmayıp her ikisinde de güçlü bir biçimde var olabilmeleri tezini dayanak olarak alan bu bakışın özet ifadesi, “çocuk da yaparım kariyerde”dir. Gerçekten de kadınlar erkeklerden daha üstün ve güçlü oldukları için mi bugün bu sıkışma ile baş etmek durumunda kalmaktadırlar?

Kamusal ve özel alanın tamamında kendinden beklenen bütün rolleri (annelik, güzellik, yuvayı yapan dişi kuş, iş hayatında başarı, hayatın içinde yer alan sosyal, entelektüel kadın…) yerine getirmeye çalışan kadınlar, bu sayede kendilerini çok yönlü olarak geliştirdiklerini düşünerek mutlu mu olmalıdırlar, yoksa yaşadıkları parçalanmışlığın nedenlerini mi sorgulamalıdırlar? Öte yandan ev işlerinden, başka kadınların yardımı ile büyük oranda muaf hale gelerek kendini “özgür” hisseden kadınlar, başka kadınların vasıfsız olarak bu alanda istihdam edilmeleriyle gelen “özgürlük”ü hiç sorgulamakta mıdırlar?

Bütün kadınlar aynı safta yer alabilir mi?

Ortaya atıp irdelememiz gereken bir diğer tez, “hepimiz kadınız, aynı saftayız” olarak özetlenebilir. Ülkemizden ve dünyamızdan birkaç örnek ile bu tezi ele alalım. 90’ların kanlı iktidarlarının ortağı olmuş Tansu Çiller, Meral Akşener gibi figürler ile bu kanlı dönemde evlatlarını kaybeden Cumartesi Anneleri aynı safta mıdır? ABD’nin Ortadoğu’da kanlı senaryolarını hayata geçirdiği dönemlerde ABD hükümetlerinin dışişlerinde birinci elden sorumluluk almış Madeleine Albright, Condoleezza Rice ve Hillary Clinton ile Irak’ta tecavüze uğrayan, savaşta çocuklarını kaybeden, toplumsal hayatta ellerinde olan bütün haklarını teker teker kaybeden Iraklı kadınlar aynı safta mıdır? Daha az bilindik bir örnek, kadının cinsel bir meta haline getirilmesinin sembollerinden biri olan Playboy dergisinin sahiplerinden Christie Hefner ile yaratılan bu çürümüş ortamda tacize, tecavüze uğrayan kadınlar aynı safta mıdır?

Peki erkeğin kadını baskı altına almak istemesinin altında ne yatmaktadır? Erkek, tarihin en eski dönemlerinden, hatta tarih öncesi diyebileceğimiz dönemlerden bugüne biyolojik varoluşu gereği mi kadını baskı altına almaktadır? Ya da yine alıcısı olan bir başka teze bakarsak, kadının doğurganlık özelliği erkekte olmadığı için, erkek bilinçaltında var olan bu eksiklik duygusunu kadını baskı altına alarak kapatmaya mı çalışmıştır? Bu baskı yüzyıllar boyunca kadının doğurganlığı nedeniyle mi devam edegelmiştir?

Kadın ve erkek denildiğinde hemen akla gelen kurumlardan biri olan aileye de bakalım. Aile, kadın ve erkeğin hayallerinde pembe panjurlu, mutlu yuvaya tekabül ederken gerçek hayatta nasıl bir yere oturmaktadır?

Soruları burada keselim ve cevaplarını bulmaya çalışalım.

Marksist Kuramda Kadın Sorunun Kökenleri

(…) bu toplulukların anaerkil bir yapı olarak tanımlanmasından ziyade “ana soylu” olarak tanımlanması, yani kadının erkeği egemenliği altına aldığı bir toplumsal sistemden söz edilemeyeceği, ama kadının bazı topluluklar içerisinde karar alma süreçlerinde önemli bir yer tuttuğu, daha yerinde bir tespit olacaktır.

Kadın sorunu, sınıflı toplumların tarihi kadar eski bir sorundur. Sınıflı toplumların ortaya çıkmasından önceki dönemlere ait insan topluluklarında kadının erkeğe karşı eşitsiz konumunun, hem dünya üzerinde varlıklarını sürdüren insan toplulukları içinde yapılan araştırmalarda hem de arkeolojik kazılarda hiçbir şekilde gözlemlenmediğini biliyoruz. Engels’in “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni” isimli kitabında da ele aldığı üzere kadın ve erkek arasındaki işbölümü, tarihte insanlar arasında görülen ilk önemli iş bölümüdür. Bilebildiğimiz tarihi iki milyon yıl öncesine dayanan, avcılık ve toplayıcılık ile geçinen ilk insan topluluklarından altı bin yıl önceki aletli tarıma geçen insan topluluklarına kadar kadının da erkekle aynı konumda yer aldığını biliyoruz. Bazı topluluklarda çocuğu doğurması ve gıda dağıtımını kontrol etmesi nedeniyle kadınların güçlü figürler olarak yer aldığını görüyoruz ama bu toplulukların anaerkil bir yapı olarak tanımlanmasından ziyade “ana soylu” olarak tanımlanması, yani kadının erkeği egemenliği altına aldığı bir toplumsal sistemden söz edilemeyeceği, ama kadının bazı topluluklar içerisinde karar alma süreçlerinde önemli bir yer tuttuğu, daha yerinde bir tespit olacaktır.

Aletli tarıma geçiş ile beraber tarımsal üretim erkeğin sorumluluğunda yürürken, kadının çocukların bakımı ile daha ağırlıklı olarak ilgilendiğini görüyoruz. Yine aletli tarıma geçiş, artı ürünün ortaya çıkmasına ve birikime kapı aralamış, ayrıca tarımsal üretimde kullanılan aletlerin (saban, büyükbaş hayvan vb.), ekilen toprakların ve elde edilen ürünün mülkiyeti gündeme gelmiştir. Bu gerçekliğin ortaya çıkışı ile beraber üretim alanında birinci elden sorumluluk alan erkeğin, elindeki mülkiyeti nasıl pay edeceği ve yeni kuşaklara aktaracağı sorunu ortaya çıkmıştır. Bu aşama aynı zamanda kadınlar açısından çok eşli topluluklardan tek eşliliğe geçiş anlamına gelmiş, ailenin tarih sahnesine çıkışı da aynı dönemde söz konusu olmuştur. O günden bugüne üretim ilişkileri ile üretici güçler arasındaki çelişki yani sınıf mücadeleleri, tarihin tekerini döndüren temel parametre olmuş; kadın sorunu da varlığını değişik biçimler altında hep sürdürmüştür. Aile çıkışı itibariyle de, daha sonraki toplumsal sistemlerde de ekonomik bir birimi ifade edegelmiştir. Örneğin Marx Etnoloji Defterleri’ndeki notlarında patriyarkal aileyi “Köle olarak bulundurulanlar, hizmetli olarak çalışanlar, evlilik içerisinde yaşayanlar ve kabile reisi olan şefler” olarak tanımlamaktadır.

Üretimde temel bileşenler; hayatın üretimi yani gıda, barınma, giyim, ısınma vb. gereksinimleri ile hayatın yeniden üretimi yani insanın üremesi ve yeni üreticilerin yetişmesidir. Artı ürünün elde edilmesi ile beraber kullanım amaçlı üretim yerine değişim amaçlı üretim daha değerli hale gelmiş, kadın emeği hayatın yeniden üretimi ve kullanım amaçlı üretim çevresinde yoğunlaştığı için kadının emeği değersizleşmiştir.

Feminizmin Kadın Sorununa Bakışı

Süfrajet hareket

Feminizm, burjuva devrimleri çağı olarak adlandırdığımız, aynı zamanda Marksizmin doğumuna da tanıklık eden 19. Yüzyıl kökenli bir akımdır. Bugüne iz bırakan tarihsel dönemleri birinci, ikinci ve üçüncü dalga olarak adlandırılmaktadır. Birinci Dalga Feminizm, 20. yüzyıl başında süfrajet harekette cisimleşmiş; bu hareket, oy hakkı, eğitim hakkı, mülkiyet hakkı vb. talepler üzerinden bir mücadele yürütmüştür. İkinci Dalga Feminizm, 60’lar ve 70’lerde ortaya çıkmış; cinsiyet, beden, şiddet, ev emeği, özel alanın politikliği, erkeklerden ayrı örgütlenme vb. taleplerle kendini göstermiştir. Bu dönem aynı zamanda feminist hareketler içerisinde liberal feminizm, sosyalist ya da Marksist feminizm, radikal feminizm, anarşist feminizm, eko-feminizm gibi akımların ortaya çıkmasına tanıklık etmiştir. Bu hareketlerin bir bölümü tarihsel olarak çok daha erken dönemlerde nüve halinde mevcutturlar ama asıl ete kemiğe bürünmeleri ikinci dalga feminizme denk düşer. 80 sonrası dönemde ise feminist hareket, Türkiye’de 12 Eylül darbesi sonrası solun dibe vurduğu koşullarda, dünyada ise neoliberal politikaların ve SSCB’nin dağılışı dönemine denk gelmiş ve bu doğrultuda şekillenmiştir. Kadın haklarını merkeze alan anlamlı çıkışların yanında liberal dalganın belirleniminin ağır izlerini taşıyan bir hareket olmuştur. Son olarak daha çok 90’larla kendini göstermeye başlamış olan Üçüncü Dalga Feminizm ise daha önceki feminist hareketlerden farklı olarak, kadın ve erkek arasındaki ayrım noktalarını önemsizleştirme çabasına karşı çıkarak kadın kimliğinin her yönüyle olumlanmasıyla ve kimlik siyaseti merkezli olarak karşımıza çıkmıştır.

Feminizm, toplumu kadın ve erkek arasındaki ilişkilere göre analiz eden ve açıklamaya çalışan bir kuramdır. Siyaset yelpazesinde burjuva akımlardan orta sınıf akımlara kadar olan bölmede yer alan feminizmin işçi sınıfının taleplerini gözeten bir siyasal perspektifle hareket etmediğini söylemek mümkündür. Feminizm, toplumsal bir kurtuluş felsefesine sahip olmaktan ziyade, kadın-erkek arasındaki güncel sorunları merkeze alan ve mevcut toplumsal form içerisinde bu sorunun çözümünü arayan bir akımdır.

Marksizm açısından Feminizm

Karl Marx

Feminizm, toplumsal ilişkileri ve tarihin ilerleyişini kadın ve erkek arasındaki ilişkiler bağlamında ele alır. Bugünkü ve bugüne kadarki toplumlar ataerkil ilişkiler çerçevesinde açıklanır ve bu bağlamda kadın sorununun çözümü noktasında toplumsal ilişkilerdeki sınıf kavramını dışlayarak kadının kurtuluşu için erkeklere veya daha soyutlanmış bir düzeyde erkek egemen sisteme karşı mücadeleyi başa yazar.

Yukarıda da bahsettiğimiz feminizm içerisindeki farklı bölmelerin kadın sorununa ve Marksizme yaklaşımında büyük farklılıklar vardır. Marksizmi bir ölçüt olarak koymayan hareketleri bir kenara bırakıp Marksist feministlerin bakış açısını ele alalım. Bu bakışa göre patriarka ve kapitalizm birbirlerine indirgenemeyecek farklı dinamikler barındırır, ama bu dinamiklerin birbirini beslediği de varsayılmaktadır. Yine buradan hareketle Marksizmin emeğe yönelik sınıflı toplumlar bağlamında doğru tespitleri olduğunu kabul etmenin yanında kadınların emeğinin özgüllüklerine kör kaldığını, bu nedenle feminizmin bu özgüllükleri de merkeze koyan yaklaşımının Marksizm ile beraber ele alınması gerektiği iddia edilir. İşte buradan da Marksist feminizm şeklinde bir sentez çıkartılır.

Feminizmin özgün alanı nedeniyle Marksizmi kapsadığı iddia edilmez ama tersinden Marksizmin, “indirgemeci ve eksikli” bakışı nedeniyle feminizmden beslenmesi gerektiği görüşü savunulur.

Marksizme yönelik bu eleştiri, aslında hem Marksizmin yazılı külliyatını, hem de Marksist yöntemi anlayamamaktan kaynaklanmaktadır. Sözünü ettiğimiz külliyat, kadının sınıflı toplumlar öncesi ve sonrasındaki konumunu açıklamaya yönelik sayısız örnekle doludur.

Friedrich Engels

Kadın sorununun çözümüne yönelik indirgemeci olduğu iddia edilen görüş Engels’in ‘Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni’ kitabında ifade ettiği şu cümleye dayandırılır:

“Kadının kurtuluşunun ilk koşulu, bütün kadın cinsinin yeniden toplumsal üretime dönmesidir ve bu koşul, karı-koca ailesinin, toplumun iktisadi birimi olarak ortadan kaldırılmasını gerektirir.”

Burada bahsi geçen ilk koşulu, tek ve yeter koşul olarak okursanız elbette buradan bir indirgemecilik çıkartabilirsiniz. Öte yandan “hangi toplumsal üretim” sorusunu sormazsanız bugünkü kapitalist üretim ilişkilerinden yola çıkarak bu tezi çürütme yolunu tercih edebilirsiniz.

Oysa bu yolu tercih edenlere cevap yine aynı kitapta Engels tarafından verilmektedir:

“…yaşamlarında, bir kadını asla parayla ya da başka bir toplumsal güç aracılığıyla satın almamış olacak yeni bir erkekler kuşağı; kendini gerçek aşktan başka hiçbir nedenle bir erkeğe vermeyecek ya da bunun iktisadi sonuçlarından korkarak kendini sevdiği kimseye vermekten vazgeçmeyecek olan yeni bir kadınlar kuşağı. İşte bu insanlar dünyaya geldiği zaman, bugün onların nasıl davranmaları gerektiği üzerine düşünülen şeylere hiç kulak asmayacaklar; kendi pratiklerini ve herkesin davranışını yargılayacakları kamuoyunu kendileri yaratacaklardır – bir nokta, işte bu kadar.”

Marksist Feminizmin bakış açısı: “Tüm erkekleri hizaya getiriyoruz”

Sadece kadını merkeze koyan ve sınıfsal bakışı ihmal eden bir kimlik, sınıf hareketi açısından bölücü bir unsur haline gelecektir. Kadınların sınıfsal konumlarından bağımsız olarak ortak sorunlarına işaret etmek, bunun daha da ötesine geçerek tüm kadınlara karşı tüm erkekleri karşıya alan bir siyasal yaklaşım geliştirmek sözünü ettiğimiz sınıf perspektifinden yoksun bakışı ifade etmesi açısından yerinde bir örnektir.

Feminizmin, Marksizm eleştirisinin diyalektiği dışladığı, sosyalizm deneyimlerinden yola çıkarak “doğru olsaydı yaşardı” şeklindeki tespitine son tahlilde ulaştığını söyleyebiliriz.

Kadın sorununda önemli bir tartışma başlığı olarak ev içi emek

Bugün ev içi emek olarak özetlediğimiz kavram, aslında işgücünün yeniden üretimi noktasında oldukça kritik olan kullanıma yönelik bir emektir ve bugünün kapitalist toplumsal sisteminde de değersizleştirilmiştir.

Ev içi emek, işgücünün yeniden üretimindeki en önemli halkalardan bir tanesidir. Yukarıda bahsettiğimiz gibi, insanlık tarihinin sınıflı toplumlar öncesi dönemlerinde kullanıma yönelik üretim ya da emek önemliydi, değişime dönük emek ise henüz o çağlarda söz konusu değildi, artı üretim ortaya çıktıkça değişime dönük emek önemli hale geldi ve kullanıma yönelik emek değersizleşti. Bugün ev içi emek olarak özetlediğimiz kavram, aslında işgücünün yeniden üretimi noktasında oldukça kritik olan kullanıma yönelik bir emektir ve bugünün kapitalist toplumsal sisteminde de değersizleştirilmiştir. Üretim araçlarının ve teknolojinin; eğitim, sağlık ve bakım olanaklarının bugün geldiği nokta itibariyle ev içi üretim toplumsallaştırılarak kadınların üzerindeki bu yük ortadan kaldırılabilir. Bunun yapılabileceği son derece açıktır. Ama bu çözümü tercih etmek kapitalizm açısından kârlı değildir. Dolayısıyla bugün egemen sınıflar tarafından kadının ev içindeki emeği de sömürülmektedir.

Feministlerin bu soruna yaklaşımı ise oldukça farklıdır. Ev içi emek sömürüsü tespit edilmekte, kadının sömürüldüğü ifade edilmekte ama sömüren, yani “patron” olarak evin bir bireyi olan erkekler tanımlanmaktadır. Bu tezden yola çıkıldığında örneğin bir dönem Sosyalist Feminist Kolektif’in “Erkeklerden alacaklıyız” kampanyası anlaşılabilir.

Burada ufak bir parantez açmakta fayda var. Elbette ev içinde erkek ve kadının aynı konumda olduğunu ifade etmiyoruz. Toplumun geneline bakıldığında tıpkı kadınlar gibi erkekler de toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda bilinçli değillerdir. Öte yandan kadınların ev içindeki rolleri, çalışma hayatında yedek veya ucuz işgücü olarak görülmelerini beslemektedir. Bu erkek işçiler açısından da örneğin ücretlerin, sosyal hakların geriletilmesi için patronlar tarafından bir tehdit olarak kullanılmaktadır. Yani aslında kadının ev içindeki sömürüsü, üretim sürecinde hem kadın hem de erkek işçinin haklarını geriye çeken bir rol de üstlenmektedir ama bu bilincin de işçi sınıfında (kadın/erkek) kendiliğinden mevcut olduğunu söylemek mümkün değildir. Ayrıca bu bilincin ortaya çıkmaması için egemen sınıflar tarafından annelik, ev kadınlığının yüceltilmesi, dini öğeler gibi ideolojik temalar da kullanılmaktadır. Ev içi emek sömürüsünden yola çıkarak erkeklere karşı bir mücadele yürütmek, mücadelenin hedefini ve rotasını yanlış belirlemek anlamına gelecektir. Örneğin bugün AKP ile mücadelede, oy verenlerin içerisinde emekçi halkın ve işçilerin çoğunlukta olduğu tespitinden hareketle nasıl ki emek veya işçi düşmanlığı yapılamazsa, kadınların evde yaşadıkları sıkıntılara yönelik erkeklere karşı topyekûn bir mücadele perspektifinden bahsedilemez. Nasıl ki işçi sınıfının kendiliğinden bir biçimde sınıf bilincine sahip olamayacağını söylüyoruz, aynı şekilde toplumsal cinsiyet eşitliğine yönelik bir bilinçten de söz edemeyiz. Bu bilinç, mücadele ve sosyalizmin iktidarı ile kazanılabilecek bir sürecin sonucunda ortaya çıkacaktır.

Kadınlar kendileri kadar örneğin işçi erkeklerin de daha fazla insanca yaşaması ve boş vakte sahip olması için mücadele etmelidir.

Annelik hakkı ve anne olmama hakkı

Kadın özgürlüğünün son dönemde oldukça dillendirilen taleplerinden biri olarak gebelikten korunma ve kürtaj hakkı da aslında tam bu noktadan savunulmalıdır. Kadın sadece “benim bedenim benim kararım” söylemiyle değil daha da ötesine geçerek “benim hayatım, benim geleceğim, benim kararım” söylemi ile doğurganlığı konusunda kendi özgür iradesi ile karar verebilmelidir. Bir kadının toplumsal hayat içerisinde kendine belirlediği hedefler ile çocuk sahibi olmanın çelişmediği bir zamana kadar doğurmayı erteleyebilir ya da hiç çocuk sahibi olmayabilir. Bir kadının kendini çocuk doğurarak “üretken” hissetmesinin dışında toplumsal bir fayda gözetebileceği başka bir rol ile de hayatın içerisinde yer alma hakkı vardır. Öte yandan kadının toplumsal hayat içerisinde özgürce yer almasını bırakın, çocuğunu asgari insani koşullarda büyütmenin garantisinin bile sağlanamadığı günümüz kapitalist toplumlarında kadınların anneliğini yücelten söylemler lafü güzaftır.

Kadın Sorunu Nasıl Çözülür?

Kadın sorununun çözümü pek çok alanda köklü değişikliklerle gerçekleşebilir. Hukuk, ekonomi ve eğitim gibi temel alanlarda ve aslında toplumsal hayatı etkileyen bütün alanlarda kadınlara yönelik ayrımcılığın kökünün kazınabilmesi için büyük değişiklikler gerekmektedir. Engels’in gerek şart olarak bahsettiği kadının toplumsal üretimin tanımlı ve eşit bir parçası haline gelmesi önemli bir koşuldur. Bununla birlikte eğitim, medya ve diğer bütün ideolojik aygıtların kadına yönelik her tür ayrımcılığı körükleyen tortulardan arındırılması ve eşitlikçi bir düzlemde yeniden oluşturulması gerekmektedir. Kadının bu şekilde sağlanacak eşit konumu yasal düzenlemelerle de garanti altına alınmalıdır. Kadınların üzerinde ağır bir yük oluşturan ev içi işler, çocuk ve yaşlı bakımı kamusal hizmetin bir parçası haline getirilmelidir. Sınıflı toplumlara özgü mülk temelli aile kurumu ortadan kaldırılmalı, evlilik sadece cinselliğin ve aşkın bir parçası olarak tarif edilmelidir. Bütün bu saydığımız koşulların hayata geçebilmesi, ancak ve ancak kar üzerine kurulu olmayan ekonomik/toplumsal bir sistem ile mümkündür. Böylesi bir toplum, sadece kadınların kurtuluşunu sağlamakla kalmayacak, insanlığın kurtuluşuna giden yolu da açacaktır.

Bir örnek: Ekim Devrimi

Yukarıda kadın sorununun çözümü bahsinde gündeme gelen koşulların sağlanması yolunda 1917’de Rusya’da gerçekleşen Ekim Devrimi sonrası kurulan Sovyetler Birliği önemli bir örnek oluşturmuştur. Ekim Devrimi, eşitlikçi bir toplumsal sistemde kadınların kurtuluşu yolunda önemli adımlar atılabileceğini göstermiştir. Devrimin hemen sonrasında çıkartılan yasalar ile kadınlar aile içinde ve çocuklar söz konusu olduğunda erkeklerle eşit haklara sahip oldu. Aile reisliği ve erkeğin ismini taşıma zorunluluğu ve ailenin mülk temelinde örgütlenmesinde önemli bir parametre olan miras hakkı kaldırıldı. 1920’de kürtaj hakkını ilk tanıyan ülke Sovyetler Birliği’dir.

Kısaca bir karşılaştırma yapmak gerekirse, Avrupa’nın bir yüzyılına sığmayan yasal gelişimi, Ekim Devrimi’nin yirmi yılında gerçekleşmiştir. Öte yandan çalışma hayatının hemen her alanında (hemen akla gelen eğitim ve sağlık alanın dışında tarım, mühendislik, kozmonotluk,vs.) kadınlar erkeklerle eşit koşullarda var olmuştu. Anneliğe karar veren kadının toplumsal hayatın dışına düşmemesi için doğum izinlerinden anne çocuk sağlığı merkezlerine, anne evleri ve emzirme istasyonlarından çocuk yiyecek istasyonlarına, okul öncesi dönemde dahil olmak üzere ücretsiz çocuk bakımı ve eğitimi olanağından ücretsiz sportif ve kültürel alanlarda faaliyet gösteren kurslara, gebe tatil evlerinden yaşlı bakım evlerine, çamaşırhane ve yemekhanelere kadar sayısız olanak sunulmuştu. Sovyet İktidarı Kollontay’ın “Mutfağın evlilikten ayrılması, kilisenin devletten ayrılması kadar önemli bir konudur.” sözünde ifade ettiği düsturdan hareket etmiş, kadını eve bağlayan ve toplumsal hayatın dışına iten köreltici ev işlerinden özgürleşebilmesi için sayısız olanak sunmuştur.

Burada küçük bir parantez açarak Sovyet İktidarı’na yönelik feminist perspektiften gelen eleştirilere bakmakta fayda var. “70 yıllık Sovyet İktidarı’nın kadın sorununu çözememesinin de gösterdiği gibi sadece sosyalist perspektiften hareket ederek kadın sorunu çözülemez.” tespiti bilimsel bir dayanaktan yoksundur. Sovyet iktidarının çok önemli kazanımlarının yanı sıra sadece 70 yıl ayakta kalmış olmasının nedenleri irdelenirken kadın sorununu bu başlıktan bağımsız ele almak mümkün değildir. İnsanca yaşam koşulları ve insanlığın daha ileri koşullarda yaşamasının olanaklarını yaratmanın yanı sıra sosyalizmin insanının, yani yeni insanın yaratılması sürecinde yaşanan sıkıntılar, kadın sorununun nihayete erdirilememesine neden olduğu kadar, Sovyet iktidarını çözülüşe götürecek koşulların da yolunu açmıştır.

Peki ne yapacağız?

Kadın başlığında gündelik hayatımızda sürekli karşılaştığımız saldırılara gösterdiğimiz tepkiyi anlamlı ve sistematik bir mücadeleye evriltmemiz gerekmektedir. Sadece erkek düşmanlığından ya da mevcut iktidarın erilliğinden ibaret bir perspektifle, dışavurumcu bir tarzda verilecek mücadelenin, suya yazı yazmaktan bir farkı olmayacağı görülmelidir.

Kadın alanında verilecek mücadelenin siyasi, ekonomik, hukuki ve ideolojik ayakları bulunmaktadır. Bu alanların bütününde kadın sorununa yukarıda çizdiğimiz çerçeve doğrultusunda sağlıklı bir bakış geliştirmek, mücadele alanları yaratmak ve bu perspektifi kadınlar arasında yaygınlaştırmak gerekmektedir.