Kafalar karışmasın. Öncelikle, bugün ayrıntılar yerine büyük fotoğrafın bize gösterdiklerini kaba taslak notlar halinde yazmak gerek.

Bir; ülkemizde Kürt sorununun tarihsel gerçekliği ile bu sorun karşısında baskıcı sermaye devlet geleneğinin sürdürücüsü milliyetçi bir çizgiye kayan AKP iktidarının varlığı açık…

İki; bununla birlikte, Kürt siyasetinin Avrupa Birliği emperyalizmle ilişkisi ve bundan da öte bugün Kuzey Suriye’de ABD emperyalizmiyle kurduğu askeri-siyasi ittifakın varlığı bir kenara not etmek gerekir…

Üç; ABD emperyalizminin Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanı olarak kendini görmüş olan ve Ortadoğu’daki emperyalist dizayn politikasının bir parçası olarak Ilımlı İslam adıyla iktidara gelen bir AKP iktidarı…

Dört; NATO üyesi olan Türkiye ile “müttefiklik” (siz bağımlılık diye okuyunuz) ilişkisine devam etmek isteyen ve bununla birlikte Irak ve Suriye’de Kürt devleti kurmak üzere bir stratejiye sahip görünen ABD emperyalizmi…

Beş; alttan alta ekonomik olarak büyük bir güç haline gelen ve artık siyasi alanda da belli bir ağırlık taşımak isteyen Almanya’nın bu dengede kendine yer bulma çabaları…

Altı; Avrupa Birliği hedefi olan bir Türkiye sermaye sınıfı, demokratik gelişmesini buna bağlayan bir ideolojik zihniyet…

Yedi; Türkiye sermaye sınıfının tamamiyle emperyalizme bağımlı olması, dış ticaretin büyük oranda AB ile yapılıyor oluşu, Türkiye kapitalizminin emperyalizme göbekten bağımlılığı…

Bu tablo egemenler tarafından oluşturulan haritanın belli başlı noktaları.

Bununla birlikte Türkiye’de sol siyaset, yukarıdaki bütünlükten yola çıkarak politika geliştirmek yerine belli parçalar üzerinden tutum almaya çalışan eklektik bir görüntü veriyor. Daha doğrusu sıkışmış bir politik duruş!

Tarihsel olarak Kürt sorunu ele alınırken, Kürt siyasetinin bugün geldiği siyasi yer görülmüyor, Kuzey Suriye’de emperyalist ABD ile kurulan askeri ittifak sorun bile edilmiyor. AKP karşıtlığı üzerinden “sol” neredeyse ABD emperyalizminin çıkarlarına ses çıkartmayan bir politik dil geliştirmiş durumda. “Rojava devrimi” gibi tanımlamalar akla gelirse, ne demek istediğimiz daha açık hale gelecektir. Sol, Kürt sorunu ile ABD emperyalizmi arasında sıkışmış bulunuyor.

Yıllardır, Avrupa Birliği, demokratik gelişiminin önemli bir hedefi olarak görüldü, solun büyük bir bölümü tarafından. “Emeğin Avrupası” gibi kavramları ve bunu savunanları hatırlatmak yeterli. Bugün AKP iktidarına karşı çıkarken, Avrupa Birliği’nin emperyalist bir birlik olduğunu dile getirmek istenmiyor bile. Almanya ile AKP iktidarında arasında yaşanan çekişmede, AKP ile AB arasında sıkışan bir soldan bahsetmek yersiz sayılmamalı. Hele hele yıllardır liberalizm virüsü tarafından sakat bırakılan bir solun, AKP ile Avrupa Birliği arasında yaşanan çekişmeyi, tek başına AKP karşıtlığı üzerinden ele alabilmesi, Türkiye solunun Alman emperyalizmi gerçeğini görememesi anlamına da gelecektir. Türkiye solu Avrupa Birliği emperyalizmi ile AKP arasında sıkışmış gibi.

Ortadoğu’da ABD emperyalizminin Kuzey Irak ve Kuzey Suriye’de Kürt kartına oynaması ve belli bir strateji üzerinden adımlar atarak yol alması, Türkiye sermaye devletinin en önemli gündemlerinden birisi ve sıkışmasıdır. AKP’nin emperyalizmle “gerilimleri” üzerine yoğunlaşan ve bu konuda “beklenti” içinde olan bir bakış açısı ne yazık ki emperyalizmin Ortadoğu’ya yerleşmesi üzerine net bir politik tutum almaya gelince ağırlığını kaybediyor. Türkiye solu, AKP ile ABD arasında sıkışmış gibi bir görüntü sergiliyor.

ABD, Büyük Ortadoğu politikası ile Ortadoğu’ya müdahale ederken “Esad diktatör” ilan edilmiş, bu görüşün arkasından giden sol görünümlü bir dizi örnek ortaya çıkmıştı. Örneğin Kürt siyaseti de, Suriye’deki meşru iktidarı emperyalist odakların bakış açısıyla değerlendirmiş, asla anti-emperyalist bir tutum geliştirmemiştir. Türkiye’de sol, benzer bir sıkışmayı burada da yaşamış, özellikle Kürt siyasetinin kuyruğuna takılan ve liberalizmin bütün ideolojik etkilerine açık kesimleri burada da net bir politik tutum belirleyememişti.

Çok uzatmadan söyleyelim: Emperyalizm, Kürt sorunu ve AKP arasındaki gerilim ve çekişmelerin sahnelendiği bir tabloda Türkiye sosyalist hareketi net bir tutum almak zorunda.

Zor değil.

Türkiye sermaye devletinin bugün en güçlü temsilcisi sayılabilecek AKP’nin, bu tabloyu kendi hesabına fazlasıyla yonttuğunu öncelikle belirtmek gerekir. Sürekli kutuplaştırıcı bir siyaset izleyen AKP, ülke içinde kutuplaşmanın referandum öncesinde nereye oturtacağını aramış, Hayır cephesini “Kandil ve FETÖ” üzerinden tanımlamaya çalışmış ve -bu konuda belli bir zorluk yaşarken- Alman emperyalizmi “yardıma koşmuştur”. Bugün AKP, emperyalist kuşatma adıyla ülke içinde büyük bir milliyetçi söylemi retorik düzeyinde yükselterek ihtiyaç duyduğu politik psikolojiyi oluşturma derdindedir. Gerek Almanya’ya tepki, gerekse Kuzey Suriye’de ABD ile “gerilim” üzerinden iç politikaya seslenmektedir. Bu durumun kof bir AKP kabadayılığı olduğunu ve 16 Nisan’a kadar süreceğini bilmemiz gerekiyor.

AKP, içeriye seslenmektedir: FETÖ, Kürt siyaseti ve emperyalist kuşatma! Bunlara karşı “güçlü Türkiye” diyerek iktidarının devamını istemektedir.

FETÖ’cü subayların büyük çoğunluğunun AKP iktidarı tarafından göreve getirildiği ve rütbe aldıkları açıkken…

Ilımlı İslam adıyla emperyalizm-liberalizm-İslamcılık ittifakı ile AKP’nin iktidar olduğu açıkken…

Bir emperyalist proje olarak Suriye devletinin parçalanmasına en fazla AKP iktidarı destek olmuşken…

Ülke ekonomisi baştan sona emperyalist tekellere teslim edilmişken…

AKP’nin “batı karşıtı” söyleminin maddi bir temeli yoktur.

Bugün AKP destekçisi İslamcılığın başından beri savunduğu görüşlerin ve siyasetin, temelde “kuşatmaya karşı vatan savunması” olmadığı tersine emperyalizmin ve İsrail’in çıkarlarıyla uyumlu olduğu objektif bir gerçek olarak karşımızda duruyor. Suriye’nin parçalanması İsrail’in çıkarlarına hizmet edecekti, bir Kürt devletinin kurulması ABD emperyalizminin bölgeye yerleşmesinin en önemli anahtarıydı… Bütün bunlar açıkken, İslamcıların İran karşıtı kesilmesi, Suriye’de cihatçı çeteleri desteklemesi, Sünni bir eksen oluşturmak istemeleri, Erdoğan’ın İslam ülkeleri içinde propaganda edilmesi boşuna değildi. İslamcılık açık bir biçimde emperyalist kampın borazanlığını üslenmiştir. Bu politikanın büyük bir çöküş anlamına geldiği bugün içinden geçtiğimiz günlerde net olarak görülmüştür. İslamcılık bu açıdan çökmüştür. Ne “milli çıkarlara”, ne de “Müslüman ülkelerinin çıkarlarına” hizmet etmişlerdir. IŞİD, FETÖ, Müslüman Kardeşler, El Nusra, AKP hepsi İslamcıdır ve hepsi emperyalizmin planları doğrultusunda işlev görmüşlerdir.

Mesele açıktır, emperyalizm İslamcılığı kullanmıştır. Ilımlı İslam adıyla bir model önermiş, cihatçı çetelerle vekalet savaşı yürütmüş, Erdoğan’ı ise neo-Osmanlıcılık hayaliyle havaya sokmuşlardır. Bugün ortaya çıkan tablo, bu sürecin sonuna doğru gelindiğine, emperyalizm açısından yeni bir düzlemin kurulmak istendiğine işaret etmektedir. Burada, Türkiye sermaye devletinin büyük bir sıkışma yaşadığı açık olsa gerek.

Bu sıkışmayı en çok AKP iktidarı yaşamaktadır. Referandum sonrası bu sıkışma bitmeyecektir. Tersine iktidarını sağlama aldıktan sonra emperyalizmin yol haritasına uygun adımların AKP cenahından atılması kimseye şaşırtıcı gelmemelidir.

Çünkü belirleyici olan güçtür. Bu güç ister siyasi, ister ekonomik ve ister askeri olsun emperyalizm tarafından belirleneceği somut olarak görülmelidir. Erdoğan’ın kişisel özellikleri üzerinden “uyumsuz” bir aktör olacağına dönük kesin kestirimlere ihtiyatla yaklaşılmalıdır. Tersi bir durumun da, bunun da cevabı açıktır. Erdoğan sıkışmıştır! Erdoğan, yapısal olarak ne sermayeyi ne de işbirlikçiliğini üzerinden atacak bir kimlik asla yaratamaz. Ancak Erdoğan’ın Türkiye içindeki toplumsal “desteği” bu tabloda ayrı bir veri olarak durmaktadır.

Sol, anti-emperyalist, anti-kapitalist ve gericilik karşıtıdır. Bu üç temel özellik üzerinden bütün bu oluşumların aynı cephenin bileşenleri olduğunu açık olarak yazmalı, kendi aralarındaki çekişmelerin üzerindeki perdeyi kaldırmalıdır.

ABD emperyalizmine de, AB emperyalizmine de, AKP gericiliğine ve baskı rejimine de, Kürt siyasetinin işbirlikçi tutumuna da sesini çekinmeden çıkarmalıdır. Bütün bu parametrelerin arasında sıkışıp, bu parametrelerin bir kısmını görmezden gelecek her tutumun devrimci siyaset açısından handikapları olacağı bilinmelidir.

Topuna da hayır diyoruz!