Türkiye solunun tarihini yazmanın yöntemlerinden birisi kuşakları yazmak olmalı. Solun toplumsal alandaki ağırlığının bir süreklilik oluşturacak şekilde oluşmadığı, politik ve ideolojik ayrımların sınıf mücadelesinde değil de solun kendi içinde belirleyici olduğu koşullarda kuşakların, hatta kişilerin, tartışılması pek şaşırtıcı olmamalı.

Kuşak denilince farklı yaklaşımlar üretilebiliyor tabii. Kıymeti kendinden menkul, abartılı kuşak tanımlarını bir kenara bırakırsak, tarihi yazdıracak konumda bir kuşak olmanın ana kriterlerinin “başarı” (toplumda bir karşılık bulma, bir etki yaratma anlamında), “kalıcılık/süreklilik” ve “kendinden sonraki kuşakları etkilemek” olduğunu söyleyebiliriz. Bu anlamıyla Osmanlı’nın yıkılış ve Cumhuriyet’in kuruluş dönemiyle çakışan komünist kuşağın ve 68 kuşağının solun tarihinin yazımında özel bir yerleri olduğu/olacağı açıktır.

Bugün, 19 Şubat, 68 kuşağının önderlerinden Ulaş Bardakçı’nın öldürülmesinin kırk beşinci yıldönümü. Ulaş 1972 yılında Arnavutköy’de polisle girdiği çatışmada katledildi. Türkiye Halk Kurtuluş Partisi’nin kuruluşundaki önemli gruplardan ODTÜ grubunun içindeydi ve örgütün hemen tüm eylemlerinin planlayıcı, örgütleyici ve uygulayıcılarındandı. Deniz Gezmiş’leri kurtarmak için İsrail Başkonsolosu Efraim Elrom’u kaçıranlardandı. Elrom’u kaçırdıktan sonra şöyle bir bildiri yayımlamışlardı:

Amerikancı Bakanlar Kurulu’na
Türkiye Halk Kurtuluş Cephesi, 1 MAYIS HAREKÂTI’nda, Ortadoğu halklarının baş düşmanı Amerikan Emperyalizminin maşası Siyonist İsrail’in Türkiye Başkonsolosu olan ve de ülkemizdeki Siyonist hareketlerin organizasyonunda önemli rolü olan Efraim Elrom’u kaçırmıştır.
Efraim Elrom’un hayatına karşılık, derhal şu şartların yerine getirilmesi gerekmektedir:

1. Tutuklu bulunan bütün devrimcilerin derhal serbest bırakılması (Yer sonra bildirilecektir),
2. Türkiye Halk Kurtuluş Cephesi’nin 1 No’lu bülteninin 07.30, 13.00, 19.00, ve 22.45 TRT Haber Bültenleri’nde 3 gün devamlı ve eksiksiz anons edilmesi,
3. Mühlet doluncaya kadar polisin ve diğer zabıtanın hiçbir takibe girişmemesi ve aleyhte propaganda yayın yapılmaması.

Mühlet bu ültimatomun verildiği tarihten itibaren 3 gündür. Şartlar yerine getirilmezse derhal Efraim Elrom kurşuna dizilecektir. (Mühlet: 20.5.1971, saat 17.00’ye kadar.)”

Ulaş ve diğer THKP-C liderleri 12 Mart darbesi sonrası gerçekleşen Balyoz Harekatı sırasında yakalandılar. Ulaş Bardakçı, Mahir Çayan, Ziya Yılmaz, Cihan Alptekin ve Ömer Ayna kaldıkları Maltepe Cezaevi’nden tünel kazarak kaçtılar ve kısa bir süre sonra da bir çoğu öldürüldüler.

Ulaş Bardakçı’yla ilgili anlatılanlar genelde benzeşiyorlar: Zeki, becerikli, neşeli ve cana yakın bir devrimci…

“…son nefesine kadar, gündemine aldığı problemlerin çözümünü elektronik bir aygıttan daha mükemmel çalışan beyniyle kavrar ve sanki otuz yıllık işçiymişçesine hünerli elleriyle işi doğrar atardı. Onun beyniyle elleri arasındaki dengeli uyum kaçımızda vardı?”

“Ulaş’ın cezaevindeki hayatı düzenli ve planlıydı. O bu özelliğiyle işçilere daha yakındı. İş ve emek sevgisi olağanüstü gelişkin biriydi.” (*)

Tüm bunlara eklenmesi gereken bir şey de Ulaş’ın bir kuşağın tipik örneği olmasıdır herhalde. Birlikte tartışan, birlikte eylem yapan, birbirleri için ölmeyi göze alabilen, kararlı ve özverili bir kuşağın. THKP-C’nin önder kadrolarının THKO’nun önder kadrolarını kurtarmak için harekete geçmesi ve tam da bu yüzden kendilerinin katledilmesi türü örnekler dünya tarihinde pek rastlanılır değildir. Deniz Gezmiş’in “Cihan var oldukça bana bir şey olmaz” demesi, Mahir Çayan’ın Hüseyin Cevahir’in öldürülmesini hep kendinin suçuymuş gibi görmesi/göstermesi bu kuşağın devrimci kadrolarının aralarındaki samimi güven ilişkisini, derin bağlılığı gösteren güzel örneklerdir.

Evet, bir kuşağı kalıcı/sürekli ve kendinden sonrakileri etkileyen bir kuşak haline getiren önemli parametreler üretkenlik kadar, yaratıcılık kadar, özveri, güven ve samimiyette yatmaktadır.

Ülkemizin geleceğini kurtaracak ve sosyalist siyaseti bir daha geri dönülemeyecek kadar ete kemiğe büründürecek irade biraz da bu koşulların yaratılmasına bağlıdır.

 

(*) Alıntılar Sırrı Öztürk’ün Portreler-1 kitabındandır

(**) Mahir’in Hüseyin’in öldürülmesiyle ilgili yaptığı açıklama şöyledir: “Biz İçerideyken İlkay Demir’den benim tipimi sormuşlar. O da, tam aksine olarak esmer, hafif saçları dökülmüş tarzında kasten yanlış bilgiyi polislere vermiş. Bu tarifler maalesef Hüseyin’in tarifine uyuyor ve bu yüzden Hüseyin’i ben zannıyla benim her zaman nöbet tuttuğum yerde öldürmüşlerdir. Hüseyin’den 25 kurşun çıkmış. Bu bir cinayettir.”