Referandumun tarihi belli oldu. Evetçilerin en önemli kozu olan Tayyip Erdoğan da SETA Vakfı’nın düzenlediği sempozyumla sahaya indi. Erdoğan’ın konuşmasındaki bir kaç vurgu ülkenin nelerle karşı karşıya olduğunun görülmesi açısından tam anlamıyla ibretlik.

Erdoğan daha önce söylediği “Ülkeyi bir anonim şirket gibi yönetmenin hesabı içerisindeyim” sözünü tekrar hatırlattı ve şirket CEO’sunun yaşı üzerinden 18 yaşında seçilme hakkına vurgu yaptı. Gerçekten de Türkiye AKP iktidarı tarafından bir şirket gibi yönetiliyor, bir aile şirketi gibi!

Ama bundan daha önemlisi, gözardı edilmemesi gereken nokta, ticari bir şirketin asli işinin ve dolayısıyla tüm faaliyetlerinin ticaret olduğu ve her ticari şirketin çeşitli nedenlerle iflas edebileceğidir. Ülke ile şirket eş tutulduğunda kamu kurumları gereksiz hale gelir, eğitim, sağlık, barınma gibi temel haklar ortadan kalkar, her vatandaş bir müşteriye dönüşür ve iflas da hayatın olağan seçeneklerinden biri olur. Nitekim, son Varlık Fonu hamlesiyle AKP muradına tam olarak ermiş oldu ve ülkeyi gerçekten de bir anonim şirkete dönüştürdü. Tuhaf olan ülkeyi şirkete çevirenlerin halen ülke halkından vergi toplamaya devam etmesi. Öyle ya tüm halktan para toplayıp, o paraları hiçbir kurala, kurula, yasaya hesap vermeden kullanmak düpedüz ticarette haksız rekabete giriyor!

Erdoğan başkanlık sistemini anlatırken kendilerinin iktidarda olduğu yıllara da atıfta bulunuyor: “Şu 14 yıllık dönemde ülkedeki sıçrama hareketi, harekatı bizim siyasal hareketimiz tarafından olmasaydı biz hâlâ, kusura bakmayın, nal toplamaya devam ederdik.” Erdoğan’ın ülkeden ne anladığını yukarıda aktardık; ülke eşittir anonim şirket. Burada bahsettiği de kendisinin ya da aile bireylerinin, cihat arkadaşlarının, yandaşlarının sahip olduğu şirketler olsa gerek. Malum son 14 yıllık dönemde görülen en büyük sıçramaları bu şirketler yaptı. Bunun dışında ileriye doğru bir sıçramaysa görülmedi. Ekonomik açıdan, insan hak ve özgürlükleri açısından, basın özgürlüğü açısından, insanların refah seviyesi açısından ileriye giden hiçbir şey yok. Dış ve iç borçlar artıyor, en zengin ve en fakir arasındaki uçurum büyüyor, kadın cinayetleri ve çocuk istismarları olağanlaşıyor, komşu ülkelerle hemen her gün sorunlar yaşanıyor, ülkenin gençleri yıllarca AKP tarafından semirtilip büyütülen cihatçı çetelerce öldürülüyor ve toplum hızla iki kutba bölünüyor.

Sahi nasıl bölünmesin? Geçtiğimiz hafta içerisinde Binali Yıldırım’ın söylediklerini bu sefer Tayyip Erdoğan söyledi: “Bakınız, kim ‘hayır’ diyor? PKK, ‘hayır’ diyor. Kim ‘hayır’ diyor? Kandil, ‘hayır’ diyor. Kim ‘hayır’ diyor? Bu ülkeyi bölmek, parçalamak isteyenler ‘hayır’ diyor. Kim ‘hayır’ diyor. Bayrağımıza karşı çıkanlar ‘hayır’ diyor. Kim ‘hayır’ diyor? Ne yazık ki bu ülkede, milli ve yerli olanlara karşı çıkanlar ‘hayır’ diyor. Şimdi bunlarla beraber ana muhalefet de hareket ediyor mu? Ediyor.”

Ülkenin cumhurbaşkanı ve başbakanı düpedüz nefret suçu işliyor. “Hayır” diyenler bizzat cumhurbaşkanı ve başbakanın ağzından hedef gösteriliyor. Bu durumu bir tercih olarak değil, bir zorunluluk olarak okumak doğru olacaktır. AKP ve yöneticileri ülkeye, bölgeye, ülkedeki ve bölgedeki halklara karşı öyle büyük suçlar işlediler ki, ancak bu suçlara devam ederek yol alabilirler.

Tam da bu nedenle siyasi erkin her noktasını kontrollerinde tutmak istemektedirler. Erdoğan’ın SETA toplantısında söylediği “Biz burada bir sistem mücadelesi veriyoruz. Olay bir sistem mücadelesidir.” sözlerinin anlamı da burada aranmalıdır. AKP kurtuluşunu sistemi değiştirmekte görüyor ve 16 Nisan referandumunu da bunun bir miladı olarak planlıyor.

Tayyip Erdoğan’ın konuşması 16 Nisan’a kadar yürütülecek “Evetçi” propagandanın içeriğini gösteriyor. Bu içeriğin büyük bir yalan kampanyasına dönüştürüleceğini tahmin etmek zor değil. Televizyonlar, gazeteler, örtülü ödeneklerle finanse edilen mitingler ülke halkını başkanlık sistemine ikna etmek için çalışacak. Muhalefetteki burjuva partilerinin buna karşı güçlü bir çalışma yürüteceklerini beklemekse, şimdiye kadar ki pratiklerini bir kez daha gözardı etmeyeceksek, saflık olacak.

Geriye tek seçenek, ülke emekçileri için biricik kurtuluş seçeneği kalıyor. Emekçilerin örgütlü bir şekilde “Hayır” çalışmasını yürütmesi. Mahalle mahalle, sokak sokak, ev ev “Hayır”ı örgütleyecek Hayır Komitelerinin kurulması, büyütülmesi ve 16 Nisan sonrasına tüm komitelerin kol kola, umutlu ve dirençli girmesinin sağlanması…