Zafer Aksel Çekiç

Türkiye solu ve özellikle de komünist hareket içerisinde siyasi ve ideolojik tartışmaların önemli bir yeri var. Kuşkusuz, siyasi bir güç haline gelemeyen sosyalistler ve komünistlerin bu tartışmalarının “dışarıdan” anlaşılması zaman zaman güçleşebiliyor. Yine de, Türkiye’de özellikle kendisini komünist olarak nitelendiren siyasi özneler arasındaki tartışmalar ve eleştiriler önemli ve ilerletici olduğu ölçüde değer taşıyor.

Bu çerçevede, Komünist Parti’nin yayınladığı “Başkanlık, Türkiye kapitalizminin yönelimleri ve emperyalist dünyanın çelişkileri üzerine” başlıklı güncel tezlerinin özellikle şaşırtıcı tezlerle çıkmış olması da değerlendirmeyi hak ediyor. Türkiye komünist hareketinin içerisindeki tartışmaları gününde böyle tartışmayan ve üstelik aslında 2015’de ortaya atılan tezler üzerinden bir liberal saldırının olduğunu ve bunu püskürttüğünü iddia eden Komünist Parti’nin güncel tezleriyle aslında suçladıklarıyla ne kadar da benzer bir noktada durduğunu görüyoruz. Bu, Türkiye solu ve özellikle de komünist hareket içerisinde siyasi ve ideolojik tartışmaların önemini anlamak açısından eşsiz bir örnek sağlıyor.

Hemen ifade etmek gerekir ki, bir metni nasıl kurduğunuz, sözcük seçimleriniz, cümleleriniz büyük önem taşır. Liberal operasyonun parçası olduğunu söyledikleriniz ile aynı tezleri söyleyip farklı sonuçlar ve yapacaklar listesi çıkartmanız ise esas olarak tezlerinizin de bir oyalamadan öte olmadığının göstergesidir. Üstelik bu tezler son bir iki yıl içerisinde defalarca kez yanlışlanmış, işe yaramamış ve boşa düşmüşlerse.

Liberal saldırı nerede kaldı?

Komünist Parti’nin (KP) temel güncel tezi, Türkiye’de başkanlık sorunundan çok, Erdoğan sorununun olduğunu söylüyor. Başkanlık gündeminin, sermaye sınıfının istikrar ve güçlü iktidar arayışının ötesinde bir lider ve onun peşinden sürüklenen bir ekibin çıkarlarına daraldığını iddia ediyor. Bu tezin yansımaları “çete” olarak göze çarpıyor. “Saray çetesi” diyenlerle ne kadar benzer.

Hiç lafı dolandırmayalım, Erdoğan üzerinden sorun tarifi liberal bir tezdir. En temel olarak, egemen sınıf ile iktidarı ve aygıtları arasında bütün bir kopukluk tarifini içermektedir. Oysa, iktisadi yapı üstyapıyı ve bu bağlamda devlet aygıtını, düzen siyasetini belirleyecektir. Dolayısıyla, düzen siyaseti içerisinde egemen sınıfın çıkarlarından bağımsız tartışmaların belirgin sınırları vardır. Başkanlık gibi temel bir yönetim, bir idare tartışmasının sermaye sınıfının istikrar ve güçlü iktidar arayışının ötesine geçmesi mümkün değildir.

Biraz daha açalım. Marksizm toplumsal analizlerini sınıflar ve bunların mücadelesi üzerinden yapar. Her ne kadar ülkemizdeki sermaye düzeninin “en güçlü” sayılabilecek organik temsilcilerinden birisi olsa da, kişi olarak ağırlığı bir sınıf olarak burjuvazinin ağırlığının bir parçası olabilir. Ancak sorunu bu bağlamda bir kişiye indirgerseniz eninde sonunda niyetlerden bağımsız olarak sınıf bağı kopacaktır. Bu anlamıyla “Erdoğan sorunu” tezi sınıflar üstü bir kabule dayanmaktadır. Bu anlamda, Marksist bir tez sayılması da mümkün değildir.

Zaten bu tezin esas olarak liberaller tarafından ortaya atılmış olması ve CHP ile HDP’de somutlanan düzen içi muhalefetin Erdoğan’a yüklenen muhalefeti de bu türden bir muhalefetin düzen içinde dahi kolaylıkla yapılabildiğini göstermektedir. Bu bağlamda, KP’nin ileri sürdüğü bu tez, son kertede, düzen içi bir bakışın yansımasından ibarettir. Arkasını nasıl getirirseniz getirin bu tezin üzerine “Erdoğansız Türkiye”nin ötesinde bir gelecek tahayyülü getiremezsiniz.

Buluşan çıkarlar düzen aktörlerini bir araya getiriyor

Bir tartışma yıllarca sürebilir, bu uzun yıllar boyunca egemen patronlar sınıfının ve onun “düşünür”lerinin yalnızca bir tanesi ile sınırlı dahi kalabilir. Ancak referandum aşamasına gelmiş olan bir anayasa değişikliğinin tek başına bir kişinin çıkarları ile açıklanması mümkün değildir.

Bir yandan Erdoğan ve AKP’nin beka sorunu vardır, kendilerini sorumluluktan kurtarmak istemektedirler ama Türkiye sadece buna sığabilecek bir Afrika ya da küçük bir ada ülkesi midir? Bir NATO üyesinden, önemli bir kapitalist ülkeden bahsediyoruz. Diğer yandan Türkiye’nin de bir sınırlarını koruma sorunu vardır. Bu iki sorunun kesiştiği veya üst üste geldiği söylenebilir. Bu özel konjonktür, başkanlık tartışması kapanmışken yeniden ve en güçlü şekilde açılmasını sağlamıştır diyebiliriz.

Ama işi meselenin Erdoğan’a ve ekibine daralmış olmasına vardırmak, bunun üzerinden siyasi metinlerinde Erdoğan ve ekibinden “devletin teslim edildiği çete” diye bahsetmek başlı başına sorunlu bir durumdur. Bir yandan liberal bir saldırıyı bertaraf ettiğini iddia edip bir yandan bertaraf edildiği söylenen grubun temel tezini en başa yazarak tekrarlamak arasındaki çelişki metnin ilerleyen kısımlarında çözülmek istense de, bu mümkün değildir. Bu çelişkiyi, düzen içi çözümleri ve aktörlerle ittifakı sadece sözde kalan şekilde reddederek, güncel tezler diye uzun uzun anlatılanları bir paragrafta “ama temel sorun bu değildir” diyerek gidermek mümkün olabilir mi?

“Erdoğan’ın Türkiye burjuvazisi tarafından terki, onun şu ya da bu emperyalist ülke tarafından bir kenara atılması, çaresiz bir vatandaşın beklentisi olabilir ama sol için bir stratejinin şekilleneceği zemin olamaz” denilecekse sayfalarca yazılanlar niye yazılmıştır? Ülkeyi ve dünyayı böyle okuyup anlatıp ama bunları boşverin derseniz çıkış arayanları benzer bir okumayı yapanların “birlik” çağrılarına teslim edersiniz.

Liberal tezler çürütülmeden o zemin ortadan kalkmaz. Liberal tezler yanlışlanmadan liberal saldırı bertaraf edilmez. Nasıl ve nedenine geçebiliriz.

Türkiye’nin gündemi başkanlık mı Erdoğan mı?

Türkiye’nin gündeminde 2. Cumhuriyet rejiminin yerleşme ve yeniden yapılandırılması tartışması vardır. Bunun bir ayağı başkanlık rejiminin getirilmesidir. Bununla sınırlı kalmayacaktır. Kalmayacağının en temel göstergesi “başkanlık anayasası” teklifinde idari yapının düzenlenmesine ilişkin maddelerin komisyonda geri çekilmiş olmasıdır. Üç temel sacayağına oturan teklifin başkanlık ve olağanüstü hal rejimine ilişkin düzenlemeleri referanduma taşınmış, idari yapının düzenlenmesine ilişkin bölüm şimdilik geri çekilmiştir.

Erdoğan ve ekibine daralmış bir başkanlık gündemi tezi, MHP’nin tavrını da açıklayamaz Turgut Özal’dan bu yana gelen tartışmaların ulaştığı “olgunluğunu” da. Oysa, ortada ne dünyada ne de Türkiye’de düzenin değiştirmediği somut bir doğrultu bulunmaktadır. 1970’lerin sonundan itibaren “yürütmenin güçlendirilmesi” devlet aygıtının birincil gündemidir. Bu yönde adımlar atılmaktadır.

Türkiye’nin 12 Eylül Darbesi ile girdiği yolda, Anayasa ve Meclis İçtüzüğü değişikliklerinde somut bir doğrultu bulunmaktadır. Bu tarihsel arka planı sadece vurgulamak yetmez. Bu tarihsel arka plan üzerine gelen “başkanlık anayasası”nı sadece Erdoğan’a daralmış kabul ederseniz, ne Türkiye burjuvazisinin egemen sınıf olduğunun, ne Türkiye kapitalizminin gelişkinliği ve dünya kapitalist sistemi ile uyumunu, ne Türkiye’de tek başına demokrasi mücadelesinin yetersiz kalacağını, ne sosyalist devrimci bir stratejinin altını dolduramazsınız.

Zira, bir kişinin devlet aygıtının yönetimini belirleyebildiği bir durumda önceliğiniz bu gücün ortadan kaldırılması olmalıdır. Bu durumda, sınıfların ve aralarındaki mücadelenin varlığından bahsetmeniz mümkün değildir. İşçi sınıfı açısından örgütlenme, siyaset yapma, ekonomik çıkarlarını savunma gibi pek çok anlamda daha zor koşullar sağlayacak böylesi bir duruma karşı çıkmanız gerektiği gibi sizinle birlikte buna karşı çıkacak bir burjuvazi de olacaktır. Kendisine ait devlet aygıtını bir kişiye bırakacak bir egemen sınıf ancak hayal olabilir. Nitekim Erdoğan’ın düzen içi muhaliflerinin esas olarak dillendirdikleri “Türk tipi başkanlık” ile ortaya çıkacak “sakıncalar”dır. Bir başka deyişle, Erdoğan’ın kendisidir.

Bu yüzden, mesele hangi yetkilerin kullanıldığı, kullanılamadığı ile açıklanamaz. Nitekim, her kriz anında AKP’ye koltuk değneği olan ve AKP umudu kestiğinde “başkanlık anayasası”nın da referanduma gitmesini sağlayan MHP, açık şekilde, bir sistem krizi doğmadan sistemi var olana (esas olarak ihtiyaçlara) uyduralım demiştir. Bunun Erdoğan’ın hangi yetkileri kullandığından öte bir anlamı yok diyorsak hayatı komplo teorileri ile açıklamayı tercih etmek daha yerinde olacaktır.

Tekrar olsa da, ifade edilmesi yararlı olacaktır. Türkiye’de başkanlık sorunundan çok, Erdoğan sorununun olduğunu söyleyen KP’nin bu temel güncel tezinin, Erdoğan’ın çevresindeki ekiple birlikte oluşturduğu gücün, tek başına bütün ülkeyi yönettiği, bombalı katliamlara neden olduğu, bugün sermaye düzenin de memnun olmadığı ve bu düzenle çelişki içinde olduğu gibi çağrışımlarla belirlenen “saray çetesi” tezinden bir farkı olmadığı görülmelidir.

Referandumda “yetmese de hayır”

Tüm çelişkili durumların içinde bir çelişki de KP’nin referandum tutumunda gözleniyor. KP’nin güncel tezlerinde ısrarlı “Erdoğan sorunu” vurgusu daha sonra yerini bunun tek veya temel sorun olmadığına, Erdoğan’ın şahsı etrafında bir saflaşmayı reddettiklerine, çalışmaların referanduma sıkıştırılmayacağına, bunun zaman kaybı olacağına dair vurgulara bırakıyor.

İlk olarak, sonu belli ve en azından şimdilik birkaç aylık kısa bir vadeye sıkışacağı bilinen referandum gündeminin sıkışılıp kalınacak ve zaman kaybı yaratacak bir yanı olmadığı söylenmeli. Birkaç ay boyunca Türkiye’nin en temel gündemi olacak ve sonrasında referandum günüyle esas olarak bitecek bir gündeme sıkışmayacağız demek ve zaman kaybı vurgusunun hiçbir anlamı yoktur. Bir siyasi parti, hele ki bir komünist parti, böyle bir gündemi bir sonraki günü düşünmeden örgütlemeyeceği gibi referandumdan sonuç ne çıkarsa çıksın kapıya kilit vurulmayacağı da tartışmasızdır.

Bununla birlikte, bu tezler yayınlandıktan sonra KP’li veya onlara yakın isimlerin yazılarında evet veya hayır oylarının çıkmasının koşullarımızı değiştirmeyeceğine, hayır oyunun içinin doldurulmaması halinde bunun düzene yarayacağına, hayır çıkarsa başardık duygusuyla kitlelerin manipüle edileceğine, emperyalizm ve geleneksel sermayenin de hayır istediğine dair vurgular da geliyor. Tek başlarına komünist siyaset başka ne der diye sorulabilir. Sorun bir hayalin satılmasındadır. Hayır oylarının içinin doldurulması bugün Türkiye solunun bütününün bile gerçek sayılabilecek bir etki üretemeyeceği denli geniş bir alandır. Eğer CHP ve HDP’den parti olarak ve MHP’nin de tabanından beklentiniz sizinle aynı şekilde hayır demeleri ise bu ancak düzenden makul ve mantıklı olma beklentinize işaret edebilir.

Eğer durum bu değilse o zaman herkesin içinde kaybolacak bir hayır oyu yerine mantıklı olan referandumu boykot etmenizdir. Bunun örneği Yunanistan’da görülmüştür. Yunanistan Komünist Partisi, kemer sıkma politikalarının sürdürülmesine yönelik referandumun istişari nitelikte kalacağının açıklanmasıyla taleplerinin yer aldığı kendi oy pusulalarını bastırmış ve bu oyları saydırmıştır. Emperyalizmin, geleneksel sermayenin, düzen muhalefetinin ve hatta sağ tabanın bile önemli bir bölümünün hayır diyeceği bir referandumda bir komünist parti işçi sınıfı siyaseti yapmanın ötesinde bu denli vurgulara ihtiyaç duyuyorsa hayır demek yerine söylediklerinin mantıksal sonucunu yapmalı ve yaratıcı üçüncü bir seçenek bulmalıdır.

Yapmadığınızda ancak hayal satmış olursunuz.

“Erdoğan” bu kadar önemli midir?

Referandumu bir kenara koyup “Erdoğan sorunu” tezine geri dönelim.

Geçmişte komünistlerin öncülük ettiği AKP karşıtlığının somut bir gerekçesi vardı. AKP, elinde emperyalizmden icazet almış, emperyalizmin talep ettiği projenin tek sahibiydi. Türkiye’nin “korkak” burjuvazisi, özellikle de geleneksel büyük burjuvazi ve çevresi, henüz tam olarak ikna olmamış, bir maceradan öte gerçek bir gelecek tasavvuru görmüyordu. Burjuvazinin aygıtı devletin içindeki önemli bir karşıt birikim ise “tehlikeleri” görüyordu. Burada AKP’nin çözülüşü esas olarak emperyalizmi araçsız bırakacak, Türkiye’ye verilmek istenen yönü kılavuzsuz bırakacaktı.

Ancak bu dönem geride kaldı. Özellikle 2010 yılında yapılan referandum sonrasında 1. Cumhuriyet’in yıkıldığı ve yerine gelecek 2. Cumhuriyet’in önünün açıldığı artık tartışmasızdır. Bununla birlikte temel tartışma bu 2. Cumhuriyet rejiminin yerleşememe sorunudur. Dolayısıyla artık Erdoğan’ın tek başına vurgulanması eksik bırakmak anlamına gelecektir. Dahası düzen içi muhalefetin ve özellikle liberallerin tezlerini güçlendirecektir. Onlar da sorunu Erdoğan olarak tanımlamaktadır.

Geçtiğimiz dönemde, AKP iktidarına karşı dış güçlerin ve Türkiye sermayesinin geleneksel kanadının içinde yer aldığı bir siyasal odağın devreye girdiği ve AKP’yi götüreceği, AKP ile kurulan “yeni rejimin” bir restorasyona gebe olduğu ve bunun da liberal bir siyasal içerik taşıyacağı fazlasıyla ve net olarak yazıldı. Bu, bir yandan, esas olarak HDP’de somutlanan bir arayışın ifadesi olmakla birlikte, bu arayışın mutlaklaştırılması üzerinden siyaset üretilmesinin bu kez Erdoğan’ın bu kadar öne çıkartılması yoluyla sürdürülmek istendiği anlaşılıyor.

Ancak, tekrar da olsa, CHP ve MHP’ye yapılan operasyonlar ve çözüm süreci ile Kürt siyasi hareketinin belirlenen rotası esas olarak 2. Cumhuriyet projesine herkesin ortak edildiği bir süreç anlamına geldi. Bu süreçte kuşkusuz temel olan burjuvazinin özelleştirmeler ve işçi düşmanı politikalar başta olmak üzere elde ettiği kazanımlarla birkaç yıl önce macera olarak gördüğü projeye ikna olmasıydı. Elbette, emperyalizmin bölgeye yönelik politikalarında “Arap Baharı” ile gaza basmasının da etkisi vardı.

Erdoğan’ın “Arap Baharı” sürecinde vaatlerini ve ödevlerini yerine getirememesi ve Suriye’de halkın olağanüstü direnişi sonrasında emperyalizmin siyasal İslam ile ilişkilerini yeniden düzenleme ihtiyacının bir süre için Erdoğan’ın gerçekten de gerek emperyalist merkezlerde gerek Türkiye sermaye sınıfında başlı başına bir sorun olarak görüldüğü değerlendirmesinin gününde karşılığı olmakla birlikte bugün artık açıklayıcı olmadığını ifade etmek gerek.

Erdoğan’ın hedef olması düzenin emniyet supabı

Bugün gelinen noktada, Erdoğan düzenin bütün günahlarının üzerine yıkılmasına da yarayacak bir hale gelmiş, geçmişte etrafında yer alan kadrolar artık kalmamış olduğundan yönetme yetenekleri zayıflamış, tek başına bir tehlike olmaktan uzaklaşmış ama bir arada tuttuğu toplumsal taban sayesinde hala daha işlevli bir aktöre indirgenmiştir. Tüm yarattığı sorunlara rağmen bu anlamda artık daha güvendedir. Üzerine oynanmasının yegane amacının onu devirmek olmadığı ve burnunu sürte sürte yeni duruma uyum sağlamasının başarıldığı değerlendirilmelidir.

Bir yandan, emperyalizmin ve zaman zaman veya belirli kesimleri aracılığıyla Türkiye sermaye sınıfının Erdoğan’ı devirmeye çalıştığını söyleyip bir yandan da Türkiye burjuvazisinin emperyalizmle çıkarlarına ve bu çıkarların Türkiye’yi CIA operasyonlarının alanına çevirdiğine, Türkiye’nin ekonomisini kırılganlaştırdığına, sanayi ve tarımı çökerttiğine, belli aralıklarla gerçekleşen darbelere yol verdiğine, TSK’nın ülke dışında silahlı çatışmalarda rol üstlenmesini sağladığına vurgu yapmak çelişkilidir. Sıralanan örnekler esas olarak AKP iktidarları döneminin konularıdır. Pek çoğu bir yönden “başarıları” da sayılabilir. Bu tabloda, Erdoğan’ın gitmemesinin somut bir açıklaması olması gerektiği bir yana burjuvazinin aynı anda emperyalizmle birlikte Erdoğan’ı devirmek isterken her ikisiyle birlikte özelleştirmeler, piyasalaştırma, yabancı ülkelerde üsler açma gibi önemli adımları attığı bir kurgu diyalektikten çok şizofreniyle açıklanabilir.

Bütün bunlar olurken zarar gören Türkiye işçi sınıfı ve emekçi halk, kazanan ise yerli-yabancı-çok uluslu tekellerin ortak çıkarı olduğuna göre Erdoğan’ın kendisinden beklenenleri gerçekleştirdiği durumların diğerlerine göre fazla olmadığı nasıl ileri sürülebilir? Şüphesiz, Türkiye çatışma bölgelerinin içinde olması, doğrudan kendi topraklarının operasyonlar için kullanılması, komşularıyla karşı karşıya gelmesi nedeniyle emperyalizmin gösterdiği kıvraklığı gösterememiş ve bunun için bir sürtüşme ortaya çıkmıştır. Ama bu sorun olmaktan giderek çıkmış ve çıkmaktadır.

Mücadelede, kuşkusuz iktidardaki isim olarak Erdoğan’ın ve AKP’nin bir önemi ve önceliği vardır. Ancak bu rolün abartılmasının karşılığı olmadığı 2013’ten bu yana artık görülmelidir. CHP’nin attığı adımların, MHP’nin koltuk değnekliğinin ve HDP’nin emperyalizme dansının da hangi noktalara oturduğu artık açık bir şekilde ortadadır.

Tüm bu tabloda Türkiye’nin yönetimi, rejimi ise hiçbir belirleyici önem taşımamaktadır. Hatta, sermayenin ihtiyaçlarına çok daha hızlı cevap verebilecek bir yürütme erki, temel bir hukuk güvencesi sağlandıktan sonra hiç önemli olmayacaktır. Dahası Türkiye sermayeye sağladığı yüksek karlılık sayesinde bazı risklerin kabul edildiği bir ülkedir. Ama daha önemlisi, Türkiye’nin ekonomik olarak tökezlemesi halinde ortaya çıkacak tepkilerin düzeni zorlama ihtimaline karşı önerilen “başkanlık anayasası”ndaki yürütmenin yeniden yapılandırılan hali ve olağanüstü hal rejimi düzenlemesi bir ön hazırlık olarak da görülmelidir.

Türkiye’de dış dinamikler nereye işaret ediyor?

Türkiye bugün geldiği noktada dünyadan yalıtık değildir. Emperyalist sistemle olan bağlarından öte tüm dünyada siyasal İslam’ın geri çekildiği, ABD’nin yeni başkanının radikal İslam’ı yeryüzünden silme yeminler ettiği bir dünyada AKP’nin gericiliğinin sınırları daha belirgin hale gelecektir. Dahası Erdoğan hakkında artık her yerde söylenen AKP’den kurtulmak istediği söylemi, milliyetçi söylemi sahiplenmesi gibi faktörler değerlendirildiğinde yeni bir sağ parti denemesinin dahi sürpriz sayılmaması düşünülmelidir.

Türkiye, esas olarak Ahmet Davutoğlu’nun bayraktarlığını yaptığı “Yeni-Osmanlıcı” iddialarında ağır bir yenilgi almıştır. Ahmet Davutoğlu’nun tasfiyesi ve Suriye politikasında yaşanan hızlı geri dönüş esas olarak Türkiye’nin bu açıdan kendini “düzelttiğini” göstermektedir. Kendini düzelten Türkiye’nin Rusya ile masaya oturmuş olması bir eksen kayması veya kendisine açılan bir alandan ziyade ABD’nin değişen politikalarına uyum ile vekalet üstlenme olarak görülmelidir.

ABD ile Rusya arasında Suriye görüşmelerinde yaşanan gelgitlerin, tek başına bu ülkede yaşananlar yönünden değerlendirilmesi eksik olacaktır. ABD, Rusya ile oturduğu masanın Suriye ile sınırlı kalmaması ve Ukrayna gibi konuları da içermesi ihtimalini ortadan kaldırmak için de masadan kalkmıştır. Daha sonra masaya Türkiye gelmiştir. Bu masanın Suriye ile sınırlı kalmasını sağlayan bir adımdır ve ABD ile uyumludur.

Dahası, yeni başkan Trump ile birlikte ABD’nin rejim dizaynından çok ABD’nin ticari çıkarları üzerinden dayatmalarının olacağı bir dönem görme ihtimali yüksek görülmelidir. Bu Erdoğan’ı esas olarak rahatlatan bir faktör olacaktır. Erdoğan ve Türkiye’nin ABD’nin ticari çıkarlarını çiğneyebilmesi mümkün değildir. ABD’nin Türkiye’yi bu anlamda zorlayacak adımlar atmasının ise bir kopuş yaratmaktan ziyade “tazmin” edilmesi daha olası seçenek olacaktır.

Kapitalizm açısından genel bir krizin veya krizden çıkamama halinin olduğu mevcut konjonktürde, emperyalist sistem içindeki rekabet ve çelişkiler daha fazla ortaya çıksa da yükselişlerden ziyade duraklamaların neden olduğu dengesizliklerin çok büyük değişimler veya krizler ortaya çıkarması ihtimaline ihtiyatlı yaklaşılmalıdır. Burada ABD’nin liderlik etmekte zorlanması esas olarak kapitalizmin iktisadi krizinin gerçek anlamda aşılamaması nedeniyle maliyetlerin artmasından ileri gelmektedir.

Bununla paralel olarak yaşanan gerilimler, emperyalizmin esas oyun planlarının istenildiği şekilde hayata geçmesinin engellenebilmesinden kaynaklansa da emperyalizmin planlarının bütünüyle boşa düşürüldüğü söylenemez. Örneğin, ABD’nin “Arap Baharı” ile uygulamak istediği planlar, son kertede siyasal İslam’ın başarısızlığıyla sonuçlanmış olsa da Mısır’da yine Amerikancı bir general ile yola devam edildiği, Irak ve Suriye’de Kürt kartının hala etkili olduğu ve bu ülkelerde ABD üslerinin kurulduğu, İran ile bir anlaşma yapıldığı gibi veriler ABD’nin bölgede varlığını tehdit eden bir durumun ortaya çıkmadığını göstermektedir.

Erdoğan’a verilen “emperyalistleri dinlemeyen” payesi

Bunların yanı sıra, ABD ve NATO açısından ittifaka üye ve Avrupa Birliği’ne aday bir ülkenin söz dinlemeyen, dahası kendisine dönük hamleleri boşa çıkaran biri tarafından yönetildiği iddiası Erdoğan’a hak etmediği bir paye vermektedir. Böyle bir durumun kıyısından geçmediğimiz gibi aksine yukarıda ifade edilen tabloda Erdoğan emperyalist politikalarla uyumu önemli ölçüde sağlamıştır. Erdoğan bu çerçevede kendisine Türkiye’de yeni ittifak unsurları bulmakta ve birlikte yola devam etmektedir. Elbette bugüne kadar süregelen müdahaleler ile Erdoğan’ın büyük ölçüde hizaya sokulduğu ve içeride “rahat” bırakıldığını söylemek daha mümkün gözükmektedir. Nitekim Fırat Kalkanı operasyonunun ABD ile birlikte planlandığı, Suriye’de Rus ve ABD öncülüğündeki koalisyon uçaklarının dahi birlikte operasyon yaptıkları bir tablo sadece “PYD” üzerinden karşı karşıya gelmek üzerinden okumanın yetersiz kalacağını da göstermektedir. FETÖ’nün bağlantıları üzerinden bir okuma ise en yalın anlamıyla kifayetsiz sayılmalıdır.

Kaldı ki, böyle bir tablo gerçek ise, bir yerden sonra örneğin Vatan Partisi’nin çizdiği tabloyu reddetmek de emperyalizmin Erdoğan üzerinden ülkeye müdahalesine karşı mücadele etmemeyi açıklayabilmek de pek mümkün olamaz. Böyle değiliz demiş olmak için “milli çıkar” kavramına dair genel geçer doğruları ifade etmek mutlak olarak bir yerden sonra anlamını yitirir.

Mutlaka ifade etmek gerekir ki, herkesin Erdoğan’ı devirmek istediği bir durumda hiç değilse bunu tekrarlamak yerine bu müdahalelere dair duruşunuzu netleştirmeniz ve kendi mücadele yolunuzu açmanız gerekir. Zira, bir yandan bu kadar direnebildiğini ileri sürdüğünüz bir kişiyi işçi sınıfı ve emekçi halkın örgütlü mücadelesinin değil de emperyalizmin devirmesi ülkenizi çok daha büyük bir bağımlılık ve işbirlikçilikle karşı karşıya bırakacaktır. Tersi bir durumda ise, sürekli olarak emperyalizmin devirmeye çalıştığını söylediğiniz kişi buna direnmiş olacak, meşruiyeti artacak ve kuşkusuz onu sınıf mücadelesini gölgeleyecek bir konuma taşıyacaktır.

Erdoğan’a dönük saldırıların Türkiye’ye saldırı anlamına gelmesini, Türkiye’de yaşayan herkesin Erdoğan’da somutlanan ortak çıkarları olduğu yalanı ile açıklamanız sizi kurtarmayacağı gibi zaten sorun Türkiye’de yaşayan herkesin değil esas olarak egemen sınıfın Erdoğan’da somutlanan ortak çıkarları olup olmadığı noktasında toplandığı için ya burjuvaziye çıkarlarının Erdoğan’da olmadığı gibi bir akıl vermeyi tercih ettiğiniz ya da burjuvazi ile Erdoğan arasındaki çatışma tezinizin aslında olmadığı sonucuna varacaktır.

Bu açıdan, düzen içi güçlerle ve burjuvazi ya da uzantıları ile ittifak kurulmayacağının ilanı onlarla benzer değerlendirmelerle hareket ettiğiniz sürece anlamlı olmayacaktır. Yukarıda açıklanan çelişkili durumları gidermek için aynı tez etrafında hiçbir somut gerekçe olmadan dönüp dolaştıktan sonra ne yapacağınızın da soyut ifadelerle geçiştirilmesi gerekecektir. Nitekim bu nedenle tüm tezlerinizi dayandırdığınız temeli bir süre sonra rafa kaldırıp Erdoğan’ın emperyalizmin ve Türkiye burjuvazisinin en azından bir kısmı tarafından devrilmek istendiğini söyleyip dururken emperyalizmin bu müdahalelerine karşı “ortaya çıkacak alternatifleri” ifşa etmekten öte bir söz söylememiş olursunuz.

AKP’ye karşı laiklik mi aydınlanma mı?

Türkiye’de cumhuriyetçi ve laik kesimlerin önemli bir direnç oluşturduğu kuşkusuz olmakla birlikte örgütsüz oldukları da tespit edilmelidir. Düzen muhalefetinin bu kesimlerin tepkilerini örgütlemek ve yönlendirmekten çok soğurmaya çalıştıkları ve Meclis’te süregelen tablo düşünüldüğünde bu kitlelerin bir kez daha 2013 Haziran öncesindeki gibi temsil edilmediklerini düşünerek tepkilerini kendilerinin göstermesi mümkün olabilecektir. Yine de aradan geçen sürede bu kitlelerin liberal etkilere daha fazla maruz kaldıkları da düşünülmelidir. Nitekim bugünlerde bir kez daha en geniş birliktelikler gibi liberal söylemlerin öne çıkarılmaya çalışıldığına dikkat edilmelidir. Bu dinamiklerin 2. Cumhuriyet rejimi tarafından kapsanması bu aşamada mümkün değildir.

Türkiye’de dinci gericilik tehdidinin çok boyutlu olduğu ve bu haliyle düzenin yumuşak karnı sayılması gerektiği açık. Bir yanda cihatçı terör tehdidi ülkede bombalı eylemler yapıp her gün yeni IŞİD vahşetini öğreniyoruz. Diğer yanda IŞİD ile aralarındaki farkın açıklanamayacağı başka cihatçı çetelerle birlikte Kuzey Suriye’de operasyon yapılıyor. Bu arada her gün gerici kurumlardan gelen tecavüz ve göz göre göre yapılan ihmallerin neden olduğu katliam haberleri düşüyor önümüze. Öte yandan, devlet elindeki kurumsal din tarihte eşine az rastlanacak ölçüde bir partinin faaliyet koluna dönüşmüş durumda.

Tüm bu tabloda ortaya çıkan tepkinin ise düzen tarafından kapsanma imkanı olmadığı gibi böyle bir niyet de yok. CHP’nin AKP ağzıyla dinsel referanslarla siyaset yapmaya çalışması, Ekmeleddin İhsanoğlu örneği gibi başlıklar CHP açısından bir zaafı değil, düzen yönünden bir tercihi ifade etmeli. Keza HDP’nin “özgürlükçü” laiklik söylemi de bunun ötesine geçebilecek bir nitelikte değil. Bu söylem ve adımlar esas olarak bu partilerin 2. Cumhuriyet rejimi içerisinde kendi yerlerini aldıklarının göstergesi.

Bu nedenle, ortada siyasi bir boşluk olduğunun da tespit edilmesi gerekmektedir. Burjuva laisizminin inandırıcılığını yitirmesinden öte varlığını inkar ettiği söylenebilir. Bu bağlamda, gericiliğe karşı ideolojik bir mücadelenin mutlaka siyasi bir mücadeleyle de tamamlanması gerekmektedir. Aydınlanma başlığında düzen safları içerisinde ideolojik olarak mücadele edilmesi ve üstünlük kurulması gereken laik güçlü bir odak kalmamıştır. Gericiliğe karşı ise bugün ideolojik bir mücadele ile yetinilmesi eksikli olacaktır. Bu anlamda, mücadele ideolojik yanı eksik bırakmadan siyasi bir ağırlığı taşımadığı ölçüde gerçeklik sağlayamaz.

Krizin eşiğinde ekonomiyi “Türkiye’nin yapısal sorunları ve manipülasyonlar” ile açıklamak

Bununla birlikte, AKP açısından esas tehlikenin kötü giden ekonomik göstergelerin somut bir krize dönüşme tehdidi olduğu değerlendirilmelidir. 2008’den bu yana kapitalizmin kendi iç dengelerinin sağladığı imkanların yanı sıra son yıllarda grev yasakları ve teşviklerle de faturanın mümkün olan en az maliyetle ve esas olarak emekçilerin sırtına yüklenerek uzak tutulabilen bir ekonomik krizin patlak vermesi Erdoğan ve AKP açısından daha belirleyici olacaktır.

Türkiye kapitalizminin sözcüleri tarafından sürekli olarak dile getirilen yapısal sorunlarının arkasına bugün AKP’nin ekonomik krize doğru gidişe karşı kısa vadeli can simidi olan “emperyalist merkezlerin siyasal mühendislik girişimlerine eşlik eden ekonomik manipülasyon denemeleri” tezini yapıştırarak Türkiye ekonomisini tarif etmek tam da düzenin işine yarar. “Millicilik oyununu bozacak”sanız her şeyden önce bu oyunu besleyen bu tür AKP ve düzen tezlerini karşınıza almanız, bunlarla mücadele etmeniz gerekir.

Türkiye’nin AKP döneminde özelleştirmeler, yüksek bedelli projelere verdiği olağanüstü garantiler ve yeni yatırım araçlarını devreye sokarak temin ettiği yabancı finansal kaynakların yarattığı bol sıcak para ile borçlanma ekonomisi, 2. Cumhuriyet rejiminin bir türlü yerleşememesi nedeniyle ortaya çıkan siyasi sorunlarla daha fazla ilerleme şansını büyük ölçüde yitirmektedir. Türkiye’nin rezervleri ve cari dengesi ile kısa vadeli borçlarını karşılayamaz haldeki kırılgan yapısından kaynaklanan finansal hareketleri spekülatif saymak için bir delil ortada yoktur. Dahası, komünistler için Türkiye kapitalizminin tek yapısal sorunu bizatihi varlığıdır. Türkiye sermaye sınıfının ve emperyalizm ihtiyaçları anlamına gelen “yapısal sorunlar” komünistlerin ancak mücadele edecekleri başlıklar olabilir.

Ayrıca, Türkiye’nin büyük sermayesini temsil eden Doğan medyasının gerek 15 Temmuz akşamı sergilediği tavır gerek sonrasında Erdoğan için “en tehlikeli” sayılabilecek ABD’deki temsilcisi Tolga Tanış başta olmak üzere yürüttüğü istihdam politikasıyla çıplak şekilde görüldüğü gibi Erdoğan ile burjuvazi arasındaki ilişkinin belki de hiç olmadığı kadar iyi olduğu bir dönemden geçtiğimizi göstermektedir.

Türkiye kapitalizminin ekonomik ve siyasi açıdan NATO’dan koparak Avrasya eksenine yerleşmesi diye bir gündem yoktur. Türkiye burjuvazisinin Batı ile bağlarının gevşemeye başladığına dair hiçbir belirti, gösterge yokken bu ihtimallerin konuşulmasının, bu tür olasılıklara zor da denilse kapı aralanmasının bir karşılığı bulunmamaktadır. Hatta tersinden, bu tür değerlendirmeler liberallerin pek sevdikleri bir korkutma aracına, Türkiye’nin “Batı”dan uzaklaştığı tezine su taşımaktadır.

Esas olarak, Erdoğan’ın emperyalizm ve Türkiye burjuvazisi ile gerçekten sorun yaşaması için bu tür yönelimlerin görülmesi gerekmektedir. Böyle bir durumda, Erdoğan’ın siyasi ömründen dahi bahsetmemize imkan vermeyecek bir süratle “sorun”un çözüleceği görülmelidir. Bu bağlamda, Türkiye burjuvazisinin Erdoğan’a fren yaptırmak istediği, dizginlemeye çalıştığı gibi tezlerin somut hiçbir karşılığı yoktur. Bunlar olmadığı halde, devletin bir çeteye teslim edildiğini, sorunun Erdoğan sorunu olduğunu, onun da devrilmek istendiğini söylemek egemen sınıf burjuvazi, onun aygıtı devlet ve en nihayetinde bir siyasi aktör olan Erdoğan’ın aralarındaki bağları koparmakta ve liberalizme yaslanmaktadır.