Geçtiğimiz hafta beklenenden kısa sürüp dağılan ve bugün tekrar başlayacak Kıbrıs görüşmeleri Türkiye gündeminde yer edinemiyor. “Başkanlık Anayasası” tartışmaları arasında Doğu Akdeniz’in en önemli sorunlarından birini oluşturan Kıbrıs’ta çözümün nasıl sağlanacağı Türkiye açısından yine emperyalist merkezlere havale edilmiş durumda.

Düzenin Meclis düzeyindeki tartışması “Kıbrıs’ı sattınız” ve “Ayıp ediyorsunuz” gibi boş sözlerden öteye gidemiyor.

* * *

Kıbrıs, AKP’nin pek övündüğü ve Mahmut Şevket Paşa’nın pek güzel nitelendirdiği “o köhne Bizans’ın Yıldız burcunda ikamet eden baykuş” II. Abdülhamit tarafından Ruslara karşı alınan desteğin parçası olarak 1878’de İngiltere’ye “kiralanmıştı”. Böylelikle İngiltere ve Rusya arasındaki “Büyük Oyun”un en önemli sahalarından biri haline gelen Kıbrıs 1960’a kadar İngiltere’nin doğrudan sömürgesi olarak kaldı.

Kıbrıs’ın gerçekten satıldığı örneğin bu olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

* * *

Sonrasında Kıbrıs tarihinin emperyalizmin tarih boyunca dünyanın çeşitli coğrafyalarında yürüttüğü kanlı ve bölücü politikaların bir örneğini oluşturduğunu biliyoruz.

Kıbrıslırumların “Enosis” (Kıbrıs’ın Yunanistan’a katılması) isteğiyle yürüttükleri ve adadaki İngiliz varlığının sona erdirilmesini isteyen mücadelelerinin karşısına Türkiye’nin adanın bölünmesini istediği “Taksim” politikasının çıkartılması da 1930’larda ayaklanan ve Yunanistan ile birleşmek isteyen Rum nüfusuna karşı sadece Türklerden oluşan polis gücüyle baskı uygulama gibi tercihler de bunun örnekleridir.

Bu tür uygulamaların ilerleyen yıllarda adadaki Rum ve Türk halklarının Kıbrıslıların Milli Mücadele Örgütü (EOKA) ve Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT) ile birbirlerine karşı giriştikleri katliamlar ve 1974’te Türkiye’nin Kıbrıs’a askeri müdahalesine giden yolun temellerini attığında da kuşku yok.

Ama daha önemlisi bu tür uygulamalar ile Kıbrıslırumların “Enosis” hayalleri ve Kıbrıslıtürklerin İngilizlerin adadaki varlıklarını korumak için piyon olmayı kabul etmeleriyle İngilizlerin Kıbrıs Sorunu’nu kendilerinin koloni sorunu olmaktan çıkartıp bir Yunan-Türk sorunu haline getirmeyi başarmış olmalarıdır.

1960’da kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin başında yer alan Makarios’un bir askeri darbeyle devrilmesinin ardında Yunanistan’taki askeri cuntanın ve Dr. Fazıl Küçük’ün etkisizleştirilerek tasfiyesinin ise 1971 muhtırasının sonrasına denk gelmiş olduğunu not etmek gerekiyor. Bu dönemde Kıbrıslı komünistlerin başını çektiği İngiliz üslerinin kapatılması mücadelesinin sürdüğünü de ifade etmekte fayda var.

Yine EOKA ve TMT’nin o dönemde özellikle AKEL içerisinde birlikte mücadele eden Kıbrıslırum ve Kıbrıslıtürk komünistleri kendilerine hedef seçtiklerini de hatırlamak gerekiyor.

Sonuçta 1960’da kurulan Cumhuriyet, çok kısa sürede etnik çatışmaların içinde kalıyor ve her ikisi de “Enosis” ve “Taksim” politikalarının içinden gelmiş olsalar da bir tür orta yola ikna olmuş Makarios ve Küçük’ün çabaları Yunan ve Türk milliyetçiliği kullanılarak boşa düşürülmüş oluyordu.

* * *

Burada kuşkusuz 1963’te başlayan karşılıklı katliamların ardından Türkiye’nin Kıbrıs’a askeri müdahalede bulunma kararını ve ardından gelen “Johnson Mektubu”nu da anmak gerekir.

Dünya Savaşı sonrasında, Sovyetler Birliği’nin Türkiye’nin Nazi Almanyası savaş gemileri ve denizaltılarının Karadeniz’e çıkmasına göz yummasına cevap olarak Boğazlar’ın güvenliğini birlikte sağlamak için yaptıkları öneriyi gününde NATO’ya girmek için, aradan 70 yıl geçtiği halde “Stalin Türkiye’den Boğazlar’ı istedi” diye temcit pilavı gibi servis edenlerin unuttuğu bu mektupta, ABD, Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesine aşağılayıcı bir üslupla karşı çıkarken olası bir Sovyetler Birliği müdahalesinin NATO yükümlülükleri kapsamında değerlendirilmeyebileceğini ve Amerikan silahlarının kullanılmamasını ihtar etmişti.

* * *

Bu tablo içerisinde 1974’te Nikos Sampson’un bir askeri darbeyle Makarios’u devirmesiyle Türkiye de askeri müdahaleyi tercih etti. Ne değişmişti de iki NATO ülkesi, Yunanistan ve Türkiye’nin karşı karşıya gelmesi tehlikesine ve Kıbrıs’taki Birleşmiş Milletler ve daha önemlisi İngiltere askerlerine rağmen bu müdahaleye bu kez bir “mektup” yazılmamıştı?

Türkiye’nin askeri müdahalesi öncesinde İngiltere’nin adadaki varlığını sona erdirmeyi değerlendirdiği yazışmaların aradan geçen yıllardan sonra basına yansıdığını da özellikle vurgulamakta yarar var. Nitekim ABD’nin en etkin Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’ın İngiliz meslektaşına uyguladığı baskıyı ve adanın Sovyetler Birliği etkisine girmesi ihtimalinden korktuğunu da vurgulamak gerekiyor.

Dahası, Yunan milliyetçiliğinin “işgal” propagandasına rağmen 1960 Antlaşması’ndaki garantörlük hükümlerine göre gerçekleştirilen 1974 Kıbrıs Harekatı’nın bu Antlaşma’yı tekrar yürürlüğe koymak yerine adayı fiilen ikiye bölmesi sonrasında İngiliz üslerinin varlığının tartışma masasından tamamen kalkmasına neden olduğunu ve önce İngilizlerin bu üslerden vazgeçmesi ihtimaline karşılık bir güvenlik tedbiri, sonraysa İngiliz üslerinin güvencesi olduğu anlaşılıyor. Elbette, Türkiye’nin askeri müdahalesinin aynı zamanda fiili bölünmeyi resmileştirmek üzere bir niyet taşıdığını da biliyoruz.

* * *

Bugün gelinen noktada adanın bölünmüşlüğünün “iki toplumlu, iki bölgeli, federal devlet” olarak tasdikleneceği emperyalist çözüm önerilerinin, bir lütuf sayılan askeri üslerin çevresinde kalan yaşam alanlarının Kıbrıs’a bırakılarak üslerin varlığının güvence altına alınmasını sağladığı unutulmamalı. Zira, Yunanistan askerlerinin yanı sıra İngiltere üslerinin varlığı tartışılmadan Türkiye’nin askeri varlığının “işgal” diye nitelenmesinin eksikliği ifade edilmeden ada üzerindeki emperyalist planların açıklanması mümkün değil.

Arada 2004 yılında reddedilen Annan Planı’nın ardından yaklaşık 2 yıldır süren görüşmelerde ise sona doğru gidildiği ifade edilse de Cenevre’deki son görüşmelerin ardından harita, güvenlik, garantörler, devlet başkanlığı gibi başlıklarda henüz anlaşma sağlanamadı. Bugün yeniden başlayacak görüşmeler öncesinde ise Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan ayak üstü söylediği Türkiye askerlerinin “ilanihaye” orada kalacağı ve Güzelyurt ve Erenköy’ün birleştirilmesi karşılığında açık ve kapalı Maraş’ın verilmesi gibi açıklamalar geldi.

Görüşmelerde, elbette söylenmese de, Türkiye’nin geçtiğimiz aylarda çok tartışılan içme suyu boru hattının üzerine bir de elektrik alanında Kuzey Kıbrıs ile yapılan anlaşmaların ve bu alanların piyasalaştırılmasına ilişkin atılan adımlardaki beklentilerinin Kıbrıslı Türklerin geleceğinden daha önemli sayıldığı kuşkusuz.

Emperyalizm açısından ise çok tartışmalı olan Kıbrıs adasının çevresindeki doğalgaz kaynaklarının sorunsuz çıkartılması ve en ucuz yoldan piyasaya ulaştırılmasının takvimi hızlandırmak için en temel motivasyon olduğu da görülüyor.

Piyasacılığa sıkışan Kıbrıslırum ve Kıbrıslıtürk halklarının ise bu tabloda daha bütünlüklü bir çözüme yönelebilmelerini, bağımsız ve egemen bir Kıbrıs devleti içinde, anavatanlara ihtiyaç duymadan, adada hiçbir başka ülkeden asker barınmadan, hiçbir ülkenin vesayeti olmadan, etnik ayrışmalarla bölünmeden birlikte yol yürüyebilmelerini sağlayacak daha ileri bir zemin yaratılması ise mümkün görünmüyor.

Bugün her iki tarafın “anayurtlarının” emperyalizmle pazarlıkları ve milliyetçi planları üzerinden sağlanacak bir anlaşmanın Kıbrıs’ın daha fazla piyasaya açılması, adanın kaynaklarının emperyalistler tarafından yağmalanmasının önünün açılması dışında Kıbrıslırum ve Kıbrıslıtürk halklarının barış içerisinde yaşamalarına gerçek bir katkı sunmayacağı anlaşılıyor.

Daha ötesi ise şu an “gerçekçi” görünmese bile varılacak bir anlaşmanın devamındaki esas mücadele başlığını oluşturacaktır elbette.

* * *

Peki, AKP Kıbrıs’ı sattı mı?

Tıpkı Yunanistan’da SYRIZA gibi Türkiye’de de AKP, emperyalistlerle işbirliği ve pazarlıklar içinde Kıbrıs’ı piyasacılığa satalı çok oluyor. Kıbrıs Kıbrıslırum ve Kıbrıslıtürk halklarının olduğuna göre iki halkın ve geleceklerinin değil enerji kaynaklarının ve adadan sağlanacak karların tartışıldığı bir masada fazlası veya eksiği olabilir mi?

Ama bunun ötesinde milliyetçiliği kaşıyan, adanın fiili bölünmüşlüğünü resmileştirmeye yönelik ifadelerin CHP’den veya MHP’den yükselmesine karşı adayı satanın II. Abdülhamit olduğunu ve kendilerinin de Kıbrıs’ı AKP kadar sattıklarını hatırlatmak gerekiyor.