Davos’ta bu yıl yeni bir “one minute” şovu daha görebiliriz. Ama şovu bu sefer bir konuk değil, ev sahibi yapacak.

Dünya Ekomomik Forumu (WEF) bilindiği gibi sermayenin, devletlerle; patronların, CEO’ların, bakanlar, başbakanlar ve devlet başkanlarıyla yılda bir kez topluca buluşup kendilerinin ve dolayısıyla kapitalist dünyanın geleceğine dair konuları, geçen yıla dair değerlendirmeleri ve “ilham verici başarı hikayeleri”ni anlattığı bir yer. Bu yıl da yine birçok devlet adamı, iş adamı, akademisyen ve bazı sanatçıların katılacağı WEF, 3000 katılımcı ile bugüne kadarki en kalabalık buluşmasını gerçekleştiriyor.

2017 için tartışılacak başlıklar; küreselleşme, kapitalizmi tamir etme, 4. Sanayi Devrimi, kimlik sorunu ve ana tema olarak da duyarlı ve sorumlu liderlik.

Günümüzde emperyalist ülkelerin sermaye gruplarının bir yol ayrımında oldukları artık çoğu kişi tarafından açıkça görülüyor ve dillendiriliyor. Bu iki grup genellikle küreselleşmeciler ve korunmacılar olarak isimlendiriliyor. Bu iki tarafın neyi temsil ettiğine bu yazıda çok dalmadan kabaca tarif edip asıl konumuza devam edelim.

Cuma günü ABD Başkanı olacak olan Donald Trump, İngiltere’de gerçekleşen Brexit referandumunun destekçileri, Rus Devlet Başkanı Vladimir Putin, son yıllarda Erdoğan gibi isimler ve özellikle Avrupa’da yükselen aşırı sağ oluşumlar (küreselleşmeci basının adlandırmasıyla) korunmacı, popülist veya “düzen karşıtı” kampta yer alıyor. Diğer tarafta ise Avrupa Birliği, Dünya Ekonomik Forumu, Soros, Çin ve şimdilik emperyalist sermayenin büyük kısmı ise (korunmacı basının adlandırmasıyla) küreselleşmeci ve “sosyalist” kampta yer alıyor.

Öncelikle bir kez daha her iki tarafın da ne düzen karşıtlığıyla ne de sosyalistlik ile herhangi bir bağı bulunmadığını, bunun yalnızca bu iki tarafın birbirlerini bu şekilde “itham” ettiklerini belirtmek gerekiyor. Burada asıl görülmesi gereken, her iki tarafın da ortak olarak birbirine düzen karşıtı veya sosyalist diyerek tarafını belli etmeye çalışması, aslında her iki tarafın da kapitalizme ve emperyalist dünya düzenine bağlılıklarını gösteriyor. Mesele, emekçilerin sırtındaki yük kalsın mı yoksa biraz daha mı yük koyalım meselesi haline gelmiş durumda.

Bu iki taraf arasındaki çizginin ne kadar kalın veya ince olduğunu ve tarafların birbirlerini tanımlanmasındaki tabirlerin ve değerlendirmelerin ne kadar gerçekçi olduğu sorusunu şimdilik pas geçelim. Zaten emperyalizmin 2017 yılında bu krizden çıkamayacağını da rahatlıkla öngörüyorsak bu konuyu değerlendirmek ve tartışmak için bolca zamanımız olacaktır.

AB’nin Brexit, ABD’nin ise Trump seçimi sonrası her iki tarafın destekçilerinin de dillendirdiği küreselleşme karşıtlığı, küreselleşmenin yıllarca kaymağını yiyen sermayede tedirginliğe yol açtı. Burada şöyle bir parantez açmak gerekir; korunmacı olarak anılan Brexit yanlıları, Trump vb. kişiler ne emperyalizme düşmanlar, ne düzen dışılar (anti-establishment), ne de dünyanın kurtuluşunu getirecek niyet ve kabiliyete sahiplerdir. Belirtiler, özellikle Trump’ın kabinesinin neredeyse hepsini şirket CEO’larından ve Irak ve Afganistan’da görev yapmış komutanlardan seçmesi ABD’nin Trump döneminde ne kadar dışarıyı bırakıp içeriye döneceğinin de bir göstergesidir. Trump’ın içe dönme söyleminin biraz üzerine gidildiğinde ise altından dünyadaki rejim değişiklikleriyle daha az ilgileneceği, çok taraflı ticari anlaşmalar yerine ikili anlaşmalar yapacağı, Güney Doğu Asya’da gerilimi tırmandıracağı ve bu süre içerisinde ABD ordusunun modernleştirilmesi için zaman kazanacağı ve altyapı yatırımları ile ABD sermayesini rahatlatacağı sonucu ortaya çıkıyor.

Ülkelerini içe kapatmak, ticari anlaşmaları kısıtlamak veya iptal etmek, sınırlara duvar örmek, halk için çalışmak gibi söylemlerin gerçekliği sorgulanmalıdır.

Korunmacı sermayenin, küreselleşmeci sermayeye savaş açacağına dair söylemlerde bulunması hali hazırda yaşanan krize bir cevap üretemeyen küreselleşmeci tarafta paniğe yol açtı. Bu paniğin bir sonucu olarak ise “Duyarlı ve Sorumlu Liderlik” teması ile düzenlenen bu yılki foruma Çin Devlet Başkanı Xi Jinping de davet edildi. Bu davet hem Çin hem de sermaye açısından önemli bir mesaj içeriyor.

Geçtiğimiz haftalarda WEF sitesinde çıkan “Çin neden küreselleşmenin bir sonraki lideri olabilir?” başlıklı makalede yazılanlar Trump’a yönelik açık bir “tehdit” olarak değerlendirilebilecek nitelikte: “Eğer Trump, küresel ticaret ve uluslararası ilişkiler planlarına geri dönmezse, başka ülkelere küreselleşmeyi şekillendirmeye önderlik etme imkanı sağlayacak. ABD, dünyadan bir adım geri çekilirken, özellikle Çin’in dünya için daha önemli bir rol üstlenmesi beklenmektedir.” Yazıda Çin’in dünyadaki yatırımları, küreselleşmeye katkıları ve hali hazırda üstlenmiş olduğu “Tek Kuşak Tek Yol” projesi övülürken yazının son cümlesi de bir o kadar dikkat çekici “Ne olursa olsun, ABD küreselleşmeden çekilirse, Çin boşluğu doldurmaya hazırdır.”

Trump’ın bu tehdidi ne kadar ciddiye alacağı ise belirsiz. Ancak şimdilik tehditlere kulak asmayacak gibi görünüyor. Aynı şekilde AB’nin 2 önemli ülkesi Almanya ve Fransa ile yaşadığı polemik de bunun bir göstergesi kabul edilebilir. Şayet dün NATO’nun artık gereksiz olduğunu, ABD dışında üretilen araçlara ek vergi koyacağını (Özellikle Meksika’da üretim yapan Volkswagen gibi Alman markaları bu durumdan etkilenecek) ve Transatlantik Anlaşması’nın sona ereceğini bir kez daha tekrarlayan Trump’a cevap olarak Merkel’in “kaderimiz kendi elimizde” ve Hollande’ın “Birliğin ne yapması gerektiğini söyleyen dışarıdan bir nasihate ihtiyaç duymuyor” şeklindeki karşılıklı demeçleri bunun bir işareti olarak görülebilir.

ABD’nin dünya hegemonyasında bir süredir yaşamakta olduğu sıkışma geçtiğimiz bir yıl boyunca sürdü ve sürmeye devam edecek gibi görünüyor.

Ayrıca Çin ile henüz başkanlık koltuğuna oturmadan iki tarafın da Tayvan, Güney Çin Denizi ve Trump’ın vaat ettiği Çin ürünlerine %45 gümrük vergisi getirilmesi gibi konular başta olmak üzere, tansiyonu yüksek seviyelerde tutması ve küreselleşmecilerin krizden çıkışı Çin’de görmesi, küreselleşmenin liderliğinin ABD’den Çin’e geçişinin oldukça sancılı bir süreç olabileceğinin de işareti olarak değerlendirilebilir. Çin’in Davos’u kendi açısından iyi değerlendirebilmesi hem Çin, hem de küreselleşmeciler açısından kritik önem taşıyor.