“Hasta adam” tabiri Osmanlı için 19. yüzyılda Batı tarafından yakıştırılan bir tabirdi. Tarihçiler tarafından ilk olarak Rus Çarı 1.Nikola’nın İngilizlerin Rusya elçisiyle yaptığı görüşmede kullanıldığı öne sürülüyor. Tarihçilerin dayanak noktasını İngiliz elçinin yazdığı raporunda geçen ifade oluşturuyor.

Tabir daha sonrasında basında sıkça kullanılır hale geliyor. Yıllar içinde emperyalist dünya, geri kalmış Osmanlı coğrafyasını bir yarı sömürgeye dönüştürüyor. Hasta adam ise toplumuna yaşattığı büyük felaketler sonrası tarih sahnesine karışıyor.

“Hasta adamın” hastalanmasına neden illetin ne olduğu çokça yazılıp çizildi. 19. yüzyılın ortalarında dahi hastalığın çözümünü bulmaya çalışan aydınlar çareyi farklı siyasal akımlarda aradı. Sonuç ise her seferinde hüsrandı. Toplum büyük felaketiyle karşı karşıya kaldı.

Öte yandan bu arayışlar esnasında dikkat çekici keşiflerin var olduğunu belirtmek lazım. Osmanlı coğrafyasının hastalığının kökeninde Batı tipi bir devlet yapısının oluşmaması olduğu düşünüldü. Bir yanıyla doğru olan bu bakış açısının sorunu “sonucu neden” olarak görmesiydi.  Osmanlı coğrafyası, nedenleri uzun bir tartışma konusu olmakla beraber, tarihin değişimini görecek dinamiklerden yoksun kılınmıştı. Bu nedenle kapitalizm çağında hastalanmış, emperyalizm çağında “ebediyete” ermiştir.

Dileyen bu konuda daha detaylı bilgi edinmek için farklı kaynaklara başvurabilir. Bu konuda son yıllarda dikkate değer bir çalışma ise Yordam Kitap’tan “Sosyalist Açıdan Jöntürk Hareketi” ismiyle yayınlandı. Dikkatle okunmalı.

* * *

Ancak tarihin gerçek bir sonucu var. Sonuç ise sadece iki yüzyıllık geri kalmışlığımızın tarihinden çok daha fazlasıdır. Hasta adamlığın bedeli iki yüzyıla yaklaşan bağımlılık tarihidir. Bağımlılığın her kertesini, yarı sömürgelikten orta gelişkinliğe sahip bir kapitalist ülke olmaya kadar yaşayan Türkiye, hasta adamın redd-i mirasıdır. Buna karşın kurulan Türkiye Cumhuriyet’i kökenlerindeki hastalığı “genetik” olarak yaşamaktadır.

Dolayısıyla bugün geldiğimiz noktada coğrafyamız bir kez daha hastalanmanın eşiğindedir. Tek başına yönetsel değişikliklerin ürünü olarak değil, aynı zamanda barındırdığı dinamikler bakımından da tekrardan “hasta adam” damgası yiyebilir.

“Hasta adam” sıfatı taşıyan ise maliyetini yaşamadan bu süreçten geçemez. 2000’li yılların başlarında İtalya Avrupa’nın hasta adamı olarak adlandırılmıştı, içine düştüğü bunalım halinden kurtulmakta zorlandı. [1] Yunanistan 2000’li yılların sonunda bu sıfatla adlandırıldı, gerçek bir müstemleke ülkesinden hallice oldu. Şimdi ülkeyi Alman valiler, AB komiserleri yönetiyor.

Dolayısıyla sermaye sınıfı bu durumu görmekte ve ekonomisiyle çıkışı “mevzi değişikliğine” kendini zorlamaktadır. Emperyalizmin yeni bölge politikalarına uyum sağlamaya çalışmakta, öte yandan ayağındaki bağımlılık zinciri Türkiye’yi aşağıya çekmekte, sermaye sınıfını kaçamayacağı bir “sona” itmektedir. “Kaçınılmaz son” tespitini ise iyi yerden başlayarak yapmak gerekiyor. Örneğin son yılların “parlayan” ekonomistlerinden olan Ümit Akçay ufukta beliren sonun bir tür “stagflasyon” ile biteceğini belirtiyor. [2] Bir başka deyişle ekonomik durgunluğun, enflasyonun ve işsizliğin aynı anda görüldüğü bir ortamın oluşacağından söz ediyor.

Olasılıklar içinde şüphesiz ki bu da var. Ancak ekonomik gidişatı bekleyen daralan piyasalar, artan kur baskısı ve dolayısıyla ortaya çıkacak bir borç döngüsüdür. Bu durumda ise sermayenin tek çıkış yolu emekçiler üzerindeki yükü arttırmak ve bölgedeki paylaşımdan pay kapma yarışı içine girmek kalıyor. İşte böyle bir ortamda yeni anayasanın anlamı “gücün tek elde toplanması” yoluyla sermayenin talan politikalarının önünü doludizgin açma çabasıdır.

Ekonomi durgunluğa mı saptı? Hemen devasa kamu yatırımlarıyla ülke değerleri uluslararası tekellerin yapmasına açılsın.

Yetmedi mi? Emekçilerin bu güne değin kazanımları tek tek sermayeye aktarılsın, yanına da tek bir parça kalana kadar her yer özelleştirilsin. Bu sırada da tek ses çıkmasın, hiçbir tepkiyle karşılaşılmasın. Sermaye çıkışını burada aramakta, pusulasını bu doğrultuya kurmaktadır.

İşte bu siyasetin sonu “hastalığın” nüksetmesi anlamına geliyor.

* * *

Her hastalığın tedavisi olmaz, ancak bu hastalığın tedavisi uzun zamandır biliniyor. Çare gerçekten de aşıdan geçiyor. Bugün hastalığa karşı alınacak aşı siyasete yapılacak “emekçi” takviyesinden geçiyor. Gelinen bu yol ayrımında siyasetin iklimini değiştirecek, ruhunu yeniden şekillendirecek ve yön verecek şey gerçekten de siyasetin emekçi ağırlığının artmasından geçiyor.

Aşı bilinmesine karşın, aşının yapılmasında ciddi bir kısır döngüyle karşı karşıyayız. Uzun yıllar boyu siyasal, ideolojik, kültürel, mekânsal, örgütsel açılardan bölük pörçük hale gelen işçi sınıfının bir gün aniden bilinçlenerek “artık yeter” demesi söz konusu değil. Dolayısıyla ortaya bir “kısır döngü” çıkıyor. Bu kısır döngüyü kırmak, işleyen süreci tersine döndürmek kuşkusuz kırılma anlarında belirlenecek siyasetten geçiyor.

Siyasetin sınıfa, sınıfın siyasete ihtiyacı var. Bugün işçi sınıfı içinde beliren gündemler, grev, direniş vb.. durumlar, önemli deneyimler biriktirmekle beraber siyasete taşınma sorunu yaşıyor. Sorunun aşılmasında bugünkü kırılma önemli bir rol oynayacak.

Öyleyse bu kırılmada doğru saf almak lazım. “Başkanlık sevdasına” karşı işyerleri, atölyeler, işlikler, şantiyeler ve fabrikalar net bir karşı duruşun “merkezleri” haline gelmelidir. Sınıf hareketinin parçasını oluşturanlar bunu nasıl yapacaklarına odaklanmalılar.

Bir kez daha “hasta adam” olmamak için bizim tavrımız mutlaka büyümelidir.

Mutlaka…

 

Notlar

[1] http://www.economist.com/node/3987219

[2] Bu ilginç değerlendirme için: http://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2017/01/11/gidisat-nereye/