Yeni bir Cumhuriyet için ayağa kalkma zamanı!
Köşe Yazıları

Adını doğru koyalım

Murat Yurttaş yazdı: Adını doğru koyalım

AKP’nin Meclis gündemine getirdiği ve daha görüşmelere geçme oylaması bile skandala dönen Anayasa değişikliği önerisinin Recep Tayyip Erdoğan’a uydurulmak istenen bir elbise olduğu tartışmasız.

Dahası görüşmelere geçilmesi için yapılan oylamada AKP’lilerin kural tanımayan tavrına rağmen ancak 338’i bulan bir değişikliğin bir “düzen” kuramayacağı da sıklıkla dile getirilen bir başka olgu.

Bütün bunlar ile birlikte bugüne kadar pek çok kez dile getirdiğimiz bazı başka olguları da alt alta yazmak gerekiyor. İnsan hafızası unutmakla sakatlandığından gürültülü tartışmaların olduğu günlerde düzen partilerinin muhalefetinin veya ısrarların ne olduğunu hatırlamak ve anlamak gerekiyor.

Hatırlamamız gereken bir olgu kapitalizmin uzun bir süredir tercihini güçlü yürütmeden yana kullandığıdır.

Kapitalizm, 1970’lerin sonundan beri “demokrasi”den vazgeçti. İngiltere’de Margaret Thatcher ve ABD’de Ronald Reagan ile kendisini ifade eden bu liberal saldırı dalgasının temel kabullerinin başında devletin küçültülmesi, hızlı ve etkin olması, güvenlik politikaları ve uygulamaları dışında iktisadi faaliyetlerden çıkması ve devlet yetkilerinin aşağıya, yerele doğru dağıtılması vardı.

Bu süreç ülkemizde de devlet elindeki iktisadi varlıkların özelleştirilmeleri ve idari yapının yerelleşmesi yönünde atılan adımlarla uygulandı. İlkinin ikincisinden daha başarılı ve hızlı bir şekilde uygulandığını biliyoruz.

Yine bu süreçte, 12 Eylül Anayasası’nda ve TBMM İçtüzüğü’nde yapılan değişiklikler de zaten 1980 öncesine göre güçlendirilmiş olan yürütmenin daha az denetlendiği, daha geniş yetkiler aldığı, yasamanın daha hızlı ve yürütmenin belirleniminde işlediği bir yönde oldu. Bu uygulamanın merkez sağ iktidarlarda da sosyal demokrat iktidarlarda da değişmediğini hiç unutmamak lazım. 1999 yılından itibaren yapılan İçtüzük değişiklikleri ile temel kanun, torba yasa, görüşme usulünün basitleştirilmesi, konuşma sürelerinin kısıtlanması gibi pek çok kritik değişikliğin AKP’den önce Bülent Ecevit başbakanlığında gerçekleştiğini bilmek gerekiyor.

Bu bağlamda, getirilen önerinin adında cinlik yapılıp “başkanlık” yerine “partili cumhurbaşkanlığı” denilse de, idari yapıya ilişkin düzenlemeler geri çekilse de, Türkiye’nin bugün içinden geçtiği “özel” konjonktür nedeniyle “olağanüstü” olsa da AKP’nin önerisi sadece kendisinin değil Türkiye’de sermaye sınıfınındır. Patronların açık tercihi olan 2. Cumhuriyet’in temel yönetim esaslarıdır.

Bu bağlamda 2. Cumhuriyet’in Meclisi’nden geçecektir. Meclis’teki muhalefetin MHP gibi doğrudan desteğinin de CHP ve HDP gibi meseleyi Erdoğan’a indirgeyen etkisizliğinin de temelinde bu genel tercihi hepsinin kabul etmesi yatmaktadır.

Biraz hukuki olabilir ama hatırlanması gereken bir diğer olgu parlamenter sistemin gevşek kuvvetler ayrılığının ve başkanlık sisteminin sert kuvvetler ayrılığının yerine önerilenin kuvvetler birliği değil kuvvetlerin tekleşmesi olduğudur.

Ne farkı var?

Yine “güçlü yürütme” önermesinden hareketle Türkiye’de Meclis uzun bir süredir giderek artan ölçüde yürütmenin belirlenimine terk edilmiştir. Bu durumdan kimsenin şikayeti de bulunmamaktadır. Aksine her düzen partisi bu sürece katkı koymuştur. Şimdi zaten zayıf olan kuvvetler ayrılığının ortadan kaldırıldığının öne çıkarılmasının zayıflığı AKP’lilerin pişkince yaptıkları “Meclis şimdi yürütmenin kontrolünde” savunmalarından da anlaşılıyor. Dahası kuvvetler birliği iddiası AKP’nin “Atatürk zamanına dönüyoruz” saçmalığına da destek veriyor.

Emperyalist merkezlerin dinamikleri ile Türkiye gibi bir ülkenin dinamikleri farklı nitelikte gözükse de özünde aynı. ABD, 2010 yılından beri yürütme emirleri ya da başkanlık kararnameleri ile yönetiliyor. Türkiye’de sermayenin yağma açlığını doyurmak için daha fazlası yapılıyor.

Türkiye’de giderek topallaştırılan parlamenter sistemin bugün rafa kaldırılması önerilmektedir ancak yaşanan zaten varlığı tartışmalı bir kuvvetler ayrılığının kuvvetler birliğine dönüşmesi değil adlı adınca tüm kuvvetlerin tek bir kuvvette toplanmasıdır. Bu açıkça kuvvetlerin tekleşmesi demektir. Üzerine bu yetkilerin tek bir kişinin belirlenimine bırakılmasının eklendiği de eklenmelidir.

Bu yüzden önerilen başkanlık sistemi bir diktatörlüktür, cumhuriyetin sonudur. Ekonomik altyapısı ve nitelikleri çok farklı olsa da Hitler’e yasa yapma yetkisi veren Mart 1933’teki “Yetki Yasası” ile Anayasa değişikliği teklifindeki cumhurbaşkanlığı kararnamesi ve olağanüstü hal rejimi düzenlemeleri de bu bağlamda benzerlik taşımaktadır.

Kuvvetler birliği ise halkın egemenlik hak ve yetkisinin cisimleştiği Meclis’in yasama, yürütme ve yargı kuvvetlerini paylaştırdığı bir sistemdir. Kuvvetlerin halkın temsilcilerinin bütünü tarafından denetlendiği ve belirlendiği bir sistemin bugün tartıştığımız Anayasa değişikliğiyle hiçbir ilgisi olmadığı açıktır.

Tarihsel olarak burjuvazinin aristokrasi ile uzlaşımın bir ürünü olan ve günümüzde de devletin sınıfsal dayanaklarını örten kuvvetler ayrılığı, kuşkusuz kuvvetlerin tekleştiği bir duruma karşı geri düşülmemesi gereken bir mevzi olarak görülebilecekse de çözümün kendisi olarak görülmemesi gerektiği de açıktır.

Tekrar olsa da, bugün zaten iyice zayıflamış olan kuvvetler ayrılığının mutlak bir kuvvetler ayrılığına dönüştürülerek ABD tipi başkanlık sisteminin muhalefetinin pek olmadığının, bugün hayır diyen CHP ve HDP’nin çeşitli vesilelerle buna evet dediğinin veya kapı araladığının da unutulmaması gerekir. Dahası yerelleşme gündeminin de esas olarak bu partiler tarafından da makbul görüldüğü hatırlanmalıdır.

Buraya kadarı esas olarak komünistlerin tarihsel değerlendirmesinin dayanaklarının bir açıklamasıdır. Başkanlığa hayır derken savrulmamak için atılan çapamızdır diyebiliriz. Bu olgular gözden kaçırıldığında, görmezden gelindiğinde bir daha geri gelmeyecek eski güzel günlere nostalji duymak veya yeninin parçası haline gelmek kaçınılmaz olacaktır.

* * *

Ötesinde ise Anayasa değişikliğinin Meclis’te veya referandumda da geçmemesi Türkiye’de komünistler başta olmak üzere tüm ilericilerin ve başkalarının da hedefi kuşkusuz.

Bunun sağlanması için ise gelinen noktada halkın işleri kendi eline alması gerekiyor. Türkiye Komünist Hareketi’nin kuruluş çağrısını yaptığı “Başkanlığa Hayır Komiteleri” bu nedenle önemli bir yere oturuyor. Kuşkusuz hayır diyenlerle çeşitli vesilelerle yan yana gelinebilecektir ama esas önemli olan yapılan anketlerde Anayasa değişikliğine ilişkin yeterli bilgisi olmadığını söyleyenlerin oranının yüzde 80’leri buluyor olmasıdır.

Öyleyse en çok anlatmaya ve ikna etmeye ihtiyaç var. Ev ev, işyeri işyeri, okul okul, kişi kişi…

Meclis’te televizyon yayını yapmayı halkı bilgilendirmek gören bir muhalefetin bunu karşılamayacağı, böyle bir niyetinin olmadığı çok açık. 2. Cumhuriyet’in bugüne kadar yerleşememesi bu kez bir “olağanüstü hal rejimi” ile denenmek istenecek. Bunun boşa düşmesi için 2. Cumhuriyet’e tümden karşı çıkanların bir araya gelmesi ve bir arada durması 2. Cumhuriyet’in yerine eşitlik ve özgürlüğü koymak yolunda bugünün görevidir.

Ama unutulmaması gereken “hayır” ile görevin bitmediğidir…

Yukarı