Kurtuluş Kılçer

1904 yılında Yusuf Akçura’nın kaleme aldığı 33 sayfalık “Üç Tarz-ı Siyaset” adlı makalenin üzerinden bir asır geçti. Osmanlı Devleti’nin son döneminde kaleme alınan bu makale Osmanlı Devleti’nin geleceğinin nasıl bir devlet politikası üzerine şekilleneceğini tartışıyor, Osmanlıcılık, Pan-İslamizm ve Türkçülük olmak üzere üç siyaseti masaya yatırıyor, devletin geleceğinin “Türkçülük” üzerine inşa edileceğini, daha doğrusu ulusal bir devlet yapılanması ile geleceğin kurulacağını savunuyordu.

Bugün Türkiye, içeriği farklı ancak koşulları benzer bir yol ayrımında bulunuyor. Türkiye’nin geleceği için bugün ciddi bir ideolojik tartışmanın temelleri atılmalıdır. İki kutuplu dünyanın ortadan kalkmasından sonra emperyalizmin “yeni dünya düzeni” adıyla giriştiği yeni saldırganlık konseptinin Ortadoğu ayağında yaşanan kaotik tablo en fazla ülkemizi ilgilendiriyor bugün. Bu konseptin bir parçası olarak Türkiye’de “ılımlı İslamcılığın” iktidara “getirilmesi”nin ve Ortadoğu’da “radikal İslam’ın” devreye sokulmasının sonuçları masaya yatırılmalıdır. Emperyalizmin devreye soktuğu bu politikanın başarısızlığı ile emperyalizmin yaşadığı ideolojik “boşluğun” bir benzerinin ülkemizde de yaşanmasına denk gelen bir süreç var karşımızda. Bugün AKP hem her şey, hem de hiçbir şeydir. Muhafazakarlık tanımı içine sokmak kolay gibi gözükse de, yolunu bir türlü belirleyemeyen bir AKP rejimi ile karşı karşıya kaldığımız açık olsa gerek. Osmanlıcı, Türkçü, İslamist tanımlamalarından tek birine sığdırılamayacak derecede amorf olduğu kadar aynı zamanda işbirlikçi ve sonuna kadar “kapitalist” bir ideolojik yapılanmanın bütün özelliklerine sahip bir görüntü veriyor. Buradan net bir ideoloji çıkmaz, buradan çıkacak olan sermaye sınıfının çıkarlarından başka bir şey değildir. İlk söylenmesi gereken budur.

İkinci Cumhuriyet adını verdiğimiz AKP eliyle kurulan bu rejimin önündeki en büyük sorunlardan bir tanesi yaşadığı ve yaşayacağı ideolojik krizdir. Amorftur, eklektiktir, pragmatisttir. Hem gericidir, hem milliyetçi; hem işbirlikçidir, hem “ulusalcı”. Bir yandan Halep’te gerici cihatçı çetelerin hamiliğine soyunurken, diğer yandan Rusya ile kurduğu ilişki, bir tutarlılığı değil büyük bir pragmatizmi temsil eder. Halep’ten çıkarılan cihatçılardan bir kısmının “Erdoğan’a teşekkür etmesi” büyük bir absürdlüktür çünkü aslında Erdoğan, Rusya ile yaptığı ittifakla Halep’te cihatçıları ortada bırakmıştır. El-Bab’a karşılık Halep verilmiştir. Belki de tam da bu yüzden AKP ve yandaş medya Halep konusunda bu kadar “hassas” davranmış, cihatçı çetelerin tahliyesi konusunda bu kadar yalan üretmiş ve yaygara kopartmıştır.

Bugün AKP üzerinden başladığımız ve ülkemizin geleceğini ilgilendiren bu tartışmada önemli bir siyasal parametreyi temsil eden siyasal İslamcılığın ya da başka bir deyişle “İslamizm”in artık masaya yatırılması gerekmektedir. İslamist kökenlere ve bugün İslamist söyleme sahip olan tıpkı AKP gibi FETÖ örneği üzerinden de siyasal İslamcılığın ne anlama geldiği konusunun bütün çıplaklığıyla tartışmaya açılmasının zamanı gelmiştir.

Öncelikle küçük bir not düşülmeli. “İslamizm”den ya da İslamcılıktan bahsederken bunun dinsel bir konu olmadığı herkes için açık olmalıdır. Siyasi ve ideolojik bir akım olarak kendisini İslamcılık üzerinden tarif eden bir siyaset söz konusu edilmektedir bu yazıda.

Bugün dünyada ve Türkiye’de “İslamizm”in temsilcileri üzerinden “İslamizm”in aslında ne olduğunu ortaya koymaya çalışacağız. Bu temsilciler, İslamcı siyasi hareketler arasında farklı açılar barındırsa da, son kertede kökenleri, ideolojileri, yapılanmaları ve hedefleri ile “İslamizm”in bugünkü dünyadaki ontolojik yapıları olarak görülmelidir. AKP, FETÖ, IŞİD-El Kaide, Hamas, Müslüman Kardeşler ilk söylenmesi gerekenlerdir.

Tarihsel olarak “İslamizm”

Batı karşıtlığı, Siyonizm karşıtlığı, faiz karşıtlığı, çürümüşlük karşıtlığı ve ahlak yanlısı olmak… Özellikle kapitalizmin yaratmış olduğu eşitsizlik ve çürümüşlüğe karşı bir tepki olarak İslamcılığın geliştirdiği söylemlerden bazıları bunlar. Daha doğrusu İslamcı söylemin en başa yazılması gereken temel taşları…

Sonda söyleyeceğimizi başta söyleyelim. Bu söylem ile bugünkü siyasal İslamcılığın uygulamalarının tutar hiçbir yanı bulunmuyor.

“İslamizm”in ortaya çıkışını Osmanlı’da aramak yersiz olmayacaktır. Yazının en başında belirttiğimiz gibi İslamcılık dönemin emperyalist güçlerinin Osmanlıyı parçalama siyasetine karşı arayışın bir ürünü olarak ortaya çıkmıştı. Ancak başta Araplar olmak üzere İslamcılığın bir türevinin İngiltere’nin yanında yer alması ve işbirliği yapması bu siyasetin çökmesine neden olmuştu. Dediğimiz gibi laf değil pratik(madde) belirler.

“Batı karşıtlığı”, “İslamizm”in en belirleyici yanını oluşturmaktadır. Sonrasında gelişen İhvancılık, Hamas, El Kaide gibi farklı İslamcılık anlayışları, bu ideolojik bakış üzerinden bir kurtuluş ideolojisi geliştirdiler. Fakat kapitalizmin çürümüşlüğüne hayır diyerek, kapitalizmin bütün gereklerini yerine getiren bir mülkiyetçi bakıştan anti-kapitalist olması beklenemeyeceği gibi anti-emperyalist olması da beklenemezdi.

Her belirleme bir yadsımadır. Siyasal kavramlar aynı zamanda karşıtı ile birlikte var olurlar. Bu açıdan İslamcılık, kendi karşıtları üzerinde var olabilirdi. Hristiyanlık, Yahudilik karşıtlığı ile birlikte dinsizlik karşıtlığına bir de komünizm karşıtlığı eklenmişti. Başka bir açıdan bakarsanız İslamcılık başka dinlere ve inançlara karşıdır. Tıpkı diğer dinler gibi. Aynısı mezhepler söz konusu olunca da geçerlidir. Buradan ancak ve ancak etnik, mezhepsel, dini çatışma çıkar örneğin.

Bu objektif bir sınırdır. Bu sınır sonrasında komünizme karşı emperyalizmin yeşil kuşak projesinin bir parçası haline gelinmesinin de özünü oluşturmuştur. İslamcı siyaset tarihsel olarak “batı karşıtlığı” olarak yola çıkıp, sonra “batının hizmetkarlığına” girmenin objektif belirlenmesini yaşamış, bu “İslamizm”in temel karakteri haline gelmiştir.

İran’daki Şiiliğe de aslında komünist TUDEH’e karşı emperyalizm tarafından yol verildiği gerçeğini de bu başlıkta hatırlamak mümkün.

Amerikancılık ve yeşil kuşak

İki kutuplu dünyada emperyalizmin geliştirmiş olduğu “yeşil kuşak projesi” İslamcı siyasetin emperyalizmin kolları altına girmesine vesile olmuş, bu proje bir dizi yeni İslamcı siyasetin emperyalizm tarafından kurulup büyütülmesi ile sonuçlanmıştır. Sovyetler Birliği’nin çevrelenmesi amacıyla ve güneye “yayılmasını” önlemek üzere İslamcılığın emperyalizm tarafından desteklenmesi başat politika haline gelmiştir.

Avrupa ülkelerinde gladio örgütlenmesi, Türkiye’de “Komünizmle Mücadele Dernekleri”nin kurulması, İlim Yayma Cemiyeti’nin kurulması, MHP’nin ortaya çıkması hepsi bu dönemin ürünüdür. Fethullah Gülen bu dönem bulunmuştur ve Erzurum Komünizmle Mücadele Derneği kurucuları arasında yer almış, örneğin Milli Görüş’ten gelen Recai Kutan da Siirt Komünizmle Mücadele Derneği kurucuları arasında bulunmuştur.

Aslında Süper NATO, her yerde İslamcı ve faşist güçleri bulmuş, teşkilatlandırmış, beslemiş, alan açmış, desteklemiş ve yön vermiştir.

Bugün İslamcılıktan bahsediyorsak eğer, mutlaka emperyalizmle olan doğrudan ilişkilerinden de bahsetmek gerekmektedir.

“Huzur İslam’da” retoriği

İslam ile İslamcılık iki ayrı kavram, iki farklı düzlem ve iki başka konudur. Birincisi din ve inanç dairesine girmektedir; doğal ki konumuzla ilgisi yoktur. İslamcılık ise “iman-inanç-din” düzlemini siyaset alanına taşınma işidir. Dinin siyasete alet edilmesini, büyük bir yanlış olarak değerlendiriyoruz. İslamcı siyaset ise kendi boşluklarını ve zayıflığını aslında “din üzerinden” örtmenin ya da gücünü buradan alarak “meşrulaştırmanın” yolunu yapmaktadır.

Bu açıdan, “Huzur İslam’da” kavramı dinsel bir slogan olarak okunabileceği gibi İslamcı bir düzende ancak huzur bulunabileceğini ifade eden siyasal bir slogan olarak da görülmelidir. Aslında yapılan sahtekarlık tam da buradadır. İnsanların dini inançları üzerinden siyasal bir gayenin somut örneği bu retorikte çıplak olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bu slogan örneğin 1990’lı yılların en yaygın sloganlarından birisiydi. Milli Görüş hareketi başta olmak üzere neredeyse İslamcı bütün siyasal güçler bu slogan etrafından bir siyaset zemini yaratmış, İslamcı siyasetin yaygınlaşmasını bu slogan üzerinden sağlamışlardır.

Bugün gelinen noktada ise İslamcı bütün yönetim biçimlerinde ya da hegemonya alanlarında bırakın huzurun sağlanmasını tersine korkunun, huzursuzluğun, katliamların, savaşın, suikastların, darbe girişimlerinin, hukuksuzlukların, operasyonların, tutuklamaların, istikrarsızlığın kol gezdiği bir tablo karşımıza çıkmıştır.

O yüzden “huzur İslam’da” retoriği, iş gerçekliğe ya da somutluğa geldiğinde yerini “İslamcılık kaos, katliam, barbarlık, savaş, istikrarsızlık, darbe, hukuksuzluk” anlamına gelmiştir bugün. FETÖ, köküne kadar İslamcıdır. IŞİD ondan daha da İslamcıdır. Biri darbe yaparak 250 insanı katletmiştir, diğeri bombalı terör eylemleriyle var olmaktadır. Ilımlı ya da radikal İslam kodlamalarının, bu iki siyasi temsiliyet veri alındığında, hiçbir farkı bulunmuyor. Bir emperyalist projenin kodlaması olan “ılımlı-radikal İslam” tanımı aslında uyumlu-güdümlü bir anlama denk düşmektedir.

İsrailcilik ya da Siyonizm’in “objektif” maşası olmak

Hamas’ın Suriye iç savaşı başlar başlamaz, yıllardır barındığı Suriye’yi satması ile Mavi Marmara olayından sonra İslamcı AKP’nin İsrail ile anlaşması örnekleri pratik olarak İslamcılığın Siyonizm’e hizmet ettiğini göstermektedir. “Ama AKP, ülke çıkarları için İsrail ile anlaşmak zorundaydı” tezlerinin bir önemi yok, çünkü politik olarak İslamcılığın bu noktaya gelmesi bir sınanmadan başka bir şey değildir.

Ama bunlardan daha önemlisi, bir bütün olarak İslamcılığın bütün kanatlarının Suriye’nin parçalanması siyasetinin parçası ve aktörü haline gelmeleridir. Suriye’ye yönelik emperyalist saldırganlık ve parçalama siyasetinin en önemli konusu İsrail’in güvenliğidir. ABD emperyalizmin Ortadoğu’ya yerleşmesi kadar İsrail’in güvenliği için Suriye’nin güçsüzleştirilmesi ve parçalanması hedeflenmiş ve bu konuda mezhepçilik Ortadoğu’da körüklenmiştir. Suriye ve İran hedef tahtasına oturtulmuş, mezhep kavgası üzerinden Arap dünyasının parçalanması hedeflenmiş, Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye bu projenin uygulayıcıları olmuş, dünyanın bütün cihatçıları Suriye’ye bu devletler üzerinden taşınmıştır. Arkada ise emperyalist bir planın işlediğini vurgulayarak…

Türkiye’de yandaş bütün İslamcıların İran ve Esad düşmanlığı ile Suriye’de elinde silah bütün İslamcı-cihatçı çetelerin Suriye’yi yıkma savaşı, tam da İsrail’in çıkarlarına hizmet etmiştir. O açıdan İslamcılık aslında Siyonizm’in çıkarlarına hizmet eden bir çizginin takipçisi olmuştur. Ancak mezhepçi ve dinci bakış, bütünü göremeyecek bir körlük yaratmış, Suriye’deki savaşın emperyalist karakterinin üzeri örtülerek buna İslamcı bir kalkışma niteliği verilmeye çalışılmıştır.

Mavi Marmara’da ortaya çıkan tablo açıktır. İslamcı AKP İsrail ile anlaşmıştır. İslamcı FETÖ Mavi Marmara konusunda İsrail yanlısı bir tutum almıştır. Cihatçı çeteler, İsrail ile kavgalı olan Suriye Ordusu’nu arkadan vurmuştur. Hamas, Suriye karşıtı kesilerek Suriye’den çıkmış, bu durum da İsrail’i rahatlatmıştır.

Ortadaki tablo “İslamizm”in Siyonizm’e hizmet eden objektif durumunu fazlasıyla ortaya koymaktadır.

Mazlum edebiyatı ile barbarlık çelişkisi

İslamcı siyasetin en fazla gündeme getirdiği başlıklardan birisi mazlumluktur. Onlara göre Müslümanlar katlediliyor, yok sayılıyor, baskıya ve zulme uğruyorlar. Aslında İslamcılığın emperyalizmin bir vurucu gücü ve enstrümanı olduğunu unutunca ortaya çıkan siyasi gelişmeleri ancak ve ancak bu şekilde yorumluyorlar.

Örneğin Halep söz konusu olunca gözyaşları içinde sivil Müslümanların katledildiğini yazanlar Halep’teki cihatçıların yaptıkları üzerine tek kelime etmediler. Halep’te ağırlıklı olarak El Kaide’nin dönüşmüş hali olan Nusra vardı ve Nusra ile ÖSO’nun yaptıkları ortadaydı.

Mazlumluk şemsiyesi altına sığınarak yapılan en büyük katliamlar hep İslamcılardan geldi.

FETÖ darbe girişimi sırasında 250’ye yakın yurttaşımızı katletti.

AKP, Gezi direnişinde 8 gencimizin ölümüne neden oldu.

IŞİD, insanların kafasını kesti, Türk askerlerini yaktı. IŞİD’in bombalı katliamlarıyla ölen onlarca vatandaşımız gerçeği ortada. Ankara Gar, İstanbul Atatürk Havalimanı, İstiklal Caddesi, Gaziantep katliamları İslamcı siyasetin katliamları olarak tarihteki yerini almıştır.

Açık ki hepsi de İslamcıdır. Karşılaştığımız tablo barbarlıktan farksız değildir.

Ahlak ile ahlaksızlık

“İslamizm”in en büyük ideolojik söylemlerinden bir diğeri de kapitalizmin çürümüşlüğüne karşı ahlakçı bir konum almasıdır. Genel olarak toplumun “düzeltilmesini” ahlak dışılığın yaygınlaşmasına bağlarken bunun nedenlerine değil de buradan İslamcı anlayışa girilirse ahlaksızlığın önleneceğini vaaz eder.

Ancak gerçekler hiç de böyle değildir. Erkek çocuklara tecavüz vakasının yaşandığı Ensar olayı İslamcı siyasetin dosyasına işlenmiş durumdadır. İmam Hatip kurslarında, tarikat yurtlarında yaşanan cinsel istismar, tecavüz vakaları o kadar yaygındır ki bugün gündeme gelenleri kadarıyla bilgi sahibi olabiliyoruz.

FETÖ hareketi içinde yaşanan tecavüz vakalarının nasıl örtbas edildiği bile İslamcı siyasetin korkunç bir çürümüşlük içinde olduğunu yeterince göstermektedir. Ya da IŞİD militanlarının tecavüz gerçeği de bu durumun başka bir örneği olarak karşımızdadır.

Müslüman Kardeşlerin Mısır Başarısızlığı, Tunus’ta İhvancıların geri vitesi

Arap Baharı sonrasında Müslüman Kardeşler’in iktidara gelmesi sonrası Mısır’da yaşanan siyasi gelişmeler nereden bakarsanız bakın “İslamizm”in bir çare olmadığının farklı bir göstergesidir.

Yine Arap Baharı’nın ilk başladığı ülke olan Tunus’ta İslamcı siyasetin geri vites yaparak laik bir rejimi benimsemesi siyasal İslamcılığın geldiği yeri göstermesi bakımından anlamlı bulunmalıdır.

Buradan şu sonuç çıkar. Büyük iddialarla yola çıkan İslamcı siyaset söz konusu reel politika ve gerçeklik olunca “yaşamın belirleyiciliği” altında bulunur. İdeoloji ile yaşam arasındaki çelişki bir kez daha ortaya çıkmış, yaşam düşünceyi bir kez daha belirlemiştir.

Ortaya atılan tezlerin gerçeklikle bir bağı bulunmamaktadır. İslamcılık son kertede kapitalizmin ve emperyalizmin yasalarına bağlı olarak yol almaktadır.

Türkiye’de FETÖ’nün katliamcılığı, AKP’nin pragmatizmi

Dünyadaki bir dizi örnekle birlikte Türkiye’de İslamcı siyasetin en büyük iki temsilcisi AKP ve FETÖ üzerinde durmak gerekmektedir. Öncelikle belirtilmesi gerekir ki, her iki siyasi hareket son kertede İslamcılığı temsil eden bir siyasal çizgiye sahiptir. Birbirlerini nasıl değerlendirdiğinin bir yerden sonra hiçbir anlamı yoktur. İkisinin de temel karakteri İslamcı olmalarıdır.

FETÖ darbeci ve katliamcıdır. Darbe girişiminde bulunmuş, 250’ye yakın insanı öldürmekten çekinmemiştir. Bu suç, üzerlerinde ömür boyu taşıyacakları bir günah olarak kalacaktır.

AKP ise cihatçı katilleri desteklemekle, Suriye’nin parçalanmasına ortak olarak, Mavi Marmara olayından sonra İsrail’le anlaşarak ve politik olarak İsrailcilik yaparak bugün Türkiye’deki İslamcılığın en büyük temsilcisi olarak tarihe not edilmelidir. Bununla birlikte 15 Temmuz’da darbe karşıtlığı üzerinden sokağa çıkan şeriatçıların savunmasız erleri nasıl linç ettikleri de hatırlardadır.

O yüzden şu soruyu sormak gerekir: Aynı ideolojinin parçaları olan FETÖ, AKP ve cihatçı çeteler arasında ne gibi bir fark vardır?

Sonuç niyetine

“İslamizm” ideolojisi bugün büyük bir çöküş içindedir. Bu çöküşün, siyasal ve toplumsal güç anlamında olduğunu iddia etmek büyük bir yanlış olacaktır. Tersine gerek Türkiye’de, gerekse Ortadoğu’da büyük bir siyasal ve toplumsal güç olmayı sürdürmektedir. Ancak kastımız bugün bu gücün varlığı üzerinden bir değerlendirmeye tekabül eden yaklaşım yerine ideolojik olarak “İslamizm”in yaşadığı büyük krizdir. İslamcılık gerek Türkiye’de, gerekse dünyanın bir dizi ülkesinde elde ettiği siyasal güçlenmenin yıkımdan, terörden, katliamdan ve savaştan başka bir anlama gelmediği görülmüştür.

Terör varsa, İslamcılıkta var.

Savaş varsa, İslamcılıkta var.

Bombalı katliam varsa, İslamcılıkta var.

Darbecilik varsa, İslamcılık bundan muaf değil.

Kafa kesme varsa, yalnızca İslamcılıkta var.

Siyonizm’e payandalık varsa, İslamcılıkta var.

Emperyalizmin maşalığı varsa, İslamcılık en önemli araç.

“İslamizm” tartışılmalıdır. Huzur İslam’da diye başlayan bir siyasal kimliğin bugün geldiği yer büyük bir çöküşten başka bir şey değildir.

Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü isimli oyunda geçen bir cümleyi tam da burada anmak gerek. “Boynumuza kadar pisliğe batmışız, başımızın dik durması o yüzdendir.” İslamcı siyasetin başı dik gezmesinin temelinde tam da boynuna kadar battığı büyük bir “başarısızlık” vardır.