Bir röportaj okursunuz.

İçinde bir dolu klişe, tekrar, kinaye, tariz, mecaz bulunan.

Ne yazık ki, okuyup bitirdiğinizde, röportajın tahammül edilemez sakilliği, sıkıcılığı katlanılamaz bulantıya yol açar içinizde.

Daha spotun kendisinden başlar reklamın dik alası.

Zira, Ece Temelkuran “yazarlığının yirminci yılında”, “tüm kitaplarının yeni baskısıyla okur karşısında”dır.

Elbette röportajı yapanın da kim olduğu önemlidir.

Röportajı (mı desek yoksa iki kişi arasındaki dertleşmeyi mi pek anlaşılmıyor) yapan kişi Temelkuran ile ta başından beri “bu yolu birlikte yürüyen” elbette kültür sanat piyasasından bir başka ünlü arkadaşı şarkıcı Aylin Aslım’dır.

Soruları kimin kime sorduğu pek de belli olamayan dertleşmenin Trump’ın ABD başkanı seçildiği gün yapıldığını anlıyoruz.

Adı geçen ahbap çavuş birbirleriyle ne zaman tanıştıklarını hatırlamaya çalışıyorlar. ABD’nin Irak işgaline Türkiye’yi “katmak” istediği ve Meclis’in bunu oyladığı gün tanışmışlar. “Bir tek bizim dostluğumuz iyiye gitmiş olabilir, dünya tarihi açısından bakacak olursan.”

Dünyanın merkezindeki iki ahbap çavuş bu kanıdalar.

‘Savaşa Hayır’ mitinglerinde tanışmışlar.

O zamanlara bakınca da “Ne çoktuk o zaman, ne kadar sözümüz vardı.” diye şaşırıyorlar.

Dertleşme yavaş yavaş kıvama gelmeye başlıyor ve elbette mesajlar bölümüne geçiş başlıyor “Türkiye’de kadın olmak, sanat sepet işleriyle uğraşan kadın olmak, politik olmak, bunlar öyle kolay şeyler değil.” diyorlar.

Kırılma burada başlıyor.

İkiyüzlülük burada başlıyor.

“Türkiye’de kadın olmak, sanat sepet işleriyle uğraşan kadın olmak, politik olmak, bunlar öyle kolay şeyler değil.”

Doğruluk payı var söylediklerinde.

Sınıflı bir toplumda kadınlar için elbette bunlar kolay değil, ama kendilerinin markalaşma, kültür – sanat – sepet, köşe yazıcılığı, kanaat/vicdan kılavuzluğu/önderliği vs. yollarında nasıl ve hangi araçlarla/aracılarla yükseldiklerinin, yani “ekonomik”, toplumsal, kültürel ve simgesel sermayelerini nasıl edindiklerinin yanıtı yok ortada.

“Köpeksiz köy bulup değneksiz gezmek” buna denir.

Siz kimsiniz?

Yazdıklarınızın edebi/estetik değeri nedir?

Bu soruyu kimse sormaz, soramaz.

Kültür – sanat – edebiyat piyasasında bulunmanın, var olmanın tek geçerli yolu ve olmazsa olmazı budur.

Kimsenin bu soruyu sormaya niyeti de, cüreti de bulunmuyor.

Ece Temelkuran/Aylin Aslım ahbap çavuşları duygu, vicdan klişelerine, yinelemelerine başlıyorlar bu kez.

“İşin kendisinde bir zorluk yok da bu ülke kızlarını sevmeyen bir ülke.” diyorlar. Tezer Özlü’nün ”Burası bizim değil, bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi!” deyişine gönderme yapıyorlar.

Cahildirler.

Çağdaş Türk edebiyatının en önemli yazarlarından olan Sevgi Soysal ile ilgili bir cümle akıllarına gelmez.

Sevgi Soysal, toplumsal meseleleri ele alırken bireyleri değil, sermaye düzenini, çarpık sistemi eleştirir ve bunu okuyucularına iletmeye çalışır.
Sevgi Soysal, ”Burası bizim değil, bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi!” demez ve dememiştir.

Artık röportajın burasında tam anlamıyla bir kusma aşamasına geçiyorsunuz. İstemediğiniz kadar kusabilirsiniz.

Pierre Bourdieu’dan uzun da olsa bir alıntı yapmak zorundayız: “iki boyutu ve iki mücadele ile iki tarih biçimi olan bir uzamla karşılaşıyoruz: bunlardan biri, ‘salt’ ve ‘tecimsel’ iki alt-alana bağlı olan sanatçılar arasında geçen, bizatihi yazarın tanımı, sanatın ve sanatçının statüsü konusundaki mücadeleler (kendi rakipleri dışında ‘müşterisi’ olmayan ve bunların kendisini kabul etmelerini bekleyen ‘salt’ sanatçı ile monden saygınlık ve tecimsel başarı peşindeki ‘burjuva’ yazar ya da sanatçı arasındaki mücadeleler; iktidar alanında entelektüeller ile ‘burjuva’ entelektüeller tarafından dile getirilen “burjuvalar”ı karşı karşıya getiren egemen egemenlik ilkesinin dayatılması yönündeki mücadelenin temel biçimlerinden biridir); diğeri ise, en özerk kutupta, yani kısıtlı üretim alt-alanında, benimsenen avangard ile yeni avangard arasındaki mücadeledir.”

Kimse sormuyor.

Ama sorulmalıdır.

Ece Temelkuran ve benzerlerinin estetik ve tecimsel pratikleri ile bu pratiklerin içine yerleştiği nesnel koşullar nedir?

İzleyici/okuyucu kitlesi tarafından kutsanmış, adeta ikonlaştırılmış ihtiraslı ve ikbal avcısı “sanatçılar” bu eblehçe özgüvene nasıl sahipler?

Sermaye düzeninde farklı sanat çevreleri içindeki iktidar mücadelelerinin hangi evrelere tekabül ettiği, başarı ve başarısızlıkları, bir türlü bilinmeyen parasal kârları?

Sanatın veyahut herhangi bir kültürel üretimin iktidar alanı içindeki konumu ve zaman içindeki evrimi nedir?

İzleyici/okuyucu kitlesinin, hayatlarını, estetik algılarını, dünya görüşlerini yönlendirmeyi nasıl olup da belirleyebilme becerisini gösterdiklerini de sormak gerekir.

Hamiş:

Edebi zehirlenmenin belirtileri nelerdir?

Edebi zehirlenme: çürüme, umutsuzluk, çöküş içeren edebiyat ürünlerinin tüketilmesi nedeniyle olur. Tek bir kişide veya aynı bozulmuş kitapları okuyan bir grubun tamamında görülebilen zehirlenmenin belirtileri okuduktan 2-6 saat sonra ortaya çıkabilir; belirtilerinin ortaya çıkma süresi zehirlenmenin nedenine bağlı olarak değişebilir.