8 Kasım’da (bugün) Amerika Birleşik Devletleri’nin 45. Başkanı seçilecek. O gün aynı zamanda Temsilciler Meclisi’nin tamamı ve Senato’nun da 34 sandalyesi için de seçimler yapılacak. Başkanlık seçimlerinin fazlasıyla öne çıktığı kampanyada, bütçe yasalarında yaşanan tartışmalar nedeniyle ABD devletinin bir kaç kez kapanma noktasına gelen ABD Kongresi’ndeki Cumhuriyetçi çoğunluğun geleceği de esasında başkanlık tartışmaları kadar dikkatle izlenmeyi hak ediyor.

Bu seçim kampanyasının unutulmayacak yanı kuşkusuz ölümü gösterip sıtmaya razı etmenin hiç bu denli tüm çıplaklığıyla gözler önüne serilmediği olacak. Hatta daha ileri gidip Amerikalı seçmenlere hangi ölümü tercih edeceklerinin sorulduğunu da söyleyebiliriz. Bir süre öncesine kadar Teksas ve Georgia gibi uzun bir süredir Cumhuriyetçilerin kalesi olarak nitelendirilebilecek eyaletlerde Demokratların büyük sürprizler peşinde olduğu konuşulsa da özellikle son bir haftada yaşananlar özellikle Başkanlık seçimleri açısından da “heyecanlı” bir gece vaat ediyor.

ABD’de Barack Obama’ya verilen genel onayın başkanlık döneminin en üst düzeyine ulaşmaya başladığı bir dönemde, Kongre ise uzun bir süredir işi devlet kurumlarını kapanmaları eşiğine kadar vardıran bütçe tartışmaları nedeniyle tarihin en büyük güven sorununu yaşıyor. ABD’de büyük ölçüde merkezde yer alan iki partinin uzlaşma becerisi üzerine kurulu sistemin sorgulanmasını da beraberinde getiren bu durum Demokratları büyük beklenti içine sokarken FBI Direktörü’nün 28 Ekim’de Kongre’ye Hillary Clinton’ın resmi yazışmaları “Gmail” hesabı üzerinden yapmasıyla ilgili soruşturmanın tekrar başlatıldığını bildirmesi sonrasında rüzgarın tersine dönmesiyle seçimlerin tansiyonu yükselmiş oldu.

Hala daha Clinton’ın başkanlığı ve ABD Kongresi’nin en azından Senato ayağında Demokratların çoğunluğu kazanacağı beklentisi yüksek olsa da Temsilciler Meclisi’ndeki farkın önceki öngörülerin altında kalacağı söylenebilir. Bu seçimler Demokratlar için bir dönem düşünüldüğü gibi bir “bahar” yaratmasa bile yine de Cumhuriyetçi Parti’nin yaşayabileceği tarihsel bir dönüşümün kırılma noktasını oluşturabilir.

Demokratlar Kongre’de egemen olabilecek mi?

Cumhuriyetçi Parti 2010 yılından bu yana Temsilciler Meclisi’nde ve 2014’ten bu yana Senato’da çoğunluğu elinde tutuyor. Temsilciler Meclisi için yapılan son seçimlerde Cumhuriyetçiler 247 ve Demokratlar 188 sandalye kazanırken bugünkü durum 246’ya karşı 186 ile Cumhuriyetçilerin lehine. Öte yandan, Senato’da son seçimlerde Cumhuriyetçiler 54’e karşı 44 sandalye kazanmıştı. Demokrat Parti’de başkanlık yarışına giren Bernie Sanders da dahil olmak üzere iki bağımsız senatör ise Demokratlar ile birlikte hareket ediyor.

Demokratlar’ın Temsilciler Meclisi seçiminde çoğunluğu ele geçirmesi çok kolay olmayacak. Demokratların ellerindeki on senatörü koruması ve Cumhuriyetçilerin elindeki 24 senatörlükten en az 4’ünü kazanmaları gerekiyor. İki bağımsız senatörün Demokratlarla birlikte hareket etmeleri koşuluyla “50’ye 50” şeklinde bir tablonun ortaya çıkması halinde ise Başkan Yardımcısı’nın oyu belirleyici olacak. Zor gözüken bu tabloda yine de Demokratların aradaki büyük farkı eritecekleri neredeyse kesin diyebiliriz. Bunun boyutlarının ne olacağı ise seçim gecesi tam olarak ortaya çıkacak.

Bununla birlikte bir ara Demokratların 435 sandalyeli Temsilciler Meclisi’nde 210’a kadar sandalye kazanabileceği konuşulurken artık bu sayının 200’ü ancak bulabileceği söylenebilir. Bu çoğunluk için gereken 218 temsilcinin çok gerisinde olsa da aradaki var olan 60 oyluk farkın bir miktar eriyeceği söylenebilir.

Obama’nın artan onaylanma oranları ve Clinton’ın “salıncak eyaletler”de önde olduğunu gösteren anketler de düşünüldüğünde Demokratların düşledikleri bir başarıyı göstermesi muhtemel görülüyor. Böyle bir durumda Cumhuriyetçilerin parti tabanıyla yaşadıkları derin ayrılığın daha büyük sorunlara yol açması da ihtimal dahilinde görülüyor.

ABD siyasetinde “yenilik”

Başkanlık yarışına geri dönersek, iki aday sürekli konuşulsa da aslında düzen siyaseti açısından üç aday daha öne çıkıyor.

Bir yanda, ABD’nin ilk kadın başkanı olacağını söyleyebileceğimiz Demokratların adayı Hillary Clinton var. Başkanlık için uygun olup olmadığı sorgulanacak noktaya varan sağlık sorunları, yeniden soruşturma tehdidiyle karşı karşıya olduğu gizli elektronik postaları “Gmail” hesabından paylaşması, Donald Trump’tan bile daha güvenilmez ve yalancı bulunması ile Clinton Demokratların Reagan sonrası dönemde her şeye rağmen üçüncü başkanı olacak gibi duruyor.

Öte yanda ise milyarder şovmen patron Donald Trump var. Son olarak ortaya çıkan bir kadını nasıl taciz ettiğini övünerek anlattığı ses kaydı, aklınıza gelebilecek tüm grupları aşağılayıp düşmanlaştırması, bir ara yüzde 70’lere yaklaşan ama yüzde 60’ın altına hiç düşmeyen hakkındaki olumsuz görüşler ve Cumhuriyetçilerin Temsilciler Meclisi’ndeki sözcüsü Paul Ryan ve eski başkan adaylarından Mitt Romney de dahil olmak üzere pek çok Cumhuriyetçinin adaylığını desteklemediklerini açıkça ilan etmeleri ve hatta çekilmesini istemelerine rağmen Trump hala neredeyse bir mucizeye ihtiyacı olsa da yarışın içerisinde.

İki partili sistem tıkandı mı?

Bu iki adayın yanı sıra üç aday daha adından önemli ölçüde söz ettiriyor. Biraz kabalaştırarak söyleyecek olsak da, ABD’nin kuruluşundan beri kurulu olduğu “iki partili” sistemin varlığı için henüz bir tehdidin olmadığı rahatlıkla söylenebilir.

Buna karşın 1992’de baba George H.W. Bush ile Bill Clinton’un yarıştığı ve 1996’da Bill Clinton ile Robert Dole’un yarıştığı seçimlere üçüncü aday olarak katılan petrol zengini Ross Perot’dan sonra Liberteryen Parti’nin adayı Gary Johnson’ın sağ açısından yüzde 5-6 civarında oy alabilecek tercih edilebilir bir aday olacağı ve Yeşil Parti’nin adayı Jill Stein’ın ABD’de daha sosyal liberal ve radikal kesimler için anlamlı sayılabilecek “yüzde bir” eşiğini zorlayacak anlamlı bir aday olacağı anlaşılıyor.

Bu iki adayın herhangi bir seçici oy kazanması mümkün gözükmese de Johnson’ın Cumhuriyetçilerin rahat kazanmaları öngörülen Teksas ve Alaska gibi eyaletler de dahil olmak üzere pek çok eyalette Trump’a seçimi kaybettirmesi veya önemli bir zorluk çıkartması mümkün gözüküyor. Bu haliyle Johnson’ın 1980’lerden sonra yerleşen seçim haritasında sürprizlerin ortaya çıkması dahi mümkün olabilir. Öte yandan Johnson ve Stein’ın aksine yine Cumhuriyetçi kökenli Evan McMullin’in özellikle Utah eyaletinde seçimi kazanabilme ihtimali bulunuyor.

Bu durum 1968’de 5 eyalette seçimi kazanarak 46 seçici oy kazanan George Wallace ile 1992’de bağımsız olarak yaklaşık 20 milyon ve 1996’da Reform Partisi adayı olarak yaklaşık 8 milyon oy alan petrol milyarderi Ross Perot’nun ardından ABD siyasetinde bir ilk olabilir. Hatta daha ilginci ve McMullin’in Utah’ta seçimi kazanması ve Trump’ın olağanüstü bir performans sergilemesi halinde hiç bir adayın 270 seçiciye ulaşamaması ve seçimin 1824 yılından bu yana ilk kez Temsilciler Meclisi’nde yapılmasına dahi neden olabilir.

Yine de Ross Perot ve Ralph Nader gibi yüksek profilli isimlerin bile kalıcı olamadığı düşünüldüğünde Cumhuriyetçi Parti’de bir dönüşüm yaşanması dışında iki partili sistemin geleceğine dair bir tahminde bulunmanın gerçekçi olmadığı görülüyor. Öte yandan, Cumhuriyetçi Parti’de yaşanabilecek dönüşümün emperyalizmin dünya çapında yaşadığı yeni bir “başarı öyküsü” yoksunluğu karşısında kolay olamayacağı da not edilmeli.

Ancak Cumhuriyetçilerin bu büyük krizine rağmen Demokratların radikal bir çıkış yapmayı sağlayacak bir rüzgarı yaratamadıkları da not edilmeli. Bu bağlamda, Demokratların da benzer bir sıkışmayı gerçekten aşacak bir değerlendirmelerinin olmadığını söylemek gerekiyor. Adaylık sürecinde Bernie Sanders’ın estirdiği rüzgarın dahi Demokratlar için kalıcı etkisi oldukça tartışmalı. Bu bağlamda, etkileri hemen görülmese de kapitalizmin yeni bir öykü yazmayı başaramadığı her koşulda ABD’de de farklı bir tablonun ortaya çıkmaması için herhangi bir özel neden olmadığı düşünülmeli.

ABD burjuvazisinin “hayali”: Hillary Clinton

Bu noktada, Hillary Clinton’ın başkanlığı için her şeyin yapıldığının da söylenmesi gerekiyor. ABD burjuvazisinin, Barack Obama’nın ve dolayısıyla Demokrat Parti’nin arkalarına aldığı desteğin son iki yıl içerisinde en yüksek seviyesine doğru hareket etmesini de ABD burjuvazisi ve hatta Cumhuriyetçi Parti’nin ileri gelenlerinin dahi Hillary Clinton’ı adeta arkasından ittirerek başkanlığa taşımakta olduğu görülüyor.

Ancak bir hafta öncesine kadar tıkır tıkır işleyen bu plan, Trump’ın taciz iddiaları karşısında iyice eriyen desteğinin, Ekim ayının son günlerinde Hillary Clinton’ın gizli elektronik postaları paylaşması hakkında FBI tarafından soruşturmanın yeniden açılması haberiyle birlikte yaşanan gelişmelerle hareketlenmesiyle bugün artık zorlanıyor. Bununla birlikte, pek çok eyalette erken oy verme, mazeretli ve yurt dışı oylar gibi nedenlerle Demokratların seçim sonuçlarını belirleyebilecek oranda seçmeni bu ters rüzgardan önce sandığa taşımış olabileceği de değerlendiriliyor.

Gerçekten “politik elitler”-“sıradan insanlara” karşı mı?

Demokrat Parti’de başkanlık adaylığı için yarışan Bernie Sanders, ABD’de yükselen “yerleşik siyaset” karşıtlığını arkasına almıştı. 2008’deki büyük “ipotek krizi” sonrasında gerçekleştirilen “Wall Street’i İşgal Et” (OWS-Occupy Wall Street) eylemleri ile ülkedeki zenginliğin yüzde 20’si ile 25’i arasındaki büyük dilimini alan yüzde 1 ile yüzde 99 arasındaki gelir dağılımı eşitsizliği ve “yüzde 1″in siyaset üzerindeki etkisi üzerinden yürüttüğü kampanyanın Demokratlar için Hillary Clinton’ı bile görece kolay bir şekilde seçtirebilecek şekilde yararlı olduğu görüldü.

Ancak ABD’de “yerleşik siyaset”e karşı öfke sağdan da yükseliyor. Benzer söylemleri kullanan Donald Trump’ın kendisini “Amerikalı” olarak tanımlayan beyazlarla kurduğu temasın temelinde de aslında bu kesimin kendisini siyasi olarak ifade edemediği hissi yatıyor.

Bu durumun en ilginç göstergesi, son iki yıldır yapılan anketlerde Trump’ın herhangi bir başka Demokrat’a karşı hiçbir şansı bulunmazken Clinton’a karşı hep bir umudunun olmasında da görülebilir. Öte yandan, ilginç bir not Clinton’ın da Trump dışında hiçbir başka Cumhuriyetçi’ye karşı şansının olmayacağı kabul edilmesine rağmen Bernie Sanders’ın herkese karşı seçimi kazanabilecek olmasıydı.

Öte yandan, ABD’nin sağında Cumhuriyetçi Parti’nin içerisinde Çay Partisi’nin bir ağırlık kazandığı, Cumhuriyetçilerin tabanının beyaz, 45 yaş üstü ve üniversite eğitimi almamış kişilerin ötesine geçemediği de biliniyor. Beyazların 1950’lere kadar seçmen kitlesinin yüzde 90’ından fazlasını oluştururken önümüzdeki birkaç on yıl içinde yüzde 50’inin altına ineceği düşünüldüğünde gençleri ve etnik grupları ikna edemeyen Cumhuriyetçi Parti’nin artık bütünüyle Çay Partisi’ne dönüşüyor olduğu görülüyor.

Bununla birlikte, gençlerin, Afrikalı Amerikalıların, üniversite eğitimi almış olanların yanı sıra Latinler ve düşük gelir seviyesindekileri de ikna etmeyi başaran Demokratların ise bunu ne kadar sürdürebileceği ve Bernie Sanders’ın açtığı yolun etkinliğinin ne olacağını takip etmek gerekiyor.

ABD’de ekonomik krizle birlikte hayallerin de sonuna gelinmesiyle kurulu politik düzenin insanları kapsama yeteneğinin azaldığı görülüyor. Bu seçimlerin, önümüzdeki yıllarda bu anlamda başta Cumhuriyetçi Parti olmak üzere bir kırılma noktası oluşturduğunu söylememiz de mümkün olabilir. Düzen açısından sağda Liberteryen Parti adayı Johson ve eski Cumhuriyetçi McMullin’in ve daha solda Yeşil Parti’den Stein’ın öne çıkması da bunun işareti sayılabilir.

“Demokrasi masalı”nın sonu mu?

Şimdilik gerçek anlamda politikleşen bir durum söz konusu olmasa bile ABD’de düzenin kapsayamadığı toplamın genişlemesi, bu toplamın içindeki bir bölüm yönünden şimdilik düzenden hoşnutsuzluğun giderek daha gerici ve ırkçılığa varan bir tepkiyle örgütlenmesi, solun ise gerçek bir çıkış bulamadığı ancak ABD’nin tarihsel gelişimi düşünüldüğünde İskandinav ülkelerine örnek gösteren, kendisini “demokratik sosyalist” olarak tanımlayan bir kişinin büyük sermaye karşıtlığı ile düzen için bir erken uyarı  ve basınç azaltma işlevi üstlenerek yürüttüğü aday adaylığı kampanyası bir arada düşünüldüğünde emperyalizmin siyaset alanında sorunlarının biriktiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Birbirinden güvenilmez iki aday arasındaki seçim yarışında gelinen nokta siyasetin ve “Amerikan demokrasisi”nin sonuna işaret ediyor. Bir yanda kendi partisi tarafından istenmeyen, Türkiye’den bir analoji kurarsak Ali Ağaoğlu ile kıyaslanabilecek bir figür olan Donald Trump, diğer yanda seçilebilmek için bütün bu “garipliğe” ihtiyacı olan Hillary Clinton.

Burada Cumhuriyetçilerin ancak yaşlı, beyaz ve az eğitimli olan görece dar bir kümenin temsiliyetini alması Amerikan sağı açısından orta vadede büyük bir krizi tarif ediyor. Ancak Demokratların da düşük gelirliler, gençler, kadınlar, eğitimliler ve diğer etnik gruplardaki desteğinin temsiliyetini nereye kadar sürdürebileceği görülecek.

ABD’de sorun ve kimlik üzerinden yürütülen ve lobiciliğe dayanan siyasetin sınırlarına gelinmiş olabilir. İnsanların somut bir sorun üzerine gevşek örgütlenme alışkanlıklarının üst düzeyde olduğu ülkede daha kalıcı arayışların ise özellikle düzen karşıtı solun zayıflığı nedeniyle şimdilik değerlendirilemeyeceği söylenebilir. Yine de, farklı nedenlerle de olsa “ABD demokrasisi” için tıkanıklığın tartışmasız olduğunu söylemek gerekiyor.

Sonucun önemi var mı?

Seçimlerin esas olarak “sonucu belli” halinin ortadan kalkmasıyla Salı gecesinin daha heyecanla takip edileceği kuşkusuz. Bununla birlikte, basitçe ABD emperyalizminin kendisinden vazgeçmeyecek veya politikalarında esaslı bir değişiklik olmayacak olması da bu seçimleri değersizleştirmiyor. Ancak emperyalizmin kalesi ABD’nin siyasi dünyasının yabancı düşmanlığı, muhafazakarlık sömürüsü, orta sınıf popülizmi üzerine kurulu ve en nihayetinde şovmen bir parababası ile temsil edilen bir yeni sağa karşı yalancı, ikiyüzlü, büyük sermayeye ilişkileri olan, liberal ve uyduruk bir yoksulluk, göçmen ve özgürlükler söylemine dayanan ve en nihayetinde ABD politik elitinin en tipik temsilcilerinden biriyle temsil edilen solla ilişkisi sahte bir merkez parti arasına sıkışmış olması bir tercih gerektirir demek de hatalı olacaktır.

Her şeyden önce Trump’ın “ABD’nin Erdoğan”ı olacağı gibi bir tespit fazla yüzeysel kalacaktır. Trump, göçmenler ile etnik ve dini azınlıklara karşı geliştirdiği söylemin yanı sıra ABD’nin geleneksel “ticaret temelli dış politikası”na aykırı duruşuyla radikal bir söylem içinde gözükse de bunun arkasını getirebilecek bir teorik ve pratik zemine de kadro birikimine de sahip değil. Dolayısıyla Trump’ın başkanlığının, bugün inanması güç olacak olsa da George W. Bush’un 2000 yılında seçildiğinde vaat ettiği “daha içe kapanık bir ABD” siyasetini denemekten öteye geçmesi pek mümkün gözükmüyor. Dahası oğul Bush’un vaadinin 11 Eylül ile birlikte “önleyici saldırganlığa” bırakması gibi Trump’ın da tamamen kontrolsüz hale gelmesi de olası.

2001’de dünya bugünküne göre daha sakin ve az sorunlu iken bugün ABD’nin saldırganlığıyla gelinen noktada çözülmesi “güç” sorunların Trump gibi ağzına geleni söyleyen ve aklını pek az kullanan biri tarafından tutarlı bir şekilde yürütülmesi bile kolay gözükmüyor. Bununla birlikte, Trump Florida’da seçimi kazanmak için Demokratların Küba ile başlattıkları “normalleşme” sürecini sona erdireceği tehditlerinde bulunmak gibi çıkışlara da sahip.

Öte yandan, Hillary Clinton’ın ise eşi Bill Clinton ve Barack Obama’dan devralacağı “güleryüzlü emperyalist katil” rolünü sürdüreceği tartışmasız. ABD’nin tüm dünyaya doğrudan ve geniş kapsamlı askeri müdahalelerde bulunacağı gibi bir öngörüde bulunmak biraz abartılı olacaksa da “Arap Baharı”nda ve Suriye’de olduğu gibi en kanlı terör örgütlerini bile destekleyerek “demokrasi ihracı”nın arkasının kesilmeyeceğini bilmeliyiz.

Ekonomik anlamda ise Trump’ın daha korumacı bir dış ticaret politikası geliştireceği ve altyapı yatırımlarıyla ekonomiyi hareketlendirileceği düşünülebilir. Clinton’ın ise Trans Pasifik Ticaret Anlaşması’nı hayata geçirerek büyük sermayenin ihtiyaçlarına cevap vereceği ve bu arada bir takım sosyal programlarla yaratılan karların bir kısmının yeniden dağıtılacağı ve yaklaşık 7 yıldır düşük bir oranda da olsa süren yeni iş yaratma potansiyelini sürdürmeye çalışacağı öngörülebilir.

Bu iki açıdan bakıldığında Trump ve Clinton’ın ABD emekçilerine vaat ettikleri pek yeni bir şey olmadığı, dünya halkları açısından ise emperyalist müdahalelerin sonunun gelmeyeceği tartışmasız. Dolayısıyla Clinton’ın ne olduğu öngörülebilir politikalarına karşı Trump’ın alışılageleni “zorlayacak” çıkışlar yapma potansiyeli bize farklı iki yol sunuyor. Ancak her iki yolun sonunun da birbirine çok uzak olmayan yerlere düşecek olması iki kötü seçenekten birini “ehven-i şer” bile yapmaya yetmiyor.

ABD’de sol seçenekler

Düzenin hali böyleyken ABD’de sosyalistler ve komünistler ise bir tarafta çıkış arayanlar diğer tarafta ise “Trump faşizmi”ne karşı Demokratları desteklemek arasında bölünmüş durumdalar.

ABD Komünist Partisi, uzun yıllardır olduğu gibi bu seçimlerde de Demokrat Parti’yi destekleyen bir konum almış durumda. İşçi ve halk örgütlenmelerinin ulusal düzeyde ve partilerinin de yerel düzeyde güçlenmesi gerektiğini söyleyerek ulusal düzeydeki seçimlerde aday göstermeyen ABD Komünist Partisi, Trump’ın seçilmesinin işçi ve göçmen hakları yönünden kayıplar oluşturacağını ve emek mücadelesinin güçlendirilmesi için en uygun adayın destekleneceğini söylüyor.

Troçkist partileri bir kenara koyarsak, en önemli sol adayın Sosyalizm ve Kurtuluş Partisi (Party for Socialism and Liberation), Barış ve Özgürlük (Peace and Freedom) ve Özgürlük Birliği Partisi’nin (Liberty Union Party) ortak adayı Gloria La Riva ve Eugene Puryear ikilisi olduğu söylenebilir. ABD’de Marksizm-Leninizm’e en yakın parti olan Sosyalizm ve Kurtuluş Partisi, sosyalizm vaadiyle 112 seçiciden oluşan 10 eyalette oy pusulasında yer alırken 226 seçicinin olduğu 12 eyalette ise adının yazılması usulüyle seçime katılacak.

Küba’ya yakınlığıyla bilinen ancak geçmişte Çin Devrimi’ne ve Macaristan’da karşı devrimin bastırılmasına karşı çıkan Sosyalist İşçi Partisi (Socialist Workers Party) ile Çin Devrimi ve Macaristan’da karşı devrimin bastırılmasına ilişkin görüş ayrılığı üzerine Sosyalist İşçi Partisi’nden ayrılan Maoist sayılabilecek İşçi Dünyası Partisi (Workers World Party) yarışta yer alacaklar.

Seçim sonuçlarına ilişkin herhangi bir şey söylemeye gerek olmasa da soldan bir seçenek olarak geçen seçimlerin 2 katı kadar fazla eyalette bugüne kadarki en geniş seçmen kitlelerinden birine ulaşacak Gloria La Riva’nın adaylığı bu anlamıyla bile önemli sayılabilir. ABD’de seçime katılabilmek için her eyalette belirli bir imzanın toplanması gibi şartların yerine getirilmesi gerektiği düşünüldüğünde bu seçimlerin sembolik de olsa önemli bir kazanımla geride bırakılacağı düşünülebilir.

ABD’de halkın “kötülüklerden kötülük” seçmek zorunda kaldığı bir seçimde ABD’de de solun gerçek bir çıkış bulacak gücünün olmaması Türkiye solu açısından da ders çıkartılması gereken bir durum olarak önümüzde duruyor.