Köşe Yazıları

Çıkış

Yazarımız Bilgütay Hakkı Durna geçtiğimiz hafta yaşanan HDP ve Cumhuriyet Gazetesi tutuklamaları üzerine yazdı.

Sevgili Bülent Utku ve Mustafa Kemal Güngör’e,
dayanışma duygularım ile…

Ülkede hukuk güvenliğinin kalmadığını, Anayasa Mahkemesi’nin olağanüstü hal döneminde çıkarılan bir KHK’nın içeriğine bakmadan, bu içeriğin olağanüstü hal ilanı gerekleri kapsamında kalıp kalmadığına ilişkin bir inceleme yapmadan önüne gelen bir başvuruyu reddetmesi üzerinden daha geçen hafta tartışmış ve şu soruyu sormuştuk: Birçok içtihadında hukuki güvenlik ilkesinin hukuk devletinin önkoşulu olduğunu belirten Anayasa Mahkemesi acaba kendisinin hukuki güvenliği olmadığını mı düşünmektedir?

İnsan hakları ve özgürlüklerinin koruyucusu, demokratik, laik ve sosyal hukuk devletinin güvencesi olarak yapılandırılan Anayasa Mahkemesi önüne gelen bir başvurunun esasına girmekten çekinmiş midir? Üstelik bu karar oybirliği ile alınmıştır. Üstelik bu karar, önceki içtihatlar gerekçesiz bir şekilde değiştirilerek yapılmıştır. (1)

Sanırım “daha ötesi var mı?” diye sormak gereksiz. Her güne “daha ötesi” ile başlıyoruz. Ya da daha doğru olacak bir ifadeyle, durumu her gün yeni örneklerle yaşıyoruz/görüyoruz.

Geçen hafta yaşanan Cumhuriyet Gazetesi operasyonu da böylesi bir örnek.

Cumhuriyet Gazetesi yönetici ve yazarlarına operasyon yapılıyor. Gözaltına alınıyorlar. Sonrasında da tutuklanıyorlar. Gerekçe “FETÖ ve PKK terör örgütlerine üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek.” Soruşturmayı yürüten ve bu iddiaları dillendiren savcı ise başta “FETÖ/PYD silahlı terör örgütüne üye olmak” üzere on ayrı suçtan yargılanıyor. Hakkında, ağırlaştırılmış müebbet hapis başta olmak üzere, bir dizi ceza isteniyor.

Böylesi bir tablo neden oluşmuş olabilir?

FETÖ’nün yeni bir oyunu mu? Yoksa itirafçı bir savcının kendisini ispatlama ve böylece aklama çabası mı? Ya da, Cumhuriyet’e yapılan bu operasyonda gözden kaçan “ufak” bir hata mı?

Bir yerden sonra, gerekçesinin hangisi olduğunun ne önemi var? “Korku toplumu” yaratılmıştır. Ve yurttaşlara somut olarak her gün gösterilmektedir. Hiç kimsenin ve hiçbir kurumun hukuk güvenliği yoktur.

Cumhuriyet Gazetesi ve HDP operasyonları

Oldukça uzun bir süredir, “yeni” rejimin kurulmasında ve toplumun şekillendirilmesinde yargının oynadığı rolden bahsediyoruz. Tamamen operasyonel bir araca dönüşmüş olan yargının kararlarını bir bütün olarak rejimin ihtiyaçları doğrultusunda verdiğine işaret ediyoruz.

Darbe girişimi sonrası “yeni” dönemde de bu rol değişmedi. Memleketi soruşturmalar ve davalar üzerinden hizaya sokma hali kalıcı hale geldi. Cumhuriyet Gazetesine ve HDP’ye yönelik operasyon ve tutuklamalar tam da buradan okunmalıdır.

Bu nedenle, Cumhuriyet Gazetesinin bir süredir içine girdiği liberal yönelimi gerekçe göstererek olan bitene sırt çevrilmesi gerektiğini dillendirmenin pek akıl karı olmadığını söylemek zorundayız. Gerek Cumhuriyet Gazetesine gerekse HDP’ye yapılan operasyonların hedefi yalnızca bu iki yapı değildir. Hedefte tüm toplumun düşünce ve ifade özgürlüğü vardır, basın özgürlüğü vardır. Hedefte muhaliflerin siyaset yapma hakkı vardır.

Bunun yanında, örneğin tutuklanan Cumhuriyet Gazetesi yönetici ve yazarlarına arkadaşlarının, dostlarının kişisel olarak kefil olması, vefa gösterilmesi, dayanışma sergilenmesi açısından kuşkusuz önemlidir. Ancak yukarıda bahsettiğimiz siyasi gerekçeden uzaklaşmaya neden olduğu sürece de bu tarzın esas gerekçenin perdelenmesine neden olduğu da görülmelidir.

Hele, yürütülen fikri tartışmalarının ve hatta sosyal medya paylaşımlarının polis/savcılık sorgularının bir parçası haline getirilmesine, bu tartışmaların “delil” haline dönüştürülmesine, engizisyon yargısı oluşturma çabalarına şiddetle karşı çıkılmalıdır. Bu çabanın polis ve savcı dışındaki taraftarlarından hala solda kalanlar var ise, derhal dışarı atılmalıdırlar. (2)

Başlangıç

Memleketin üzerine bir karabasan çökmüş durumda.

Sol ise bir çıkış arıyor.

Var olan güç birliklerinin yanına yenileri ekleniyor. Sürekli olarak ittifak yapacak yeni güçler aranıyor.

Her çaba kuşkusuz önemli. Evet, sol ortaklaşmanın da, birlikte mücadele etmenin de yollarını aramalı ve bulmalı.

Ancak bir türlü istenilen sonuçlar elde edilemiyor.

Salt AKP ve/veya “saray” karşıtlığı üzerinden bir araya gelme çağrıları, ne kadar kişi ya da yapıyı yan yana getirmiş olsa da, yeterli olmuyor.

Peki, eksik olan nedir?

Eksiklik AKP karşıtı politikaların bir türlü bütünlüklü bir politik hattın içerisine yerleştirilmemesi olabilir mi?

Eksiklik, çöken karabasanın memleketin geleceğine dair açtığı boşluğa ilişkin söz söylenmemesi, söylenememesi, geleceğe dair sözlerin sürekli ertelenmesi olabilir mi?

Oysa sol bu ülkenin geleceğine dair (de) ortaklaşmalı, bunun mücadelesini bugünden örmeye başlamalıdır.

Eğer ülkenin geleceğine dair bir boşluktan bahsediliyorsa, bu boşluğa ilişkin (de) kavga verecek, güveni ve umudu sağlayacak bir siyasi hat (yeniden) inşa edilmelidir.

Bu bir başlangıç noktasıdır ve açıkça görülmektedir ki, bu işe talip olanlar yalnızca komünistlerdir.

Öyle ise, komünistler aslında cevabını çok iyi bildikleri soruyu kendilerine bir kez daha sormalıdırlar. Sormalıdırlar, çünkü bugün sorumluluk bunu gerektirmektedir:

Bu ülkenin geleceğinde, geleceğin kuruluşunda komünistler olacak mı?

Cevabı biliyoruz. O halde yerine getirelim!

 

(1) Tabi karara bir “gerekçe” yazıldı. Özü, “OHAL KHK’lerinin Anayasa Mahkemesi tarafından denetlenebilmesi için bu yöndeki bir anayasal yetkinin açıkça tanınması gerektiği” olan bu gerekçenin ayrıntılı olarak irdelenmesi bu köşenin sınırlarını çokça aşacağından, bunu Hukuk Defterleri’ne bırakalım. Yalnız, “yetkim yok” şeklindeki bu yaklaşım ile Anayasa Mahkemesi’nin OHAL süresince kendisini “askıya” almış olduğunu belirtelim. Sonrasını bilemeyiz!

(2) Bir de, Cumhuriyet Gazetesi’ne yapılan operasyon sonrası iyice ayyuka çıkan bir iç tartışma söz konusu. Bu tartışmaya ve tarafların dile getirdiklerine ilişkin ancak dışarıdan, okuduğumuz kadar bilgilere sahibiz. Zaten daha ötesi bilgiye de ihtiyaç olduğunu daha doğrusu gerek olduğunu düşünmüyorum. Böylesi bir tartışmanın tarafı da olmak yanlış. Ancak bu tartışmadan ve taraflardan bağımsız olarak söylenmesi gereken, Ahmet İnsel ve şürekâsının gazetede utanmazca yazmasına artık izin verilmemesi gerektiğidir.

Yukarı