Recep Tayyip Erdoğan son günlerdeki konuşmalarında Misak-ı Milli’yi dilinden düşürmüyor. Bir türlü rahat bırakmadığı “yeni nesillere” bunu öğretmenin öneminden başlayıp sözü yine Lozan Antlaşması’na ve Musul’a, Halep’e getirdi. Hatırlayalım, Boğazlar üzerindeki egemenliği, Montrö Antlaşmasını da tartışmaya açmıştı.

Yanlışları ve kendisine öğretilen uydurma tarihe birazdan bakarız ama bir ülkenin, üstelik cumhurbaşkanının ağzından, işi kendi kurucu antlaşmasını tanımama, tartışma noktasına vardırması herhalde tarihte bir ilktir. Erdoğan, emperyalistlerin yeni bir Sykes-Picot arayışında oldukları ve Ortadoğu’yu yeniden şekillendirme peşinde oldukları bir dönemde, 2016’da 1923 psikolojisiyle hareket edilemeyeceğini, Türkiye’nin 1923’ten beri bir kısır döngüye hapsedildiğini ileri sürmekten geri durmuyor.

“Millilik ve yerlilik” iddiasındaki bir kişinin biraz tarih bilmesini, biraz da ülkesinin varlığını tartışmaktan geri durması beklenir. Ama Erdoğan “1923 psikolojisi” diye 100 yıla yaklaşan Cumhuriyeti tarih saymıyor. Yerine koymaya çalıştığı ise mezhepçi, projeci bir cehalet yığını. “Yetenekleri” toplumun bir kısmını bir araya getiriyor, kendisi için ölmeye hazır ediyor belki ama en az aynı büyüklükteki bir başka kısmını ise tam karşısına alıyor.

Dahası sonuç emperyalizmin dümen suyuna her gün daha fazla giren bir Türkiye. 1990’da ve 2003’te emperyalist işgale askeri olarak ortak olmayan Türkiye, bugün Suriye’de Rakka’ya girmek için ABD’ye yalvaran, Musul’da Irak devletine meydan okuyarak var olmaya çalışan bir halde. ABD’nin çeyrek yüzyıldır talep ettiği emperyalizmin askerliğini üstlenecek Türkiye hayalden gerçeğe dönüyor.

* * *

“Yeni Osmanlı” hayallerini pazarlayarak çıkılan yolda “komşularla sıfır sorun” ve “stratejik derinlik”ten kalan “stratejik yalnızlık”. O yalnızlık aynı zamanda Türkiye’nin sınırlarının tartışmaya açılması anlamına da geliyor. Şimdi bu hataları telafi etmenin yolu olarak Katar’a üs, Somali’ye eğitim kampı, Cerablus, Azez, Dabık diye başlayan El Bab, Rakka, Musul diye devam etmesi arzulanan bir büyük macera yürütülüyor.

Burjuvazinin yoksul halkın ve emekçilerin kanlarını, canlarını hiçe sayarak düşler gördüğü ortada. Türkiye burjuvazisinin Ortadoğu petrollerine ortak olma hülyaları, bölgenin yeniden imarında pastadan büyükçe bir pay kapma açgözlülüğü. IŞİD petrolünün Batman’da Koç’ların rafinerisinde sona eren yolculuğu, Musul ısrarı, G20 toplantılarında dile getirilen “bahçeli evler” projeleri bunların yansıması değilse nedir? Erdoğan başka şeylerin yanı sıra bunların da siyasi temsilciliğini üstleniyor.

Daha önce eşiğinde olduğumuz felaketin artık göbeğindeyiz diyebiliriz.

* * *

Bu felaketin başındaki aktörün tarih anlatısı ise bir masaldan bile beter. Meşruiyetini yalan, yanlış ve uydurma bir tarihe yaslamaya çalışan Erdoğan ve AKP’nin daha önce duvara toslayan “Yeni Osmanlı” saçmalığı gibi bu zemini de dağılmaya mahkum.

Erdoğan’a göre “1923 psikolojisi” 2,5 milyon kilometrekareden ancak 780 bin kilometrekare çıkarabilmiş. Üstelik buraya 20 milyon kilometrekareden gelinmiş.

20 milyon hesabına nasıl ulaştığını bir tek kendisi bilir herhalde. Bir de Mustafa Armağan’dan Kadir Mısırlıoğlu’na yeminli Cumhuriyet düşmanı, Osmanlı soytarıları. Osmanlı en geniş halinde 5 milyon kilometrekareden biraz daha büyüktü.

“Ulu hakan” diye övündükleri “köhne Bizans’ın Yıldız burcunda ikamet eden baykuş” tahta çıktığında Osmanlı çoktan Macaristan, Hırvatistan, Erdel, Podolya, Ukrayna, Kırım, Kafkasya, Yunanistan, Moldova, Besarabya, Yemen üzerindeki egemenliğini kaybetmişti.

Sadece II. Abdülhamit döneminde 1876’dan 1909’a kadar Tunus, Mısır, Kıbrıs, Sırbistan, Karadağ, Romanya olmak üzere 1 milyon 600 bin kilometrekare toprak kaybedilmiştir. Buna daha sonra Bulgaristan, Girit, Libya, Batı Trakya ve Ortadoğu da eklenmiştir.

780 binin bölünmesine, paylaşılmasına ise izin verilmemiştir.

* * *

Mondros Ateşkesi ve Sevr Antlaşması ile hayata geçirilmeye çalışılan Sykes-Picot’nun Türkiye’nin eline ne bıraktığı bellidir. Kurtuluş Savaşı’nda kurtarılan yurdu “2,5 milyon kilometrekareden ancak 780 bin kilometrekare çıkarabilmiş” diye küçük gören Erdoğan’ın bahsettiği millilik de yerlilik de ancak İngiltere Dışişleri Bakanı’nın dedesi Ali Kemal’inki kadardır.

20 milyon uydurma olduğu gibi, Misak-ı Milli’de daha sonra Türkiye’ye katılan Hatay ile Irak’ın toprakları olarak kalan Musul ve Kerkük dışında Kurtuluş Savaşı’ndan sonra vazgeçilen bir toprak parçası da yoktur. Batı Trakya, Kars, Ardahan ve Batum için Misak-ı Milli’nin önerdiği bir referandumdur. Kars ve Ardahan alınmış ancak Batı Trakya ve Batum alınamamıştır. Hatay Türkiye’ye katılmış ancak Musul ve Kerkük Irak’a bırakılmıştır. Ama Halep-Deyr Ezzor hattının Misak-ı Milli’de yer alıp almadığı en azından tartışmalıdır.

Bugün Misak-ı Milli, Lozan, Montrö üzerinden yürütülen tartışmada patronlar yeni kârlar görmekte olabilir. Erdoğan, ayrıca hilafet, saltanat, fütuhat hülyaları görüyor olabilir. Söylediklerinin hepsi ham hayallerden, çiğ uydurmalardan ibarettir.

* * *

20 Ekim 1927 Mustafa Kemal’in galip ve devlet kurucusu olarak zafer konuşmasını, CHP kongresinde 27 saatlik Nutuk ile yaptığı tarih. Bugün 89. yıldönümü.

Türkiye Cumhuriyeti, Büyük Ekim Devrimi’nin ortaya çıkardığı dünyada “Yurtta barış, dünyada barış” diyerek kurulurken bir gerçeği kabullenerek yola çıkmıştı. Ama yolun devamında ileri gidemeyen geri düştü.

Bugün, emperyalizmin Sykes-Picot ile bölgemizi paylaşma planlarını kursaklarında bırakan Cumhuriyeti tartışanlar, yeni bir Sykes-Picot’ya, ülkenin bölünmesine, yoksul ve emekçi halkımızın ise bunların bedelini kanları ve canlarıyla ödemesine yol açacak, Enver Paşa’ya atfedilen maceracılığı bile aşacak bir yola girmektedir.

Burjuvazinin, AKP’nin, Erdoğan’ın bahsettiği millilik ve yerlilik, Kadir Mısırlıoğlu adındaki meczubun “Keşke Yunan galip gelseydi. Ne hilafet yıkılırdı. Ne şeriat yıkılırdı. Ne medreseler lağvedilirdi.” sözlerinde saklıdır. Tıpkı 98 yıl önce Dersaadet’teki padişah ve adamları gibiler.

* * *

Bugün bir 2. Kurtuluş Savaşı olacaksa bu 15 Temmuz üzerine değil işçi sınıfının ellerinde yükselecektir.

Bugün bir 2. Kurtuluş Savaşı olacaksa ABD ve Avrupa’nın dümen suyunda ağababalarının, ecdatlarının yolundan gidenler bir yerde emperyalizme vatanı pazarlarken, bağımsızlık, eşitlik, özgürlük, laiklik ve barış mücadelesi yürütenler diğer yanda “dahili ve harici” insanlık düşmanlarına karşı mücadelelerini yükselttikçe olacaktır.

Bildiğimiz bir şey var, kurtuluş emperyalistlerle, işbirlikçileriyle, burjuvaziyle olmaz. Erdoğan ilkini tarihten tamamen silmek için “2. Kurtuluş Savaşı” demekte, Misak-ı Milli, Lozan ve Montrö’yü tartışmaktadır.

Musul’da, Tuzhurmatu’da katledilen Türkmenlerin Şiiliğine bakıp ses çıkarmayan Erdoğan’ın Musul üzerinden savurduğu mezhepçi savaş tehditleri ile Türkiye’nin bu “milli ve yerli” hali felaketin ta kendisidir.