Dünyada İslam adına siyaset yapan modeller açısından bugüne kadar yapılan sınıflandırmaları hatırlayarak başlayalım.

1980’e gelindiğinde dünyada İslamcılıktan anlaşılan bir tarafta Arap şeyhliklerinde Sünni şeriatçılığı diğer tarafta İran’da Şii şeriatçılığından ibaretti büyük ölçüde. İleride “Ilımlı İslamcılar” diye el üstünce tutulacak olanlar ise birkaç on yıllık mücadele geçmişlerine rağmen henüz yasal alanda tutunmaya çalışıyor ve çoğu yerde devletlerin laik tepkileri karşısında marjinallikten çıkmakta zorlanıyordu. ABD’nin Afganistan’da yürüttüğü “mücahitler” savaşı ise bugünün selefi cihatçı terörizmini yetiştiriyordu.

1990’lara gelindiğinde ise Sovyetler Birliği’nin çözülmesi sonrasında bölgedeki İslamcıların emperyalizm açısından ne kullanım amacı ne hedefi kalmamıştı. Bu noktada ABD’nin Afganistan’da beslediği “mücahitlerin” artık selefi cihatçılıkla nikahlarını tamamına erdirip terörizme yöneldiklerini de not edelim.

90’lar boyunca İslamcılık güçlenmesine izin verilmeyen bir siyasi proje olarak kaldı. Ancak 90’lar aynı zamanda El Kaide’nin ABD topraklarındaki ilk eylemi olan 1993 Dünya Ticaret Merkezi bombalamasıyla da başlamıştı. Türkiye’de ise Refah Partisi’nin geliştiği süreç 28 Şubat ile kesilmişti.

Ancak bu dönemin sonunda 11 Eylül 2001 ile artık bir strateji haline gelecek Ilımlı-Radikal ayrımının da başladığı görülüyor. İslam dünyasında ama özellikle Arap ülkelerinde, fikri temelleri 1850’lerde atılan ve 1920’lerden itibaren örgütsel kuruluşlarını gerçekleştiren toplumsal hareketlerin, sahibinin elini ısıran “mücahitlere” karşı el üstünde tutulmaya başlanması da yine bu dönemde başlıyor.

2000’lerden itibaren artık modernleşme hedefiyle İslam’ı referans olarak görmeyen Türkiye, Tunus gibi ülkelerin geleneksel rejimlerinin aksine artık modernleşmenin sonuçlarıyla sorunu olmadığını söyleyen ama İslam referanslı hareketler öne çıkıyor.

Artık terörist radikallere karşı ılımlılar modaydı. Ilımlılar arasında ise Türkiye’de 2001’de kurulan ve 2003 Kasımı’nda iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi bir model iken, bir diğer model ise “Arap Baharı” ile Mısır merkezli ama şeyhlikler dışında hemen her Arap ülkesinde iktidara gelen Müslüman Kardeşler ve türevleri oldu.

Müslüman Kardeşler iktidarda 2 yılı doldurmadan Mısır ve pek çok ülkede terör örgütü ilan edilirken Tunus’taki uzantısı Ennahda ise laiklikle kavga etmeyeceğini söyleyerek iktidardan çekildi, seçimleri kaybetti ve daha sonra küçük ortak olarak hükümete dahil edildi.

Mısır’a ilişkin bir önemli not da, ülkenin ikinci büyük İslamcı parti olan selefi Nur Partisi’nin 2011’de 127 milletvekili kazanmış olmasına rağmen 2015’te ancak 11 milletvekilliği kazanabildi.

* * *

2016’ya gelindiğinde ise iki önemli dönüşüm eğilimini daha not etmek gerekiyor. Bunlardan birincisi, Mısır’daki Müslüman Kardeşler arasında ortaya çıkan “partiler üstü” bir konuma geçme eğilimi. İkincisi ise, geçtiğimiz Mayıs ayının sonunda yapılan Ennahda Kongresi’nde ortaya çıkan İslam’ın tüm toplumsal yaşamı düzenlediği tezinden vazgeçildiğinin ilanı oldu.

Müslüman Kardeşler’in kurucusu Hasan el Benna’nın temel tezlerinden bir tanesi, İslam’ın bütüncül bir sistem olduğu ve sadece ibadet ve inanç alanında değil aynı zamanda toplumsal, siyasal ve ekonomik alanları da düzenlediğiydi. Müslüman Kardeşler, bu tez üzerinden yeni bir toplumsal modeli, İslamcı bir toplum modelini örgütlemişlerdi. Vakıflar, sosyal yardımlar ve dayanışma biçimleri, okullar, hastaneler, işletmeler hep bu modelin üzerine inşa edilmişti. Son olarak 2011’de Hüsnü Mübarek’in devrilmesiyle iktidara gelen Özgürlük ve Adalet Partisi de bu hareketin siyasal kanadıydı.

Bu tez 1987’de yapılan kongrelerinde Ennahda tarafından da ifade edilmişti. Ancak Gannuşi’nin Mayıs ayındaki kongrede ve sonrasında Le Monde gazetesine verdiği röportajda söyledikleri bu tezden vazgeçtiklerini ilan etti. Partinin artık “totaliter bir İslamcı parti” olmaktan “sivil ulusal bir parti” olmaya geçtiği söyleniyor. Gannuşi, “İslamcı bir partiden laik bir partiye dönüştüğümüzü söylemedik, İslam’ı referans noktamız olmaktan da çıkarmadık.” diyerek kararlarının uca çekilmemesi için açıklamasını da ekliyor.

Ennahda, siyasi mücadelenin dinin kaderini belirlemesinin önüne geçmek istediklerini söylerken, “Parti binaları ve kamusal alanlarda parti ve siyasi etkinlikler için imkan varken camilerin politikleştirilmesinde veya siyaset için kullanılmasında nasıl bir meşruiyet kalmış olabilir ki?” diye soruyor. Ennahda, “sivil toplum” alanını kendisinden ayırıyor.

Bu sözlerin anlamı önümüzdeki yıllarda daha da ortaya çıkacaktır kuşkusuz. Aynı zamanda parti içerisinde bir muhalefet doğurduğu da bilinmelidir. Bunlarla birlikte, Ennahda’nın “ılımlı İslam’dan Müslüman demokratlığa” yolculuğu daha yakından takip edilmeyi hak ediyor.

Öte yandan, ilk örnek dediğimiz Mısır İhvan’ı içindeki eğilimin bundan farklı olarak “sivil toplum” alanına çekilmeyi önerdiğini ve bundan sonra doğrudan bir siyasi parti olarak etkinlik göstermek yerine bir baskı grubu veya lobi olarak devam etmeyi öneriyor. Bu önerinin kazanıp kazanmayacağı belli olmamakla birlikte Müslüman Kardeşler içerisinde önemli bir tartışma olarak takip edilmesi gerektiği açık. Bu bir yönüyle Müslüman Kardeşler’in başa dönmesi ve belirli bir yol ayrımında yaptıkları siyasi partiye dönüşme kararının düzeltilmesi anlamına gelecek.

Her iki modelin de bugünkünden çok farklı birer “Siyasal İslam” doğuracağı söylenebilir.

* * *

Buradan Türkiye’ye gelelim.

Türkiye’de siyasal İslam’ın yolculuğuna bakacak olursak, İslamcıların AKP’nin kuruluşuna kadar esas eğilimi, tarikatlar üzerinden ve kendilerine ait bir “sivil toplum” kurmak oldu. Tarikatların Müslüman Kardeşler’in Mısır’daki deneyimine yakın olarak önce birer “sivil toplum örgütü” olarak Türkiye sağının oy pazarlıklarının bir parçası olarak başladıkları yolda daha sonra AKP’nin kurulmasında oluşturulan “tarikatlar koalisyonu” ile birlikte bir siyasi parti haline geldikleri söylenebilir.

Öte yandan, Milli Görüş geleneğinin Ennahda’ya yakın bir modelde örgütlendikleri söylenebilir. Aynı zamanda, Türkiye’deki tarikatların Milli Görüş geleneğine desteğinin de sınırlı olduğu kabul edilebilir.

Bununla birlikte, AKP’nin Türkiye sağını bir arada tutma becerisi, aynı zamanda onun “tarikatlar koalisyonu”nu da bir arada tutma becerisiydi.

Siyasal İslam, dünyada bu tartışmaları yaparken Türkiye’nin bunun dışında kalamayacaktır. Bu, AKP’nin 15 Temmuz sonrasında neleri yapabileceğine ve neleri yapamayacağına ilişkin bir öngörü değil aksine daha tarihsel denebilecek ve aynı zamanda İkinci Cumhuriyet’in çözemediği yerleşme ve mutabakat sorununun nasıl çözüleceğine ilişkin bir cevabın başlangıç noktası sayılmalıdır.

15 Temmuz’dan sonra AKP’nin kendisinin ve tarikatların devletle ilişkisinin bugüne kadar olduğu gibi devam etmesini beklemek doğru olmayacaktır. AKP ve tarikatların devletle ilişkisi değişmesin diye güç ve direnç gösterisi olmayacaktır demek ise safdillik olur. AKP’lilerin “Biz darbenin arkasında ABD var demedik” demeye başlamalarının da AKP’nin ve yandaş yazarların saldırganlığının da arkasında bu nesnel basınç yer almaktadır. Ancak dünyadan bağımsız bir Türkiye mümkün değildir.

Bu açıdan bakıldığında emperyalizmin “ılımlının ılımlısı” bir İslam aradığı ve bunun için adımlarını somutlaştırdığı görülüyor. İslamcıların dünyanın her yerinde abdestsiz gezebileceklerini ama emperyalizm olmadan nefes alamayacaklarını biliyoruz. Öyleyse Siyasal İslam’ın bu yol ayrımında üzerine gitmek bize haktır.