İlker Demirer

Siyah beyaz bir fotoğraf…

Gencecik çocuklar, ellerindeki yazılı çeleneği Taksim Anıtı’nın önüne bırakıyorlar. Çelengin üzerinde o tarihi söylem yazıyor: “Harbiyeli aldanmaz”.

Siyasi tarihimize geçen ve başarısız 21 Mayıs 1963 darbe girişiminin hem parolası, hem de Cumhuriyet’in İki Numaralı adamı İsmet İnönü’ye verilen bir cevaptı “harbiyeli aldanmaz” söylemi. Bu parolanın ardından Mayıs’ta harekete geçen Talat Aydemir’in darbe girişimi başarısız oldu. Talat Aydemir ve “üç ihtilalci” asıldı. Bu hareket 15 Temmuz 2016’ya kadar ordu içinde “emir-komuta zincirini” kıran son gerçek hareket oldu.

Düzen açısından bakıldığında kontrol altına alınamayan ve bağımsız bir aktör olarak davranma heveslisi olan TSK’nın içindeki unsurlar başarısız 21 Mayıs 1963 harekatı ile birlikte temizlenmişti. NATO’ya girişle başlayan ordunun uluslararası emperyalist-kapitalist sisteme bağlanma ve şekillenme süreci “ordu içindeki bozucu unsurları” temizliyordu.

İlk kırılma anı: NATO konsepti

Elbette bu başarısız girişimin ardından solun yükselişi ve ülkedeki sınıflar mücadelesi ordu içindeki diğer aktörleri de etkilemiş ve içinde farklı pozisyon alan unsurlar doğmuştu. Ancak bu unsur bir daha asla kurumsallaşamadı ve bir odak haline gelemedi. NATO bu noktada ordunun şekillendiricisi, OYAK vb. kuruluşlar ise teminatı olmuştu. NATO konsepti ve Soğuk Savaş’ta ileri karakol olma rolü ordu açısından kendi varlık zeminini değiştirmiştir.

Ülke siyasetindeki değişkenler ve sınıflar mücadelesinin çıktıları yıllar içinde değişirken, Harbiye’nin konumu da yıllar içinde farklılık gösterdi. 12 Mart sonrasında TSK içinde ve Harp okullarında değişiklikler yapılırken, Harbiyeli’nin profili değişime tabi tutuldu. Mülkiye ve Tıbbiye ile 1908 ve 1923 devrimlerinin taşıyıcısı ve öncüsü olan Harbiye, 12 Mart’tan sonra “Türk modernleşmesinin teminatı olan öncü kadroların” yetiştirildiği yer olmaktan çıkmış ve NATO’nun emir eri olan şerefli paşaların yetiştiği kuruma dönüşmüştür.

Buraya doğru giden yolda pek çok kırılma ve tarihi uğrak bulunurken, her şeyden önce Türkiye’deki modernleşmenin kapitalist yönelimleri ve sınıfsal bakış açısına odaklanmak gerekiyor. “Muasır medeniyetlere” giden yolda akılcılık ön planda tutulurken, geç kapitalizm çağında treni kaçırmışların payına emperyalizme bağımlılık düşmüştür. Son kertede bu bağımlılık ilişkisi, Türkiye’deki modernleşmenin de kaderini belirlemiştir.

İkinci kırılma anı: 12 Eylül ve toplumsal gericilik

Başa bu gerçeklik yazılmasına karşın ilk kırılmanın ardından gelişen tarihsel süreç de ikinci kırılma bugünün de ruh halini belirlemiştir. Pek çok siyasi otorite, çevre veya kurumun ortaklaştığı bir tespit olan 12 Eylül’ün Türkiye tarihindeki dönüm noktası oluşu, askeriyenin de yörüngesini çizmiştir. Askeriyenin 90’larda bir kurumdan çıkıp Asker Partisine bürünmesi dahi bu yörüngeyi bozmamış, aksine güçlendirmiştir.

Yörüngenin ekseninde gericilik vardır ve tüm toplumsal ilişkilerde olduğu gibi gericilik bu alanda da “yıkıcı” bir rol üstlenmiştir. 12 Eylül sonrası siyasal alanda gericilik, toplumsal alanda neo-liberalizmin bozucu etkileri geri dönüşümsüz yaralar açarken, Asker Partisi bu bozuculuğun yarattığı hasara karşı “dolgu malzemesi” olabilmiştir.

Öte yandan uluslararası emperyalist-kapitalist sistemin bir projesi olan ve Türkiye sermaye sınıfının tarihsel, güncel istemleriyle bileşke özellikler gösteren Ilımlı İslam’ın devlet içerisinde sınırsız örgütlenme özgürlüğüne kavuşması bu projenin temel özelliğidir. Siyasal ve toplumsal alanın gericilik yoluyla belirlendiği, sınıflar mücadelesinin büyük oranda sermaye sınıfı lehine çözüldüğü bir atmosferde Ilımlı İslam’ın temel yönelimleri siyasal iktidarın ele geçirilmesi ve devletin yeniden kurulması üzerine bina edildi. Bu açıdan Fethullahçılar’ın 1986 yılından itibaren hız kazanan Ordu-Yargı-YÖK üçlüsünde örgütlenme macerasının bam telini Ordu içindeki örgütlenme oluşturuyordu.

Gericilik neyi amaçladı?

Uluslararası siyasi atmosfer bu yönelimleri güçlendirirken, AKP’nin iktidara gelişi yeni bir rejimin inşaasında egemenlik alanlarının da değişmesi anlamına geliyordu. Bu noktada kamusal alanın yeniden düzenlenmesi, ayak direyen farklı güç odaklarının tasfiyesi ve sermaye sınıfının tek bir hedefe doğru mobilize edilmesi 2002 sonrası dönemin özelliklerindendi. Siyasal İslamcılığın bu noktada “demokratikleşme”, “askeri vesayetin yok edilmesi”, “sivilleşme” gibi argümanlar yoluyla bu direnç odaklarının üzerine gitmesi gerçek bir kavganın da önünü açtı.

Nitekim bu süreçte Siyasal İslamcılığın kadro kaynağını oluşturan Fethullahçılık uzun süren bir projenin ürünü olarak ordunun üst kademesine getirildi.

Gizki çalışmayı esas alan ve toplumsal ayakları son derece zayıf olan Fethullahçıların, İkinci Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde oynadığı stratejik rol önemsizleştirilemez. Bu anlamıyla Fethullahçılar düzenin “aparatçikliğinden” çok daha fazla yer kaplamıştır. Bu rolde siyasal iktidarla birlikte davranan Fethullahçılar, İkinci Cumhuriyet’in ordusunun yaratılması için Harbiye’yi de belirler hale geldi.

Harbiyeliyi bekleyen yol ayrımı

Bütün hukuksuzlukları ayyuka çıkan ve esasında azgın gericiliğin önündeki tüm engelleri kaldırmanın yolu olan Ergenekon ve Balyoz operasyonları ile ordu “uyumlulaştırılırken” İkinci Cumhuriyet’in farklı kriz dinamikleri artık devredeydi. 15 Temmuz bu dinamiklerin sonuncusu ve en şiddetli halidir.

Bu şiddetin sonucunda Ordu yeniden şekillendirilirken, Türkiye tarihinde önemli roller oynayan Harbiye özünden koparılarak değiştirildi. Askeri liselerde okuyan çoğunluğu emekçi çocukları olan ve zaman içinde toplumla bağları koparılan genç subay adayları önce Fethullahçı çetelere emanet edildi, sonra da sokağa atıldı. Askeri liselerden atılan ve normal okullara sürülen gençler bu açıdan gericiliğin koçbaşı, örgütlü kadroları haline dönüşmesine engel olunmalıdır.

Değişime uğrayan Harbiyeli içinde barındırdığı çelişkilerle, düzenin kendi hesaplaşmalarına kurban gidişiyle ve yakarışıyla önemsenmeyi hak ediyor. Ancak bir gerçeği kabullenerek başlanmalı işe:

Harbiyeli aldandı….

Harbiyeli kendisini aldatan gericilik ve emperyalizmden hesabı sormak için diğer yaşıtlarının yaptığını yapmaya hazırlanmalı; karanlıkla arasına mesafe koymalı.

Bu mesafe aynı zamanda Harbiyeli’nin aldatılan vicdanının, kırılan onurunu da kurtaracaktır.