Serbest Kürsü

SERBEST KÜRSÜ | Laikliği sulandırmak

Serbest kürsü’de laiklik tartışması devam ediyor.

Fırat Devrim

Türkiye dinselleşiyor. Bu yeni bir şey değil elbette. Bugünkü dinselleşme akımının kökleri Köy Enstitüleri’nin kapatıldığı, ezanın yeniden Arapça okunduğu, “seçmeli” din derslerinin getirildiği 1940’ların sonuna kadar götürülebilir. Ama bu dinselleşme özellikle 12 Eylül Darbesi ve onun ardından 2002’deki AKP iktidarı ile yeni bir evreye girdi.

Ancak Türkiye’nin egemenleri laikliğe karşı ne kadar saldırıda bulunurlarsa bulunsunlar bu ülkenin ilerici damarları bu saldırılara karşı direnmeye devam etti. 2007’deki Cumhuriyet Mitingleri’nin temel motivasyonu laiklik ve bağımsızlıktı örneğin. Gene Haziran Direnişi’ni yaratan etkenlerden en büyüğü de AKP’nin ülkeyi gericiliğe ve piyasacılığa mahkum etmeye çalışmasıydı. Ergenekon’la Türkan Saylan’ı, İlhan Selçuk’u, Yalçın Küçük’ü baskı altına almaya çalışarak, her tarafta İmam Hatip açarak, kuran kurslarıyla vs. bu işi başaramayacağını anladı.  AKP iktidarı, dahası sermaye sınıfı  Türkiye’de laikliğin köklü olduğunu gördü. Türkiye’nin ilerici birikimini doğrudan bir karşı saldırıyla teslim alamayacağını anlayarak gene en etkili silahını, liberalizmin çürütücülüğünü devreye soktu.

Burjuvazinin genel tarz-ı siyasetidir. Kaleyi dıştan fethedemiyorsa önce kuşatır, sonra içten fethetmenin yollarını arar. Eğer kendisine karşı muhalefeti engelleyemiyorsa bu muhalefeti kendi kontrol etmek, en olmadı kendi çizdiği sınırlarda kalmasını sağlamak ister. Bu nedenle devrimcilik eylem tarzından çok ideolojik bir tavır alıştır. Burjuvazinin çizdiği sınırları reddetmek, o sınırları yok saymak, karşısına kendi siyasetini, kendi ideolojisini, kendi eylemselliğini çıkarmaktır. Burjuvazinin siyasetiyle kirlenmiş yığınlara boyun eğmek değil, onları değiştirmeye çalışmaktır. AKP’nin güncel saldırı başlığı olan laiklik konusunda da devrimciler, komünistler ikirciksiz bir sekülerizmi, laikliği savunmalıdırlar. Hem teoride, hem pratikte.

“Yapmıyor muyuz” diye sorulabilir. El cevap, hayır yapmıyoruz. Daha kırk fırın ekmek yememiz lazım. Örneğin bugün laikliğin kalesi sayılan İzmir’in merkezinde toplu namaz kılınması, buna CHP’li Büyükşehir Belediyesi’nin icazet vermesi muhafazakarların, gericilerin İzmirlilere sempati duymasını filan sağlamaz. Laikliği sulandırmaktan, toplumdaki dinselleşmeye zemin hazırlamaktan başka bir işe yaramaz. Ya da HDP’nin partisine şeriatçıları, şeyhleri, şıhları toplarken “özgürlükçü laiklik” gibi bir garabeti ortaya atması da laiklik mücadelesine zarar verir. Sormak gerekir HDP’ye, “kime özgürlükçü?” Yobazlara, gericilere, oruç tutmayana saldıranlara mı, yoksa inanmayan, inansa bile yaşam biçimini istediği gibi yaşamak isteyenlere mi? Tabi ki ikincisini kastettiklerini söyleyeceklerdir ama Şeyh Said’i anıp Said Nursi’yi Kürt sorununda kılavuz görerek ve “sivil” Cuma namaz şovları yaparak aslında ilkini kastettikleri bal gibi ortadadır. Bunlara karşı güçlü bir ses çıkartamıyorsak, laikliği hakkıyla savunamıyoruz demektir.

Denilebilir ki bunlar bizden değil, biz sosyalistiz, komünistiz. Bir de bizim içimize sızmışlar var laikliği sulandırmada. Sırf “bizden” gibi göründüğü için sahip çıkmamız, ya da en azından eleştirmememiz bekleniyor. Eleştirince sırtlanlıkla, çakallıkla suçlanıyoruz. Yavuz hırsız ev sahibi şaşırtır demişler, o hesap. Liberalizm grip virüsü gibidir. Bulaşıcıdır ve kendini sürekli yeniden üretir. Bu nedenle sürekli bir mücadele gerekir.

Haziran Direnişi’nde farklılıklara saygı adı altında yapılan namaz şovlarına belki doğrudan karşı çıkılamazdı o ortamın atmosferi nedeniyle. Ama Ramazan’la çakışınca ortaya çıkan Yeryüzü Sofraları’nın dini siyasete alet etmekten başka bir şey olmadığını söylediğimizde “kaba laik” olmakla suçlanmamız absürtlüktü. O zaman bizi “fazla laik” bulanlar, kurulan “anti-kapitalist” iftar sofralarıyla muhafazakar yığınları örgütleyebileceğini sananlar vardı.

O günden bugüne en büyük çıkışını laik ve bilimsel eğitim boykotuyla yapmış Haziran Hareketi’nin İstanbul’un aydınlık semtlerinden biri olan Beşiktaş’ta “yeryüzü sorfası”, adlı adınca “iftar yemeği” düzenlemesi, bunu Twitter sayfasından duyurması ise dinci gericiliğe prim vermekten başka bir anlam taşımamaktadır. Siz bunu yaptıktan sonra istediğiniz kadar “laiklik bizim kırmızı çizgimizdir”, “gericiliğe geçit vermeyeceğiz” deyin, geçiniz. Surlarınızda kendi ellerinizle nurtopu gibi bir gedik açmış bulunmaktasınız. Muhafazakar kitleleri böyle şovlarla örgütleyemeyeceğiniz gibi laik-seküler insanları da gericileştirmenin aleti oluverirsiniz. Bu yapılan “tekil bir davranış”, “bir yanlışlık” olarak değerlendirilemez, kitlelere öncülük etmesi gerekenlerin yeterli ideolojik bilince sahip olmamasının bir ürünüdür. Bu ideolojik bilinçsizlik ya da eksik bilinç halinin sebebi ise ideolojik mücadelenin boşlanıp aktivizme meze edilmesidir.

Laiklik mücadelesi ciddi bir iştir. Aydınlanma mücadelesidir. Burjuvazi tarafından istenmeyen evlat muamelesi görmesi bundandır. Bu nedenle ona en iyi biçimde öncülük edecekler komünistlerdir. Bugün laiklik mücadelesi sınıf mücadelesinin bir parçası haline geldi. Çünkü dinin toplumsallaşması en çok işçi sınıfının tepki vermesini, mücadeleciliğini yok ediyor. Bu mücadeleyi verirken de komünistlerin toplumla temas yüzeylerinde laiklik mücadelesini aşındırmamaları en çok dikkat etmesi gereken başlıklardan. Dinin siyasi ve toplumsal alandan çıkartılması günümüzde laikliğin en önemli mücadele başlığı olmalıdır. Bunu söylemde değil, eylemde de savunmak ise bize düşüyor.

İsteyen içkisini sulandırabilir, ama laikliği sulandıramaz. Sulandıranları eleştirmek de boynumuzun borcudur. Keyfimizden değil, inandığımız davanın zafere ulaşması için.

Yukarı