Umut Kuruç

Tayyip Erdoğan’ın Kilis’teki açıklamasıyla gündeme gelen Suriyeli sığınmacılara vatandaşlık verilmesi uygulamasının ayrıntılarına ilişkin haberler ilk etapta yaklaşık 30 – 40 bin, toplamda da 300 bin Suriyelinin Türkiye vatandaşlığına geçeceği yönünde.

Tayyip Erdoğan’ın Suriyeli sığınmacıları oya devşirme niyetiyle birlikte, AKP’nin gerici toplumsal dönüşüm ve emperyalist hedeflere tutunma çabası ile sermaye cephesi açısından da değerlendirmek gerekiyor bu hamleyi.

Patron örgütü TİSK (Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu) 2015 yılında ”Suriyeli Sığınmacıların Türkiye’ye Etkileri 2015” ismiyle yayınladığı raporda niyetini açıkça ortaya koyuyor: “Risk ve fırsatların iç içe geçtiği bir tablo ile karşı karşıyayız, göçü bir fırsata çevirebiliriz.”

Krizi fırsata çevirmek isteyenler ile onların iktidarı ve emperyalistler, egemen bir ülkeyi savaş bölgesi haline getirerek, yüz binlercesinin kanından beslenirken, milyonlarca insanı nasıl göç yollarında sefalete sürüklediklerine bakmak, yani bütünü görmeye çalışmak gerekiyor.

2011’le birlikte yeni bir Sykes-Picot mu?

Emperyalizmin “Arap Baharı” ile birlikte, 1916 Mayıs’ında imzalanan ve Ortadoğu’da bugünkü sınırların çizildiği Sykes-Picot Anlaşması’nın hükmünü yitirdiği, mezhepsel bölünmelerin yaşandığı, başta Irak ve Suriye olmak üzere bölgede artık yeni bir tasnife ihtiyaç duyulduğu dillendirilmeye başlıyor.

Emperyalizmin “bahar” olarak adlandırdığı bu kanlı süreç Ortadoğu’da mezhep ve etnik kimlikler üzerinden yeni bir tahkimatın adı oluyor. Sykes-Picot’un sonu olarak tabir edilen düzenleme yeni ve güncellenmiş bir Sykes-Picot olarak karşımıza çıkıyor.

ABD, Irak’tan askerlerini çekse de taşeronları aracılığıyla siyasi ve askeri operasyonlarını sürdürüyor. Ülkemizde emperyalistlerin 24 askeri üssü olduğunu ve Ortadoğu’daki operasyonlar söz konusu olduğunda bu üslerin de katliam anlamına geldiğini geçerken belirtelim.

Emperyalizmin ve işbirlikçilerinin savaş hazırlığı

2011 yılında Suriye’de daha çatışmalar başlamadan Türkiye’de kamplar hazırlanırken, sınır bölgelerinde yollar açılıyor. ABD konsolosluk görevlileri ve “muhaliflerle” Hatay’da toplantılar yapılıyor.

Söz konusu “muhaliflerin” ilk örgütlenmesi ise Suriye Ordu’sundan firar eden Riyad Esad önderliğinde bir grup asker ile radikal İslamcıların kurduğu Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) oluyor. ÖSO’ya destek için ABD, İngiltere, Fransa, Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri ve Türkiye’nin bir dizi silahlı personeli gizli görev bahanesiyle faaliyete geçiyor. ÖSO için Hatay’da kurulan Apaydın Kampı’nın yakınında ise kuş uçurtulmuyor.

Nisan 2011’de İngilizler ve ABD “yetkilileri” vatandaşlarını “olası bir iç savaş” gerekçesiyle tahliye etmek üzere Cilvegözü sınır kapısında incelemeler yapıyor. Aynı günlerde Hatay’ın Yayladağı ilçesinde, “güvenlik” gerekçesiyle o günden itibaren cihatçı teröristlerin geçişini sağlayacak olan çadır kent hazır ediliyor.

Haziran 2011’in ilk günlerinde cihatçı yobaz çetelere yataklık eden Türkiye’ye uzaklığı 20 kilometre olan Cisr Eş Şuğur’da emperyalistlerin “muhalif” olarak adlandırdığı cihatçılar postane binasını bombalayarak 120 Suriyeli güvenlik görevlisini katlediyor. Otomatik silahlar ve el bombalarıyla saldıran ve sivil halkı canlı kalkan olarak kullanırken, katlettikleri insanların cesetlerini Asi Nehri’ne atan cihatçı teröristler, Antakya Devlet Hastanesi’nde tedavi altına alınıyor.

Vergiler nereye gidiyor, sorduk mu?

2011’den bu yana da kevgire dönmüş olan Türkiye-Suriye sınırından TIR’larla silah, mühimmat, yardım malzemesi ve her tür araçla cihatçı taşınıyor.

Cihatçılar gündüzleri BM korumasındaki kamplarda kalırken, geceleri sınırı geçerek kafa kesiyor, insan katlediyor.

Savaştan ve gözü dönmüş cihatçı teröristlerden kaçan Suriyeliler içerisinde Türkiye’ye gelen ve söz konusu kamplarda “can güvenliği” nedeniyle cihatçı katillerle aynı yerde kalmak istemeyenlerin oranı ise azımsanamayacak kadar büyük.

AKP iktidarının Suriye’deki savaş suçları yüz binlerce insanın canına mal olurken, milyonlarcasının göç etmek zorunda kalması yine AKP tarafından Suriye siyasetinin aracı haline getiriliyor.

Yüzün üzerinde ülkeden on binlerce cihatçı katil, Türkiye topraklarından kafa kesmek, insan katletmek için Suriye’ye geçerken, bizlerin vergileriyle bu katil sürüleri Türkiye topraklarında eğitilirken bir de devlet hastanelerinde tedavi ediliyor. Binlerce TIR silah ve mühimmat, egemen bir ülke halkının katledilmesi için taşınıyor.

Krizi fırsata çevirenler: Patronlar

Ortadoğu’nun yegâne laik ülkesi Ortaçağ karanlığına gömülürken, patronlar da krizi fırsata çevirmek üzere ellerini ovuşturuyor.

BMMYK Aralık 2015 verilerine göre Türkiye’deki Suriyeli sığınmacı sayısı 2,287,360. Kamplarda kalanların sayısı 263,677 ile toplam sayının yüzde 10’u bile değilken, kamplar dışında yaşamaya çalışanların sayısı 2,023,683.

Türkiye’ye göç eden Suriyelilerin çok küçük bir kesiminin üst gelir seviyesine sahip olduğunu söylemek gerekiyor. Türkiye tarafından sadece “geçici koruma” statüsü verilen Suriyeli sığınmacıların yasal olarak çalışmalarına izin verilmezken, yatırım yapmalarının önünde herhangi bir engel bulunmuyor.

Ekonomi Bakanlığı’nın Haziran 2015 “Türkiye’de Faaliyette Bulunan Yabancı Sermayeli Firmalar” istatistiğindeki verilere göre Türkiye’deki Suriye sermayeli firma sayısı 2 bin 827 iken, Türk ortaklı ve kayıt dışı olanlarla birlikte bu rakamın 10 binin üzerinde olduğu tahmin ediliyor.

Vatandaşlık uygulaması söz konusu olduğunda, “paralı” Suriyelilere gayrimenkul satışı, yatırım olanakları sağlanırken, Avrupa ülkelerine gitmek isteyen zenginlerin Türkiye’de tutulması hedefleniyor.

Suriyeli sığınmacıların “girişimci” ve paralı olan azınlığı haricindekileri tekstil, inşaat, tarım, ağır sanayi gibi sektörlerde, merdiven altı atölyelerde kayıt dışı, asgari ücretin altında, sigortasız olarak çalıştırılıyor.

Uluslararası Af Örgütü’nün 2014 tarihli “Hayatta Kalma Mücadelesi: Türkiye’deki Suriye’den Gelen Mülteciler” başlıklı raporuna göre Suriyeli bir sığınmacının aldığı ücret Akçakale’de Türkiyeli bir işçinin aldığının yüzde 80’i, Urfa’da yarısı ile yüzde 80’i arası, Hatay ve Kilis’te yarısı, İstanbul’da ise üçte biri düzeylerinde seyrediyor.

Daha ucuz emek, daha büyük cennet

Sığınmacı ve mülteciler üzerine çalışma yapan kuruluşların verilerine göre 3 milyona yakın Suriyeli sığınmacının yaklaşık bir milyonunu ilkokul çağındaki çocuklar oluştururken, bunların sadece dörtte biri okula gidiyor. 11 yaş üzerindeki çocuklarla ilgili ise herhangi bir veriye rastlanmıyor. Kız çocukları okulu bırakarak erken yaşta evliliğe zorlanırken, erkek çocuklar yetişkinlerin iş bulamaması nedeniyle aile geçimine katkı için kayıt dışı istihdamın en yüksek olduğu sektörlerde çalışmak zorunda kalıyor.

Bu durumdan en fazla memnun olan ise patronlar. Türkiye’nin işsizlik ve ucuz emek cenneti olduğu göz önünde bulundurulursa, ücret seviyesinin düşüklüğü bu cennetin yaratıcılarınca fırsat olarak değerlendiriliyor.

Suriyelilere vatandaşlık verilmesini ilk dile getirenlerden biri olan patron örgütü TİSK’in (Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu) 2015 yılında ”Suriyeli Sığınmacıların Türkiye’ye Etkileri 2015” ismiyle yayınladığı raporda “Risk ve fırsatların iç içe geçtiği bir tablo ile karşı karşıyayız, göçü bir fırsata çevirebiliriz” sözü, fırsatı yakalayanların işi sağlama bağlama isteğinden başka bir şey değil.

Sermayenin yarattığı tehdit algısı

Haziran ayında TBMM komisyonundan geçen Emekli Sandığı Yasa Tasarısı’na eklenen bir madde ile Suriyeli sığınmacıların çokuluslu şirketlere kiralanmalarının, bu yolla da içerideki şirketlere rant aktarılmasının önü açılmış oluyor. Öte yandan özel istihdam büroları düzenlemesi içinde yer alan ancak daha sonra geri çekilen hüküm bu yasayla geri getirilerek, Suriyeli sığınmacıların da emek sömürüsünde  “kiralık işçi” kapsamına alınması sağlanıyor.

Sermayenin, göç, sığınma ve ilticayı emekçiler arasındaki rekabeti arttırarak, emek maliyetini düşürmenin bir aracı olarak gördüğü, bunu her fırsatta değerlendirdiği tarihsel bir gerçek. Bu gerçeğin bir diğer yanı ise, işçiler arasındaki yerli-yabancı karşıtlığının keskinleştirilerek, işçi sınıfının kendi içerisinde birbirine karşı kullanılmasıdır.

Bugün ülkemizde özellikle Suriyeli sığınmacılar üzerinden yürütülen düşmanlık kampanyası işte tam da buraya tekabül ediyor. Düşmanlıkları besleyerek tehdit olarak yaygınlaştırırken sermaye, emekçileri kendi politikasının taşıyıcısı haline getiriyor. Ekonomik kriz durumunda oluşacak tepkiler yabancı düşmanlığına tahvil ediliyor.

Mülteci bile değiller

Bir diğer sakatlık da kavramsallaştırmaların doğru kullanılmaması… Göçmen, mülteci ve sığınmacı kavramları ne yazık ki birbiri yerine kullanılırken, bu kafa karışıklığından faydalanan da yine siyasi iktidar oluyor.

Türkiye’ye batılı ülkeler haricinde gelenlerin hiç biri mülteci statüsüne alınmıyor. Türkiye 1951 tarihli Mültecilerin Hukuki Durumuna İlişkin Cenevre Sözleşmesi’ne “coğrafi kısıtlama” ile taraf olduğu için sadece Avrupalılara mülteci statüsü veriyor. Diğer ülkelerden gelenlerin hepsi sığınmacı olarak tanımlanırken yalnızca “geçici koruma” statüsü alabiliyorlar. Yani, Tayyip Erdoğan’ın vatandaşlık vereceğini ilan ettiği Suriyeliler mülteci bile değiller.

AKP, bütün haklardan mahrum bıraktığı Suriyeli sığınmacıları AB’ye karşı bir koz olarak kullanarak “Geri Kabul Anlaşması” karşılığında üç milyar Avro’ya Brüksel’de satarken, iç siyasette de malzeme haline getiriyor. Özcesi, savaştan kaçan Suriyeli sığınmacılar AKP’nin elinde rehin tutuluyor.

AKP iktidarı, Suriye siyasetinden içeride de faydalanmayı hedefliyor. Suriyeli sığınmacılara ilişkin vatandaşlık gündeminin yanı sıra yerleştirme planlarıyla da demografik olarak bir gerici dönüşümü hedefliyor. Böylece kuracağı yeni rejimde kendi nüfusunu yaratırken gerektiğinde kullanmak üzere etnik ve mezhepsel çatışma zeminini Kürt ve Alevilerin yaşadığı yerlerdeki demografik değişimi gerçekleştirecek şekilde kurmaya çalışıyor.

 “AKP’nin amacına bu kadar çabuk ulaşmasına, halkım sebep olmasın.”

24 yaşında ismini vermek istemeyen Suriyeli bir kadın Hürriyet Gazetesi’ne şunları söylüyor: “Beş yıldır oturduğum Türkiye’ye öğrenci olarak geldim, uluslararası ilişkiler bölümünü bitirdim. Dört dil konuşuyorum, Türkçe de bunlar arasında. Savaş patlak verince ailem ‘Geri dönme’ dedi. Okulu bitirdim, şimdi ailemin yolladığı para ve yaptığım projelerle geçiniyorum. Ailem, geleceğimi İstanbul’da kurmamı istemiyor. Çünkü buradaki laik düzenin sallantıda olduğunu öngörüyorlar. Suriye’ye geri dönmemin bile daha güvenli olduğunu düşünüyorlar. İstanbul’u seviyorum, burada yaşamaktan da memnunum. Ama Erdoğan’ın halkımı kullanmak istediğini düşünüyorum. Türk vatandaşlığı önerseler, bunu istemem, kabul etmem. Çünkü tüm bu sürecin ardında bir art niyet olduğunu düşünüyorum. Eğitim seviyesi düşük ve dindar olan Suriyelileri Doğu ve Güneydoğu illerine yerleştirerek, oradaki Sünni-Alevi, Arap-Kürt dengesini değiştirmeye çalışıyorlar. Beş yıldır bu ülkede oturuyorum. Sevgim, bağım var Türkiye’ye karşı. Laik düzenin bozulması adına bu ‘vatandaşlık’ projesinin hayata geçmemesini dilerim. Hükümetin amacına bu kadar çabuk ulaşmasına, halkım sebep olmasın. İstenseydi coğrafi sınır koşulunu kaldırarak tüm mültecilere Türk vatandaşlarıyla eşit haklar sağlanıp, oy verme durumu hariç tutulabilirdi. Ama bu yapılmadı. Burada farklı bir plan var.”

Vatandaşlık hamlesi: Emperyalizmin B planında yer edinmek

ABD’nin, bölgede yeni bir Sykes-Picot düzenlemesini ön gören “B planını” hayata geçirmek üzere yaptığı hamlelerle birlikte, AKP ve Tayyip Erdoğan’ın da iştahı kabarıyor.

AKP’nin sesi Yeni Akit’in 10 Temmuz tarihli yayınında “vatandaşlık verilmesinin arkasında yatan” plan şöyle açıklanıyor (yazım hatalarıyla birlikte alınmıştır):

“Erdoğan’ın Suriyelilere vatandaşlık vermesinin altında yatan gerçek neden ilerde Halep bölgesi Türkmen bölgesi ve belkide Şam ın bir kısmını Türkiye’ye katmaktır. Suriye büyük ihtimalle bölünecek

ABD Esad’a bir Nusayri devleti veya bir Alevistan devleti kuracak

Kuzeyimizde ise PKK ya bir devlet kurmak istiyor

DAEŞ’e ne olacak. DAEŞ zaten ABD nin malı ona dokunmayacak Suriyenin bir bölümüne nefes almasına devam etmesini sağlayacak

İşte ABD nin bu planına karşı Erdoğan yeni bir plan geliştirdi

Peki nasıl olacak bu iş?

Suriyeliler bizim vatandaşımız olacak

Gün gelecek bir gün Suriye’de savaş bitecek ve bu vatandaşımız Suriyelilerin büyük kısmı evlerine dönecek. Dönmeseler bile devlet bir şekilde onları gönderecek.

Sonra Halep, Türkmen bölgesi ve belkide Şam’ın bir kısmında Özgür Suriye yönetiminde bir referandum yapılacak ve bu referandum ile bubölgeler Türkiye’ye katılacak

Bu şekilde ABD nin kurmak istediği PKK devletinin önünü keseceğiz ve DAEŞ’e karşı geniş bir tampon bölge oluşturup DAEŞ’i sıkıştıracak ve Özgür Suriye ordusuna büyük miktarda silah yardımı yaparak DAEŞ’in elinde ki bölgeleri de alıp orada da referandum yaparak o toprakları da Türkiye’ye katacağız

Olayların dış yüzüne bakmayın. Her zaman derin düşünün. Türkiye eski Türkiye değil. Artık kendi planlarımızı yapıyoruz”

Suriye politikasında yeni evre: Saldırganlık ve yayılmacılık

Tayyip Erdoğan Kilis’te vatandaşlık açıklamasını yaparken Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’a saldırmayı da ihmal etmiyor. “Türkiye olarak biz Suriye konusunda 6 yıl önce neredeysek bugün de aynı yerdeyiz. Suriye’nin başındaki zalimdir işi bu noktaya getiren. 600 bin Suriyeli kardeşimizin ölümüne neden olan bir insan bu ülkede asla bir yönetici olarak değerlendirilemez. IŞİD’den daha ileri teröristtir” sözleri Şam’a saldırıyı gündemden düşürmediğini, bilakis, Suriye’de “Esad’sız çözüm” inadını ortaya koyarken, vatandaşlık başlığını egemen bir devletin haklarına saldırıyı güçlendirecek yayılmacı bir hamle olarak gündeme getiriyor.

Mülteci statüsü verilmesi durumunda uluslararası yasalarla koruma altına alınırken birçok haktan yararlanabilecek olan Suriyelilerin, kimliklerini koruyabilecek ve kendi ülkelerine geri dönme şansına sahip olabilecekken, “vatandaşlık” durumunda kendi ülkelerine dönüş ihtimali ile birlikte özgür iradeleriyle siyasi özne olma olasılıkları da ortadan kalkıyor. Böylece, Suriye’de savaşın sona ermesi durumunda bile Türkiye’deki Suriyelilerin kendi ülkeleriyle barış içerisinde olma olanağı ellerinden alınmış oluyor.

Vatandaşlık hamlesi, Şam’a yeni bir saldırı anlamına gelirken Osmanlı hayalleriyle İsrail’le masaya oturan, Riyad’la Sünni ordusu kuran AKP için, bir vadede Suriye üzerinde hak iddia edebilecek zemini oluşturma hedefi, Tayyip Erdoğan’ın “Bizim ülke olarak resmi sınırlarımız başkadır, gönül sınırlarımız başkadır.” sözleriyle de ortaya konmuş oluyor.

Vatandaşlık kriterlerinden biri bu noktada oldukça dikkat çekici. Buna göre bazı “kritik isimlerden”, vatandaşlık yoluyla can güvenliği sağlanırken, istihbarat alanında da faydalanılabilmesi hedefleniyor. Suriye yönetimine “muhalif” olan isimler vatandaşlığa geçirilerek ajanlık yapmaları hedefleniyor.

Süreç yeniden şekilleniyor. Emperyalizmin B planında kendine yer edinmeye çalışan AKP iktidarı Suriye politikasında yeni bir evreye adım atmaya çalışıyor.

Suriyelilere karşı çıkmak kolaycılıktır, savaşın sorumluları hedef alınmalıdır

“#ÜlkemdeSuriyeliİstemiyorum” sloganlarıyla ortaya çıkan hezeyan ise AKP’ye ve onun Suriye politikasına muhalefet etmek bir yana, bu politikanın uzantısı haline geliyor.

AKP’nin emperyalizmle işbirliğine, Suriye halkını katleden yobaz çeteleri bizzat ülkemizde besleyip eğitmesine karşı çıkmak yerine bu politikaların sonucunda ülkesini terk etmek zorunda kalan Suriyelilere karşı çıkma kolaycılığı, emperyalizmin ve AKP iktidarının bu coğrafyadaki hedeflerine katkı sunmaktan başka bir anlama gelmiyor.

AKP’nin bugün vereceğini söylediği “vatandaşlık” Suriyeli sığınmacılara herhangi bir hak değil, daha büyük bir çaresizlikten başka bir şey getirmiyor.

Parası olan azınlık dışındakilere daha fazla sömürü, daha fazla yoksulluk dışında bir şey vaat etmediği gibi, Suriye savaşının bizzat sorumlusu olanların, Cenevre Sözleşmesi’ndeki coğrafi kısıtlamayı insanların çaresizliğinden faydalanarak ve onları rehin tutarak bir pazarlık malzemesi olarak kullananların, sığınmacılara mültecilik hakkını bile tanımayanların vatandaşlık masalları emekçileri karşı karşıya getiren milliyetçiliği yükseltirken, ortak bir toplumsal yaşamın inşa edilmesini de sağlamıyor.

Suriyeli sığınmacılar dramının sorumlusunun emperyalizm ve AKP, onların Suriye’deki savaş politikaları olduğu unutulmamalıdır.  AKP’nin elinde rehin tutulan ve gerek içeride, gerekse dışarıda bir koz olarak kullanmaya çalıştığı Suriyeliler değil, onları yurtlarından eden savaşın sorumluları hedef alınmalıdır.