U.S. President Barack Obama (L) stands next to Saudi Arabia's King Salman during the summit of the Gulf Cooperation Council (GCC) in Riyadh, Saudi Arabia, April 21, 2016. REUTERS/Faisal Al Nasser - RTX2AYYU

Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerinin Riyad’daki zirvesine katılan ABD Başkanı Barack Obama, Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdulaziz ile de 2 saatlik bir görüşme gerçekleştirdi.

Özellikle geçtiğimiz yıl temmuz ayından beri gergin olduğu söylenen Washington-Riyad arasındaki ilişkiler, Obama’nın The Atlantic dergisine verdiği demeçteki “Suudilerin Ortadoğu’yu İran’la paylaşması gerektiği” ifadeleri ile bölgeye askeri müdahale çağrısında bulunan Avrupa ve Körfez ülkelerinin tutumunu eleştirdiği sözleri ile daha da gerilmişti.

Geçtiğimiz yılın temmuz ayında BM Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) daimi üyeleri ile Almanya’dan oluşan P5+1 ülkeleriyle İran arasında imzalanan nükleer anlaşmadan bu yana Washington’a güvensizlik duyan Riyad’ın tansiyonu, 11 Eylül saldırılarından Suudi Arabistan’ın hukuken sorumlu tutulmasının önünü açan tasarısının geçtiğimiz günlerde ABD Kongresi’nde gündeme gelmesiyle daha da yükseldi. Bu hamleye karşı Riyad’ın ABD’deki 750 milyar dolarlık finansal varlığını satabileceğini açıklaması gerilimi arttırdı.

Bütün bu “olaylar” zinciri ile birlikte Obama’nın söz konusu gerilimin ortasında Riyad’ı ziyaretinin ardında yatanlara bakmak gerekiyor.

Ziyaretin nedeni, İran’la yapılan nükleer anlaşma ve ABD’nin Suriye’ye askeri müdahaleyi reddetmesine tepkili olan, başta Suudi Arabistan olmak üzere, Washington’un Körfez müttefikleri ile ilişkilerini düzeltmek olarak açıklansa da esas pazarlıkların gözden kaçırılmaması gerekiyor.

Washington-Riyad ilişkileri gerçekten de “gergin” mi?

Washington’un bölgede izlediği ve “Obama doktrini” olarak adlandırılan siyasetin ana eksenlerinden biri, “ABD’nin kendi güvenliğine ciddi ve yakın bir tehdit olmadıkça Ortadoğu’daki çatışmalara askeri olarak ve hatta belki de siyaseten bulaşmaması” olarak açıklanıyor.

Ancak, 2010 yılından bu yana Obama yönetimi dünyanın en büyük silah ithalatçısı olan Suudi Arabistan’a 60 milyar dolarlık silah satışına onay verirken, Riyad’la 48 milyar dolarlık silah anlaşmalarını sonuçlandırarak Bush yönetiminin Suudilere 16 milyar dolarlık silah ihracatı rakamını üçe katlamış oldu.

Bunun yanı sıra ABD istihbaratının Riyad’ın Yemen’deki saldırılarına desteğini ve askeri eğitim personeli takviyesini de unutmamak gerekiyor.

“Selman doktrini”, egemenlik sevdası

Böylece Washington, Riyad ve diğer Körfez ülkeleriyle bağımlılık ilişkisini sürdürürken Körfez ülkelerinin İran’a karşı gücünü artırarak iki tarafın birbirini “dengelemesini” sürdürerek kendisi için enerji, askeri ve siyasi alanı açık tutmayı hedefliyor.

Öte yandan Riyad “Selman doktrini” olarak da adlandırılan yeni siyaseti hayata geçirerek Suudi Arabistan’ın bölgede liderlik rolü üstlenmesini hedefliyor. Buna göre Suudi Arabistan, ABD’nin “bıraktığı boşluğu” doldurarak gerektiğinde güç kullanmaktan çekinmeyen, iddialı bir dış politikayla egemenlik kurmayı amaçlıyor.

Riyad’ın, Türkiye’nin de dâhil olduğu, İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) aracılığıyla kurduğu NATO, AB ülkeleri ve ABD tarafından destek açıklamalarıyla karşılanan İslam Ordusu, tam da böyle bir egemenlik alanı olarak Ortadoğu’da İsrail’in de hedeflediği bir Sünni Cephesi için yola çıkmış oluyor.

Bununla birlikte, Suudi Arabistan ve Türkiye İİT, İslam Ordusu ve Serbest Ticaret Anlaşmaları ile stratejik ortaklıklarını pekiştirirken, Türkiye’yi Halep, Cerablus ve Musul’un akıbeti konusunda ikna edemeyen ABD, tam da bu günlerde Riyad’ın desteğine başvuruyor.

Riyad’ın OPEC kozu

Suudi Arabistan bölgede özellikle İran karşısında etkinliğini arttırmaya çalışırken, Washington-Riyad ekonomik işbirliği de “bazı pürüzlere” rağmen sürüyor. Dünyadaki petrol rezervlerinin beşte birine sahip olan Suudi Arabistan’ın, ABD’nin ikinci büyük petrol sağlayıcısı olduğunu hatırlatmak gerekiyor.

Yıllardır, Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü OPEC’teki gücünü petrol üretim ve fiyat düzeylerini Washington’un istediği oranlarda tutmak için kullanan Riyad, bunun karşılığında hem petrol pazarını hem de ABD’nin siyasi desteğini ve askeri yardımını sağlamayı güvenceye alıyor.

ABD’nin Rusya planları ve Doha’da olanlar

Öte yandan, Rusya’yı siyasi ve ekonomik olarak sıkıştırmak üzere adımlar atan ABD yönetiminin Riyad çıkarmasının hemen öncesinde Katar’ın başkenti Doha’da üretimin dondurulması için OPEC ve OPEC dışı üreticiler arasında yürütülen görüşmeler, daha önce Riyad ve Moskova’nın diğer üreticilerin de kendilerini takip etmesi halinde petrol arzını Ocak ayı seviyesinde tutma konusunda anlaşmasına rağmen, bu kez anlaşmazlıkla sonuçlanıyordu.

Petrol fiyatlarının düşük seyretmesi, 2016 bütçesini petrolün varil fiyatının 2016’da ortalama 50 dolar seviyesinde seyredeceği varsayımıyla yapan Rusya’yı zora sokuyor.

Zirve öncesi İran’ın petrol üretimini dondurmadığı sürece kendilerinin de bu yolu tercih etmeyeceklerini açıklayan Salman, görüşmeye saatler kala delegelerini arayarak toplantıdan ayrılmalarını emrediyor.

Bazı güvenilir kaynaklara göre, İran’ın katılmadığı son Doha toplantısı öncesinde Washington, Riyad’ın kulağını çekiyor, Prens Salman’a petrol fiyatlarını dondurma konusunda geri adım atmaması halinde Suudiler’in karşılaşacağı sonuçları “hatırlatıyor”.

Petrol üretiminin dondurulması durumunda ise ABD’nin, Rusya’yı petrol fiyatları üzerinden iflasa sürükleme planlarının suya düştüğünü gözden kaçırmamak gerekiyor.

Sonuç: Boşanma yok, kirli ilişkiler sürüyor

İşin özü, Riyad, ABD’nin Rusya’ya karşı yürüttüğü petrol savaşında Washington-Riyad restleşmesini fırsata çevirmiş görünüyor.

KİK Zirvesi öncesi, Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkelerini rahatlatan açıklama Pentagon’dan geliyor. ABD Savunma Bakanı Ashton Carter Körfez ülkelerine yönelik olası balistik tehditlere karşı hava savunma kapasitesinin güçlendirilmesi konusunda çalışıldığını açıklıyor.

Bunun yanı sıra ABD ve Körfez ülkeleri, Yemen açıklarında ortak devriye için anlaşmaya varıyor.

ABD ve Körfez ülkelerinin savunma bakanları, ABD-KİK Zirvesi öncesinde yaptıkları “hazırlık” toplantısı sonucunda, KİK Genel Sekreteri Abdullatif Zeyyani’nin ağzından İran’ın, başta Yemen ve diğer ülkelerdeki “terör örgütlerine” gönderdiği silahların engellenmesi için ABD ile denizlerde ortak devriye ve etkin iş birliği konusunda anlaşma sağlandığını ilan ediyor.

ABD Savunma Bakanı Körfez ülkelerinin ağzına bir parmak daha bal çalarak, nükleer anlaşmaya rağmen Hizbullah gibi örgütlere verdiği destek ve balistik füze konularından dolayı İran’a uygulanan yaptırımların devam ettiğini söylüyor.

Obama’nın uzun yıllar dış politika danışmanlığını yapan Bruce Reidel, Washington Post gazetesindeki bir makalede, “Suudi Arabistan ile ABD boşanmış değil, bu iki ülkenin hala birbirine ihtiyacı var” ifadelerini kullanırken aslında bütün bu kirli ilişkileri özetliyor.