Pusula

Katliamlara, AKP iktidarına ve savaşa alışmayın!

Türkiye bombalar ile şekillenirken pusulanız şarşırmasın!

Bugün laiklik mücadelesi toplumsal ve siyasal alanda büyütülemediği için gerici AKP, Kürt illerinde baskı ve şiddeti dayatmaktadır. Emperyalizme karşı büyük bir mücadele verilmediği için, bugün Kürt siyaseti Ortadoğu’da yanlış yoldadır. Sermaye sınıfına karşı işçi sınıfı denilmediği için bugün meydan liberallere kalmış, gerçek bir muhalefet ortaya çıkarılamamaktadır. Solculuk, laiklik, anti-emperyalizm ve sınıfa karşı sınıf politikasının bütünlüğünü kurabilmektir.

Düzen siyaseti bir yandan yaşadığı sıkışmaları şiddet, baskı, dayatma, yalan ve hukuksuzlukla aşmaya çalışırken, diğer yandan ülkemizin geleceği bombalı katliamlarla şekillendirilmeye çalışılıyor. Emekçi halkımız karanlık ve acı bir süreçten geçiyor. Her şeyden önce bu tablonun emekçi halkımızın ve ülkemizin kaderi ve makus talihi olmadığına inanıyor, emekçi halkımızı bu gidişe karşı boyun eğmemeye ve alışmamaya çağırıyoruz.

Ankara’da son yaşanan, bundan önce Suruç’ta, Diyarbakır’da, Sultanahmet’te ve 10 Ekim’de Ankara Garı’nda gerçekleşen bombalı katliamlar, öncelikle AKP’nin dayattığı karşı-devrimci, gerici, Amerikancı rejimin sonuçları olarak değerlendirilmelidir. Ülkemiz AKP eliyle bombalı katliamların rutin haline geldiği bir ülke haline gelmiştir. Yaşanan bombalı katliamların daha ötesi yoktur ve AKP’nin ülkemizi felakete sürüklediğinin açık kanıtlarıdır.

Bütün bunlara rağmen AKP iktidarının pişkin ve utanmaz tutumu büyük bir skandal ve suç olarak adlandırılmalıdır. Böylesi katliamların olduğu ve yüzlerce insanın yaşamını kaybettiği bir ülkede hükümetin derhal istifa etmesi gerekmektedir. AKP iktidarı, nedenleri ve sonuçları itibariyle bu tabloya zemin oluşturan politikaların uygulayıcısı olduğundan, bu katliamların tereddütsüz sorumlusu olarak sayılmalıdır.

AKP iktidarı sıkışmıştır. Bu sıkışmanın temel nedeni Ortadoğu’da emperyalizmin çıkarları ile örtüşen Yeni-Osmanlıcı ve mezhepçi dış politikanın başarısızlığı ile Kürt sorunundaki şiddet yanlısı tutumdur. İç ve dış politika da ortaya çıkan sıkışmadan kurtulmak için AKP iktidarı açık bir savaş istemektedir.   Suriye’ye yönelik savaş hevesinin altında bu sıkışma ile birlikte aynı zamanda AKP’nin iktidarını sürdürme isteği ve başkanlık dayatması bulunmaktadır. Siyasi meşruiyetini “savaş ve dış güçler kuşatması” retoriği üzerine kurmak dışında seçeneği kalmayan AKP iktidarı, işbirlikçiliğinin hesabını yapamayacak kadar iki yüzlü bir politika izlemektedir.

Bu savaş politikasının argümanı olarak gösterilen “Türkiye’nin kuşatma altında olduğu tehdidi”, AKP iktidarının hep kullandığı düşman politikasının yeni versiyonudur. Dün “statüko ve askeri vesayet” adıyla yaratılan iç düşman, bugün, iktidarını borçlu olduğu “dış güçler” şeklini almıştır. Söylem düzeyindeki bu retoriğin altında yatan asıl gerçek ise, AKP’nin emperyalizmin kuyruğuna takılmasının ve taşeronluğunun üstlenmesinin maliyetleriyle karşı karşıya kalınmış olmasıdır.

Kürt sorunu üzerinden yaratılan milliyetçi hezeyan bugün açıkça faşist bir söyleme dönüşmüş bulunuyor. Osmanlı ve Selçuklu benzetmeleriyle, Ortadoğu’da açıkça toprak isteyen bir zihniyetin politikalarıyla ülkemizin savaşa girmesi gerektiği AKP’liler tarafından açıkça yazılmaktadır. Yıllardır MHP’de vücut bulan faşist zihniyet bugün AKP iktidarının içinde şekillenmeye başlayan yeni bir siyasal odağa geçmektedir. Yeni “faşist odak” bugün AKP iktidarıyla şekillendirilmektedir. Ülkemiz böylesi bir tehlike ile karşı karşıyadır.

Ancak bu fotoğrafın ve Ortadoğu’da ortaya çıkan tablonun bütününe bakıldığında sorunun kaynağında emperyalizmin çıkarlarının olduğu ve emperyalizmin bu doğrultuda Ortadoğu’ya müdahale ettiği emekçi halkımız tarafından görülmelidir.

Irak ve Suriye’nin parçalanması ile yıkımı, mezhep savaşına dönüşen bir çatışma ortamının yaratılması, Ortadoğu’nun savaş ve katliamlarla istikrarsızlaştırılması bizzat emperyalizm tarafından planlanmıştır. Cihatçı terör örgütlerinin beslenmesi ve kullanılması ile vekalet savaşının emperyalizmle işbirliği içindeki bölge ülkelerinin eliyle sürdürülmesi bugünkü tablonun somut olgularıdır. AKP’nin iktidara gelmesi ile şekillenen “Ilımlı İslam Projesi” ve “Büyük Ortadoğu Projesi”nin uyumu tam da burada yatmaktadır. Yıkımın ve emperyalist saldırganlığın en büyük suç ortaklarından birisinin AKP iktidarı olduğu asla unutulmamalıdır.

İşte bu politika, bugün ülkemizi büyük bir felakete sürüklemiş, AKP iktidarının mali, askeri ve her türlü lojistik ile tıbbi destek verdiği cihatçı örgütler ülkemize yerleşmiş, ülkemizi kana boğmuş, Türkiye’yi savaşın bir parçası haline getirmiştir. Bu tablodan fayda sağlayan hiç kuşkusuz emperyalizmden başkası değildir. Kaybeden ülkemiz ve yaşamını yitirenler ise halkımız olmuştur. AKP ise iktidarını kaybetmemek için ülkemizi felakete sürüklemekten çekinmeyen ve insanlarımızın ölmesinden siyasi rant sağlamaya çalışan bir diktatörlüğe doğru yol almaktadır.

Sadece AKP iktidarı değil, ülkemizdeki bir dizi siyasi aktör de Ortadoğu’da yaşanan bu savaş ve yıkım tablosunun bir parçası haline gelmiş bulunmaktadır.

AKP Türkiye’yi ateşe sürüklerken, bu siyasi aktörlerden birisi olan “Kürt siyasi hareketi” de ne yazık ki Türkiye’de yaşayan Kürt emekçilerini bu ateşin bir parçası haline ne yazık ki getirmiştir. Bugün Ortadoğu’da cihatçı terörün yaratmış olduğu yıkımın hedefi haline gelen Suriyeli Kürt emekçilerin realitesini anlamakla birlikte; ülkesini savunan “Suriye-Esad cephesini” güçlendirmek ve emperyalizme karşı durmak yerine emperyalizmin ve büyük devletlerin bölge politikalarıyla pragmatist bir ilişki kuran Suriye Kürt siyasi hareketinin çelişkili konumunu ortaya koymak gerekir.

PYD, ülkenin yıkımı üzerine inşa edilen Suriye savaşının başlangıcında Esad karşıtı bir tutum alarak “boşluklardan yararlanma politikasıyla” yanlış bir okuma yapmış, emperyalist ve büyük güçlerin müdahalelerine açık bir siyasal mecranın akıntısına kapılmış bulunmaktadır. Ortaya çıkan boşluğu dolduran PYD siyaseti, bu durumu ulusal mücadele bağlamında değerlendirirken daha büyük fotoğrafta ise emperyalizmin bölgesel çıkarlarının bir parçası haline gelmeyi “nesnel” olarak yaşamaktadır. Bakılması gereken yer işte bu büyük fotoğrafın kendisidir.

İşte böylesi bir tabloda Suriye’de emperyalist müdahalenin yarattığı boşluklarda pragmatist bir siyaset yürüten ve ulusal çıkarlar adına kendi pozisyonunu meşrulaştırmaya çalışan Kürt siyasi hareketi, Türkiye’de uyguladığı “hendek ve özyönetim savaşıyla” Ortadoğu’da yanan bu ateşi kendi cephesinden Türkiye’ye taşımayı tercih etmiş, ateş bugün Türkiye’yi sararak Türk-Kürt bütün emekçilerin ölümüyle sonuçlanan bir sarmala dönüşmüştür.

Tam da bu yüzden, bugün ülkemizde yaşanan savaşın ve ölümlerin sorumluluğunda Kürt siyasi hareketinin de rolü olduğu kabul edilmelidir.

Ankara’da gerçekleştirilen bombalı katliamın içinde barındırdığı bütün karanlık noktalarla beraber PYD ya da TAK tarafından gerçekleştirilmiş olmasının bir yerden sonra önemi yoktur. AKP tarafından gündeme getirilen PYD iddiasının zayıflığı açık olmakla beraber saldırının TAK tarafından üstlenilmiş olmasının ardından Kürt siyasi hareketinin saldırıya dair açıklamalarındaki yaklaşım göz ardı edilmemelidir. Suruç’ta, Diyarbakır’da ve Ankara Garı’nda gerçekleşen bombalı saldırıları katliam gören ve bu katliamları kınayan Kürt siyasi hareketinin benzer bir eylemi sahiplenmesi ya da sahiplenmek durumunda kalması Türkiye sosyalist hareketinin kabul edebileceği bir durum değildir.

AKP, Ankara saldırısını “PYD yaptı” diyerek ABD’yi kendi politikasına ikna etmek istemiş, Kürt siyasi hareketi de yine ABD’ye “PYD yapmadı” demiştir. Sonrasında eylem bizzat Kürt siyaseti hareketi tarafından sahiplenilmiş, ne AKP’nin isteği hayata geçmiş, ne de PYD’nin ABD emperyalizmle ilişkilerinde bir değişiklik olmuştur.

Güneydoğu’nun bir dizi ilçesinde yaşanan savaşın misillemesi ya da intikamı söylemi üzerinden Ankara’da gerçekleşen bombalı saldırının meşrulaştırılması da kabul edilemez. Cizre, Sur, Silopi, İdil başta olmak üzere bir dizi ilçemizde yaşanan çatışmanın, hendek siyasetinin ve devlet faşizminin yaratmış olduğu sonuç yüzlerce insanın ölümü ve göçü olmuştur. Bu durum bugün ülkemizin en büyük yarası olarak karşımızda durmaktadır. Ancak böylesi bir tabloda topyekûn savaş konsepti ile aynı yöntemi uygulamak Kürt emekçilerinin çıkarına değildir. Çünkü ülkemizin kurtuluşu Türk-Kürt ilericilerinin ortak kurtuluşu olacaksa ülkemizde Türk-Kürt kardeşliğini hedef alan bütün eylem biçimlerinin bertaraf edilmesi zorunluluktur.

Bütün bunlarla beraber bu tabloda Kürt sorununda çözüm, savaş ve başkanlık tartışmasında kendilerine misyon biçen liberallere karşı emekçi halkımız dikkatli olmalıdır. Daha dün, meşru Suriye yönetimine diktatörlük diyerek emperyalizmin ve cihatçı terör örgütlerinin müdahalesine sessiz kalan, yetmez ama evet diyerek AKP iktidarının yolunu açan, Kürt sorununda çözüm adıyla AKP rejiminin onaylanmasını gündeme getiren liberal siyaset bugün de sermaye iktidarının yeniden yapılanmasında devreye girmek istemektedir. Bu siyaset bugün en fazla HDP içerisinde kendini var etmektedir.

Cumhuriyet Halk Partisi ise AKP ve HDP arasında kalan bir siyasal pozisyonla, cumhuriyetin tarihsel birikiminin toplumsal karşılığı olan cumhuriyetçi kitlelerin ekmeğini yiyerek ayakta kalmaktadır. Kılıçdaroğlu çizgisiyle HDP’ye, Baykal çizgisiyle ise AKP’ye eğilim gösteren garip bir parti görüntüsü veren CHP’nin bütün bu tabloda bir siyasal aktör olma şansı bulunmamaktadır. CHP duruşuyla kitleleri pasifize ederek AKP’nin ekmeğine yağ sürmektedir.

Bütün bu değerlendirmelerin ışığında önümüzdeki süreçte gündeme gelecek olan başkanlık ya da anayasa referandumunda AKP oyununa ve liberallerin yeni bir yetmez ama evet politikasına karşı emekçi halkımız bir kez daha dikkatli olmalıdır.

Bugün ne AKP tarafından temsil edilen “milli duruş” yalanıyla “devletçi” çizgiye, ne de emperyalizm, sermaye ve gericilikle arasına mesafe koymayan ama “AKP karşıtı görünen” Kürt siyasi hareketinin eksenine ya da gölgesine girmek zorunluluğu bulunmaktadır. Çünkü bugün ülkemizde yaşanan sorunların, savaşın, göçlerin, ölümlerin tarafı olan bu siyasi güçlerin “savaşı” ya da “müzakeresi” emekçilerin kurtuluşuna ve birliğine hizmet etmemektedir.

Kürt siyasi hareketi açısından mesele ne gericilik, ne emperyalizm, ne sermaye karşıtlığı ne de aslında AKP’dir. Mesele düpedüz Ortadoğu’da ortaya çıkan boşluktan “gerekirse emperyalizmle işbirliği bile yapılarak” yararlanma siyasetidir. AKP açısından mesele ne ülke çıkarı, ne de “emperyalist güçlere karşı Türkiye’yi koruma” politikasıdır. Mesele, AKP açısından da, emperyalizmin kuyruğunda Ortadoğu’daki girdiği başarısız siyasetin yaratacağı iktidarda kalma maliyetinin “Kürt düşmanlığı” üzerinden önlenmesi siyasetidir.

Türkiye solunu HDP’ye yedeklemeye çalışan zihniyet ve CHP’yi içeriden dönüştürmeye çalışan siyasal çizgilerden gerçek solculuk çıkmaz. Her iki çizginin siyasi sonucu anti-emperyalizmi ve laiklik mücadelesini önemsizleştirmekten başka bir şey değildir.

***

Eksikler nelerdir bunları iyi saptamak durumundayız…

Laiklik mücadelesi kazanılmadığı için bugün gerici AKP, Kürt illerinde baskı ve şiddeti dayatmaktadır.

Emperyalizme karşı büyük bir mücadele verilmediği için, bugün Kürt siyaseti Ortadoğu’da yanlış yoldadır.

Sermaye sınıfına karşı işçi sınıfı denilmediği için bugün liberaller meydanı boş bulmuştur, gerçek bir muhalefet ortaya çıkarılamamaktadır.

Solculuk; laiklik, anti-emperyalizm ve sınıfa  karşı sınıf politikasının bütünlüğünü kurabilmektir.

Bombaların başkenti olarak anılmaya ramak kalmış Ankara’da yaşanan son saldırı sonrası Türkiye siyasetinde sosyalistler görüşlerini net olarak ortaya koymalıdırlar. Katliamlarla biçimlendirilen ve sindirilen bir ülke gerçeği karşısında gerçekler ve doğrular net olarak yazılmalıdır. Halkımızın bu katliamlara, bombalara ve savaşa “alışarak” yaşamasını kabullenmek yapılacak en büyük hatadır. Emekçi halkımız kendi örgütlü ve siyasal gücüyle ancak bu süreci tersine çevirebilir.

Yukarı