Pusula

1 Kasım seçimlerinden sonra olasılıklar ve olanaklar

Ülkemiz kapitalist-emperyalist sistemin bir parçası. Türkiye’de egemen sistemin, yani kapitalist Türkiye’nin, kendi iç ve dış dinamikleri dünya kapitalist-emperyalist sisteminin temel belirleyiciliği altında şekilleniyor.

Ülkemiz kapitalist-emperyalist sistemin bir parçası. Türkiye’de egemen sistemin, yani kapitalist Türkiye’nin, kendi iç ve dış dinamikleri dünya kapitalist-emperyalist sisteminin temel belirleyiciliği altında şekilleniyor. Bu gerçeği veri almadan düzen siyasetinin temel yönelimlerini analiz etmenin ciddi zorlukları bulunuyor.

Öncelikle, hiçbir tartışmaya yer bırakmaksızın tespit edilmelidir ki, AKP Türkiye’de sermaye iktidarının ve emperyalizme bağımlılığın yatağı dışına hiç çıkmamıştır. 1923 yılında kurulmuş cumhuriyet, temel değerleri açısından,  sermaye düzeninin ve emperyalizmin ihtiyaçları doğrultusunda yıkılmış, yerine yeni bir rejim inşa etme yoluna gidilmiştir. Bu rejimin kurucu partisi ise AKP olmuştur. Ancak kurulan yeni rejimin adı konamamış, yeni anayasası bağlanamamış, yönetim biçimi netleştirilememiş, toplumsal onay alınamamış ve hala Birinci Cumhuriyet’ten devir alınan temel bazı sorunlar çözülememiştir. Bugün havada duran bir rejimin sağlam bir zemine oturtulması sorunu yaşanmaktadır. Yaşanan sıkışmanın özünde bu vardır.

Bu açıdan kesin olan bir şey varsa o da Birinci Cumhuriyet’e dönüşün mümkün olmayacağıdır. Girilen yoldan geri dönülmesi mümkün değilse, yolun nereye evrileceği yaşanan tartışmanın özünü oluşturmaktadır. AKP’nin bu dönüşüm sürecinde zorladığı yolun başarılı olamaması ya da başka bir ifade ile sorunlarla karşı  karşıya kalması ve gelişen dış dinamikler bugün yaşadığımız sıkışmanın kısa bir tarifi olarak değerlendirebilir. AKP bu yolda zorlamaya çalıştıkça düzen içi kriz dinamikleri daha fazla ortaya çıkmış, düzenin başka alternatifleri de şekillenmeye başlamıştır. Yaşanan siyasal gelişmeleri bu zemin üzerinden tarif etmek ve gerilimleri bu zeminde aramak gerekmektedir.

Örneğin, Recep Tayyip Erdoğan’ın tek başına devrimci siyasal güçler tarafından değil, cemaat, liberaller, sermaye sınıfının bir bölmesi ve hatta MHP tarafından bile karşıya alınmasını başka nasıl açıklayabiliriz ki? Ancak bu gerilimin çözülmesi ya da daha gergin hale gelmesini belirleyecek olan düzen güçleri arasındaki kuvvetlerle ilgilidir. Kuvvetli olan ağırlığını koyacak, bu kuvvet ise öznel güçten ziyade toplumsal koşullar tarafından belirlenecektir.

Şu anda kimse minderden çekilmiş değil ve aynı zamanda 1 Kasım seçimleri hangi stilde güreşileceğini de ortaya çıkaracaktır.

Bu sürece nasıl geldiğimiz bir sır değildir. Uyumlu İslamcılığın, emperyalizmin Ortadoğu çıkarları için önünün açıldığı, Ortadoğu’da yaşanan gelişmelerin ülkemizdeki karşılığının Birinci Cumhuriyet’in yıkılması ile sonuçlandığı, sermaye-liberaller-cemaat-AKP-emperyalizm ittifakı ile birlikte bu dönüşümün gerçekleştirildiği bir tablo var.

AKP bu tabloya göre kendi yolunda giderken önemli sorunlar yaratmış ve bu sorunlar bir “sonuç” olarak da karşısına çıkmıştır. Türkiye’ye biçtikleri elbisenin bu ülkeye dar gelmesi projelerinin en büyük sorunu olmuştur. 2013 Haziran Direnişi, büyük bir halk ayaklanması olarak İkinci Cumhuriyet rejiminin baltayı taşa vurduğunun somutlanmasıdır. Bu açıdan AKP iktidarının bugün geriletilmesinde en büyük faktör “halk” faktörü olmuştur. Sandıkta yenilmeyen AKP sokakta yenilmiş, ancak sokak gücü bugün sandıkla soğurularak düzenin yeniden yapılanmasının düzen açısından “gerekçesi” yapılmıştır.

Bu durum, örneğin yaşam tarzı, başkanlık sistemi, laiklik vb. başlıklarda AKP’nin zorladığı yolun engelleyici koşullarının başında gelmektedir.

Yaşanan sıkışmanın nedenleri arasında Ortadoğu’daki gelişmeler ayrıca ele alınmalıdır. Emperyalizmin Ortadoğu’da oynadığı rol ve istikrarsızlaştırma adımları genel olarak Türkiye’ye özelde AKP’ye biçilen rolü gündeme getirmişken, Ortadoğu’da ortaya çıkan direnç ve bölgesel güçlerin yenişememe hali, yeni bir denge yaratmış, AKP’ye biçilen rolün de bu açıdan gözden geçirilmesi gündeme getirilmiştir. Türkiye ile emperyalizm arasındaki zaman zaman çıkar örtüşmesinde yaşanan faz farkının daha fazla zorlanması düzen siyasetinin bütün unsurları açısından bir sorun başlığı haline gelmiştir.

Kürt sorununda yaşanan tıkanma, AKP’nin iktidarda kalmasını zorlaştıracak politikalardan vazgeçmesiyle ilgilidir. AKP, Kürt sorununda attığı adımları zorlayamamış, Kürt sorununda şiddete yöneldiğinde ise  gücünü kaybetmiştir. Özellikle bu durum, cemaatle olan sorununda düzenin geleneksel kurumlarıyla yaptığı ittifakın arasından kalmasından başka bir şey değildir.

Sermaye sınıfının bütün ihtiyaçlarını gören ve büyük burjuvazi için bulunmaz bir iktidar olan AKP, süreç içerisinde iç siyasette uyguladığı gerici politikaların sonuçları ile dış siyasette duvara çarpması, sermaye sınıfının çıkarları açısından taşınabilecek yük olmaktan çıkmış bazı açılardan ağır bir yüke dönüşmeye başlamıştır.

Yukarıda bazı noktalarını başlıklar halinde vermeye çalıştığımız İkinci Cumhuriyetin kuruluş süreci ve bu sürecin sıkışma noktaları bugün düzen siyasetinin tıkanma noktaları olarak önümüzde bulunuyor. Seçimlerden sonra ortaya çıkacak tablo, bu sıkışma noktalarının üzerinden ve kapitalist düzen güçlerinin (sermaye sınıfı, emperyalizm, devlet gibi) çıkar ve talepleri doğrultusunda bir güç çekişmesi bağlamında şekillenecektir.

Düzen siyaseti nereye?

 Bu açıdan düzen siyasetinin nasıl bir evreye taşınabileceği üzerinden bazı olasılıkları sıralamanın zamanı geldi. Bugün sermaye düzeninin önünde temel olarak şu olasılıklar vardır: Reform hükümeti, baskıcı tek parti yönetimi, düzenin restorasyonu ya da bu krizin biraz daha devam ederek süreçle aşılması…  Her birinin bir teorik olasılık olarak gündemde bulunduğunu ve bunların yetersiz kaldığı durumda bir askeri darbe seçeneğinin de olasılık olarak masada durduğunu hatırlatarak, bu noktalara kısaca değinelim.

En sonda söyleyeceğimiz şeyi başta yazmak lazım. Düzen ister reform, ister restorasyon, ister istikrarsız bir süreç içinde olsun İkinci Cumhuriyeti belli bir tanıma kavuşturma girişimleri, yeni kriz dinamiklerini ortaya çıkaracak, düzenin krizi yalnızca birikerek devam edecektir.

Bu açıdan faşizm gelecek baskı başlayacak, reform gelecek istikrar olacak gibi sarkacın uçlarından kaçınarak değerlendirmelerde bulunmak en sağlıklısı… Kesinlik atfetmeden düzen siyasetinin gelişimini görebilecek bir siyasi analiz gerekiyor. Bu açıdan, düzenin bir eğilim olarak yeniden yapılanmaya doğru bir geçiş arayışı içinde olduğunu belirtmek lazım. Bu arayış, tek tek düzenin bütün güçlerinin bir arayışı olmakla birlikte, her güç kendine çekerek etkide bulunurken, bu arayışın özünde objektif bir tıkanmanın aşılması ihtiyacı olduğu bilinerek değerlendirme yapılmalıdır.

Ülkemizde bir reform hükümeti kurulması olasılığına, bu açıdan CHP ve HDP’nin iktidara taşınmasının toplumsal desteğinin zayıflığına dikkat çekilerek belli bir ihtiyatla yaklaşmak gerekir. AKP’nin aldığı toplumsal desteğin hala sürmesi üzerinden baskıcı bir tek parti iktidarının ağırlığını koyacağı karanlık bir dönemin yaşanacağına dair olasılığının ise yukarıda sıraladığımız sınırlarına dikkat edilmelidir. Yani, AKP iktidarının zaten zorladığı yol buydu ve bu yol ciddi sorunları beraberinde getirmişti.

Düzenin böylesi bir tabloda yeniden yapılanma ve sağını solunu düzeltme anlamında bir “restorasyon” süreci yaşaması olasılıkların en başında bulunan seçenek. Ancak bu seçeneğin de nasıl ve hangi zaman diliminde hayat bulacağı tartışma konusudur. Bu yeniden yapılanmaya bir ilericilik atfı ya da istikrarlı bir dönem tanımı ise çok doğru değildir. Tersine, sermaye sınıfının ve emperyalizmin sınırları tarafından belirlenen ve Türkiye’de tıkanmış bir sürecin önünün açılması ve konsensüs arayışı olarak görülmelidir. Bu açıdan İkinci Cumhuriyet’in yaşadığı sıkışmayı aşma girişim olarak ve nesnel bir durum olarak görmek gerekir.

Yine burada değinip geçilmesi gereken bir başka başlık ise ara ara yazan darbe olasılığı üzerine. En genel anlamıyla askeri bir müdahale olasılığı her zaman sermaye sınıfının gündemindedir. Yönetememe halinin ortaya çıktığı her durumda bu silah devreye girecektir. Darbenin üç koşulu vardır; yönetememe hali, işçi sınıfı tehdidi ve emperyalizmin isteği. Bu üçünün varlığı koşullarında bir darbe seçeneği gündeme gelebilir. Ancak bu koşulların bugün Türkiye’de henüz ortada olmadığını ancak düzen siyasetinin yaşadığı sıkışmanın aşılamadığı ve daha büyük krizlere taşındığı bir durumda devreye girebileceğini hesaba katmak gerek. Eğer AKP ülkeyi yönetemez ama iktidardan çekilmezse, diğer taraftan Kürt sorunu kontrolden çıkarsa düzen açısından bu seçenek masada durmaktadır. İstenen değil ancak son tahlilde zorunlu olunduğu söylenecek olan bu seçeneğin bugün başka alternatiflerin sonrasında geldiğini bilerek…

Sosyalist hareket ne yapmalı?

Böylesi bir tabloda; sosyalist hareketin yapacakları çok daha önem kazanıyor. Düzenin yaşadığı sıkışmadan çıkma çabasının parçası haline gelecek bir sol siyasi hattın, devrimci kulvarda kalması zordur ve bu kulvarda geleceği yoktur. Siyasi olarak CHP, MHP, cemaatle aynı siyasi talepler etrafında mücadele yürüten solun devrimci bir çizgi izlemesinin nesnel sınırları bulunuyor…

Bugün Türkiye sosyalist hareketinin bir dizi bölmesi, Haziran sonrası mücadeleyi tam da düzenin istediği rotada ele almıştır. Güncel siyaset ya da siyasette etkili olma adına devrimci siyasetten ricat etmiş, sözde düzen karşıtı özde düzen içi siyasetin bir parçası haline gelmiştir. Bu konjonktürel durumun düzenin yeniden yapılanmasıyla birlikte son bulacağı konusunda bir tereddüdümüz bulunmuyor. Ancak buradan kimlerin ders alacağı konusunda ise büyük tereddüdümüz var. Türkiye solunun bir bölmesi, bugün Haziran direnişinde ortaya çıkan enerjiyi düzen siyasetinin kalıplarına dökmüştür. Sokağı sandığa, sosyalizmi demokrasiye, örgütlü siyaseti bireysel tepkiye, güç biriktirmeyi günü kurtarmaya, politik ilkeleri popülist siyasete kurban etmiştir.

Haziran Direnişi’nde ortaya çıkan muazzam halk direnişini, AKP’yi gerileten halk ayaklanmasını ve sokak gücünü, sandığa sıkıştırarak düzenin krizini hafifletmenin ve restorasyoncu arayışların parçası haline getirmenin yolunu açmışlardır. Türkiye sosyalist hareketi, örneğin, bağımsız bir politik hattın sonucu olarak bağımsız aday politikasıyla bu seçimlerde bambaşka bir yerde kesinlikle olabilirdi. Bu fırsat ne yazık ki kaçırılmıştır.

Bugün sürdürülen sandık siyaseti, Türkiye’nin ilerici yürüyüşünde çok önemli bir yer kaplamayacaktır. Asli mücadele ise asla değildir. Kaldı ki sandık siyasetinin temsiliyetini üstlenmiş siyasi hareketlerin İkinci Cumhuriyet ile sorunları da bulunmuyor.

Asıl dert edilmesi gereken de tam budur. 1 Kasım seçimlerinden sonra sermaye düzeni yeniden yapılanmaya çalışacak, kartlar yeniden dağıtılacak, masalar yeniden kurulacak ve Meclis’te parmaklar yeniden kalkacaktır, bundan kimsenin şüphesi olmasın.

Haziran Direnişi’nde havaya kalkan yumruklar ise havada kalacak. Buna izin verilebilir mi?

Olanakları ise haftaya yazacağız…

Yukarı