Ülke tarihinin en büyük katliamının üzerinden henüz 1 hafta geçti, 106 yurttaşımızı kaybetmenin acısını ve öfkesini, aklımızda ve yüreğimizde taşıyoruz. Yine tarihimizde buna benzer katliam ve bombalama eylemlerinin siyasi gidişatta ciddi kırılmalar yarattığını biliyoruz. Bugün yine ülkemizdeki siyasi tablo bu katliam üzerinden, sonuçları itibari ile bir dönüşüme zorlanıyor. Görünen o ki, başka bir alt üst oluş yaşanmaz ise seçimler gerçekleşecek.

1 Kasım seçimlerine az bir süre kala Türkiye solunda seçim üzerine yapılan tartışmalar, 7 Haziran öncesinin harareti kadar olmasa da, gündemdeki yerini koruyor. Bu tartışmaların özünde CHP ve HDP’ye verilen destek ile sol hareketin bağımsız politik tutumu arasındaki farklılaşma yatıyor.

Doğaldır ki, tartışmalar, bir yandan CHP ve HDP’yi konu edinirken diğer yandan sol hareketin nasıl bir siyasal hatta sahip olması gerektiği üzerine yoğunlaşıyor. Özellikle HDP’nin sol-sosyalizan bir parti olduğu konusunda görüşlerin varlığı kadar salt AKP’nin geriletilmesi adına HDP’nin desteklenmesi tezleri de bu tartışmalarda öne sürülüyor. CHP’ye verilen desteğin sol harekette kısmi bir yer taşıdığını belirttikten sonra sol hareket içinde hatırı sayılır bir HDP destekçisi ağırlık bulunduğunu ifade etmek gerekir. Aslında Türkiye sol hareketinin, Kürt siyasi hareketi ile arasındaki ilişki, 1 Kasım seçimlerine indirgenemeyecek kadar eskidir. Uzun süredir, sol hareketin önemli bir bölmesi, Kürt siyasi hareketinin içinde, gölgesinde ya da yanında siyaset yapmaktadır. Kürt siyasi hareketinin yönelim ve politikaları tarafından belirlenen Türkiye sol hareketinin bir dizi bölmesinin, uzun süredir içinde olduğu bu politik hattın bir çıkış yaptığını söylemek ise mümkün görünmüyor. Ne bu düzlem üzerinden sol hareketin içinde bulunduğu çemberi kıran bir örnek ne de bu düzlemin yarattığı toplumsal zeminin sola kaydığına işaret eden veriler var.

Tersine, Kürt siyasi hareketi, bir yandan laiklikten uzaklaşmış bir yandan da emperyalizme daha da yakınlaşan siyasal bir sürecin öznesi olmuştur. Böylesi bir tabloda, Kürt siyasi hareketinin toplumsal zemininin sola kaydığını düşünmek için bir neden bulunmuyor. Bu zemin üzerinden yürüyen Kürt siyasi hareketinin yanı başında kâh destek kâh ittifak içinde bulunan Türkiye sol hareketinin de sosyalizmin toplumsal bir seçenek haline gelmesinde özel bir avantaja sahip olduğunu söylemek imkân dâhilinde değildir.

Türkiye sol hareketinin “destekçi” bölmesi, HDP ve Kürt siyasi hareketinin başarılarını sol bir başarı olarak görmekte ve sosyalizmin siyasal ve örgütsel “etkisizliğini” ise görmezden gelmektedir. Onlar açısından, bu durum, solun başarısı olarak görülmektedir. Açık ki, Kürt siyasi hareketi sosyalist bir hareket değildir ve bu hattın içinden sosyalizmin çıkması da mümkün değildir. Kürt siyasi hareketi, özünde ulusal ve yer yer Kürt milliyetçisi bir hareket olarak, pragmatik çıkarlarının politikalarına yansıdığı bir niteliğe sahiptir. Gerek sermaye,  gerekse emperyalizm ve gericilik konularında işbirliği, açılım ya da temas Kürt siyasi hareketi için herhangi bir sorun teşkil etmemektedir. Ancak asıl sorun, Türkiye sol hareketi açısından bu başlıkların, söz konusu Kürt siyasi hareketi olunca sessizlikle karşılanmasıdır. Örneğin, 7 Haziran seçimleri öncesi, HDP milletvekili Ertuğrul Kürkçü’nün, Soma’da yaşamını yitiren madenciler için yapılan mitingden “hemen sonra” Ege Sanayici ve İşadamları Derneği yönetim kuruluyla yaptığı toplantı gündem bile edilmemiştir. Destekçi sol, aynı tavrı PYD-ABD arasındaki işbirliğinde de ya da  Kürt siyasi hareketinin Kutlu Doğum Haftası açılımında da sergilemiş, kafasını kuma gömmüştür. Bize göre, bu durum, Türkiye sosyalist hareketinin sol ilkelerinin ciddi bir aşınımıdır.

Türkiye solunun bir bölmesi açısından ise, HDP’yi “önemli” kıldıran, yukarıdaki başlıkların varlığına rağmen, sermaye iktidarının has ve güçlü temsilcisi AKP’yi geriletecek güç olarak görülmesidir. Kısacası, bu politika “yetmez ama evet” politikasının soldan ve Kürt eksenli başka bir versiyonudur. Ancak bu durum da, “yetmez ama evetçi” çizgiyi, yukarıda ifade edilmeye çalışılan ezilen ulusun yanında olmayı başa yazan “destekçi solun” düştüğü durumdan kurtarmamaktadır. Bu çizgi kendi meşruiyetini sağlama almak için, gericilik, emperyalizm ve sermaye söz konusu olduğunda Kürt siyasi hareketinin yaklaşımlarını hasır altı etmekte beis görmemektedir. Bu tutum bazı siyasi önermelerle kendini aklamaya girişiyor: Emperyalizmin çok güçsüz olduğu ve emperyalizmle ilişkinin Kürt siyasi hareketinin başarısı ve bu ilişkide baskın tarafın Kürt siyaseti olduğu tezleri gündeme gelmeye başlıyor. Gericilik söz konusu olduğunda ise “ama İŞİD ile savaşıyorlar” önermesi, sermaye söz konusu olduğun da ise “Stalin de Hitler’le masaya oturmuştu” gibi temelsiz ve demagojik söylemler havada uçuşmaya başlıyor. En hafifi “liberalizmin artık olmadığı ya da önemsiz sayılması gerektiği” tezini işlerken, en makulü ise bu durumu kabul edip, eleştirel bir ideolojik hatta sahip olmakla birlikte söz konusu desteğin tek başına HDP’ye değil AKP’nin geriletilmesine verildiğinin altını çizmektedir. AKP’nin geriletilmesinin biricik yolunun Meclis’ten geçtiği gibi bir dar bakışın varlığı bir tarafa, bu siyaset, solun siyasal, örgütsel ve ideolojik olarak varlığını merkeze koymadığı ve bunu “objektif olarak” sağlayamadığı için “destekçi solun” yolcusu olmaktan kurtulamayacaktır.

AKP geriletilmelidir. Ancak AKP’nin geriletilmesinin emperyalizmin, gericiliğin ve piyasacılığın karşıya alınarak mümkün olacağı asla unutulmamalıdır. Çünkü AKP’yi karşımıza almamıza neden olan tam da bu olgulardır. Bir yandan AKP’nin geriletilmesi, bir yandan AKP’yi AKP yapan değerlere prim verilmesi… Çelişki de buradadır.

Çok daha genel bir bakış geliştirildiğinde görülecek olan şudur: Sermaye düzeninin kriz başlıklarından biri haline gelen bir cumhurbaşkanlığı sorunu ortaya çıkmış ve bu krizin çözülmesini içeren düzenin yeniden yapılanması gündeme gelmiştir. HDP bu krizde kilit bir parti haline dönüşürken, Türkiye sol hareketinin bir bölmesi de Tayyip Erdoğan karşıtlığını baş gündem haline getirerek düzen açısından “kilit parti” haline gelen HDP’nin destekçisi konumuna ulaşmıştır. Nesnel olarak durum bundan ibarettir. AKP’nin gerilemesi ile düzenin krizlerinin derinleşmesi arasında fark bulunmaktadır. Bu farkın şekillendiği noktada ise düzen krizinin derinleşmesiyle, düzenin yeniden yapılanması sarkacında sıkışan bir sol görüntüsü ortaya çıkmıştır. AKP’nin gerilemesi sermaye açısından bir kriz başlığı olduğu kadar aynı zamanda krizden çıkma yolu olarak da görülmelidir. İşte görülemeyen budur. Ancak öz ve biçim hiçbir zaman aynı olmuyor, bunun görülmesi de kolay…

Soru şudur: AKP düzen açısından mutlak bir kurtarıcı mıdır, yoksa bugün düzenin yeniden “istikrara kavuşması” açısından törpülenmesi gereken bir siyasi aktör müdür? Hatta bir kriz başlığı olarak okunabilir mi? Köşeli yanıtlardan kaçınmak şartıyla, düzen açısından AKP’nin yokluğu dert, varlığı ızdırap haline gelmiştir. 1 Kasım seçimleri işte bu çelişkinin bir yere bağlanması için tekrarlanan bir seçim olarak okunmalıdır. Böylesi bir tabloda HDP’nin rolü bellidir. Türkiye solunun ise 1 Kasım seçimleri özelinde değil, sermaye iktidarının ve rejimin bütününü gözeten bir mücadele hattı örmesi gerekmektedir. Bu tür bir dar bakış, yani HDP destekçisi konum, Türkiye sol hareketini deyim yerindeyse anayoldan saptıracaktır.

Eğer “öğrenilmiş bir çaresizlik” içinde değilsek…

Doğrusu ana yoldan sapmamaktır. Güncelliğin baskısı ve dayatması karşısında, sol, kısa ve sapa yollara sapmadan, örgütsel, siyasal ve ideolojik başlıkların bütününde mesafe alarak yoluna devam etmelidir.

Bunun için solun cesur, kendine güvenen ve burnunun dikine giden bir politik hat örmesi gerekiyor.

Solun yukarıda sayılan bölmeleri dışında kalan ve bağımsız siyasal hattı korumaya çalışan ana akım siyasi özneler açısından ise bu durumun hakkı tam olarak verilememiştir. Ne etliye, ne de sütlüye bulaşan bir siyasal tutumun faydası bulunmuyor. Bir yandan HDP ile yan yana düşmemek, bir yandan da Kürt siyasi hareketi ile karşı karşıya kalmamak adına yürütülen politikanın da renksiz ve kokusuz bir fiziksel özelliğe sahip olacağı açıktır. Bu fiziksel görüntünün altında kimyanın da bu şekilde kurulmasının baştan etkisizlik olduğu net olarak belirtilmelidir.

Bağımsız siyasal tutumda ısrar eden politikalardan biri de, aşırı öznelci bir yaklaşımla kendini göstermektedir. Türkiye seçim sistemindeki baraj sorunu ortada dururken, seçimlerde yine bir kutuplaşma yaratılmışken ve bu kutuplaşmayı aşacak bir siyasal etki ve  çekim merkezi kuramadan seçimlere katılımın, etkisiz bir siyasal hamle olacağı şimdiden söylenebilir.

Düzen siyaseti yakın dönemde istikrar kazanamayacak. İster düzen yeniden yapılansın, isterse tek parti hükümeti kurulsun, ister koalisyonlu bir yönetim işbaşına gelsin, İkinci Cumhuriyet’in yerleşme sorunu ve yeni kriz başlıkları gündeme gelecektir. Böylesi bir ortamda, solun köşesine çekilme lüksü olamaz. Ortada tek bir yol vardır ve bu yol zorlanmalıdır.

Önümüzdeki 1 Kasım seçimlerinde bu yol ne yazık ki zorlanmadı. Solun ürkek, etkisiz ve gerçekçi olmayan politikalarla oyalanması büyük bir kayıptır. Bu durum, aynı zamanda ortaya çıkan boşluğun düzen solu tarafından doldurulması anlamına da gelmektedir.

Ankara katliamının suçlularının aynı zamanda seçimle kendilerini aklama çabasına girdiklerini unutmamak gerekiyor. Ülkemizin katliam siyasetine açık hale gelmesi-getirilmesinin seçimler ve sonuçları ile üzerinin örtülmesine izin vermeyen bir mücadele bizleri bekliyor.

 Sol, seçim sıkışmasını aşacak kıvraklık, zeka ve araçlara sahiptir. Yeter ki, “dükkancılıktan” kurtulsun.

Tek şartla, sosyalizmin bağımsız siyasal hareketinden-hattından asla taviz verilmeden…