Siyasetin çoğu zaman kanla belirlendiği bir coğrafyada yaşıyoruz. Hem ülkemiz hem de Ortadoğu’da bu böyle…

Ankara’da yaşanan tarihimizin en kanlı katliamıdır ve hesabı mutlaka sorulmalıdır. Sokağa yansıyan öfke kendisini ’’Katil AKP hesap verecek!’’ sloganıyla ifade ediyor.

Şüphesiz 102 arkadaşımızın katili AKP’dir ve hesap AKP’den sorulmalıdır. Ancak buraya nokta koyup yola devam edebilir miyiz? Bugün AKP’yi var eden kaynaklar, dinamikler görmezden gelinerek AKP’den hesap sorulabilir mi? Sermaye sınıfımızı, emperyalizmi, gericiliği pas mı geçeceğiz? Bunları içermeyen bir mücadele programıyla AKP’ye ya da AKP’nin temsil ettiği bu çürümüş düzene karşı mücadele edilebilir mi?

13 yıldır iktidarda olan ve ülkeyi yönettiği dönemde önemli yapısal dönüşümler gerçekleştirmiş bir partiden bahsediyoruz. Bu dönüşümlerin toplumsal alanda garantisi, gericilik oldu.

Bir yandan toplumsal yaşam olabildiğince gericileştirilirken, diğer yandan farklı gerici özneler, siyaset alanına müdahalenin birer enstrümanı, kimi zaman ise müttefiki oldu.

Ankara’da patlayan bombanın pimini insanlık düşmanı karanlık bir çetenin militanı çekti. Ancak gericilik buraya kadar daraltılıp kriminalize edilebilir mi? Bugünlerde liberallerimizin gece gündüz tekrarladığı budur. Dün Suriye’yi paramparça etmeye çalışan barbar çeteleri özgürlük savaşçısı olarak pazarlamaya çalışan liberallerimiz, bugün gericiliği gündeme getirmeden ’’radikalleri’’ lanetlememizi istiyor.

Yapılan bir ankete göre Türkiye’de, IŞİD’e sempati duyanların sayısı üç milyon. Bu ankete ya da anketlere ne kadar güvenilir ayrı konu; ama bu sonucun bizi büyük bir şaşkınlığa uğrattığını sanırım kimse söyleyemez.

Gericiliğin toplumsal alandaki gücü ne bu rakamlarla ifade edilebilir ne de etkisi kendisini sağcı – İslamcı- dindar vs. diyenlerle sınırlı…

Gericiliği, üç günde bir Fatih Camii çıkışında cihat çağrıları eşliğinde halifeliği ilan edenlere indirgeyemeyeceksek, bugün toplumsal alanda bulduğu karşılığı iyi hesap edip mücadeleyi ona göre kurmalıyız.

Yeni rejimin inşasını İkinci Cumhuriyet olarak ifade ettik. Siyasi kodları tam boy işbirlikçilik ve piyasacılık olan bu dönemin temel siyasi tutkalı gericilik oldu. İçerde toplumsal yapı gericileştirilirken, dışarıda ise politika mezhepçi bir hat üzerine kuruldu.

İkinci Cumhuriyet süreci aynı zamanda siyasi alandaki tüm aktörlerin yeniden konum almasını beraberinde getirdi. Yeniden konumlanışların en önemli parametresi gericilikle temas yüzeyinin artması oldu.

Cemaatler hayır kurumu olan sivil toplum örgütleriydi…

Türbanın ilköğretime kadar girmesi özgürlüğün gereğiydi…

Kapatılmış dergahların önü açılmalıydı…

Sol, salyangoz satıcılığından vazgeçip halkın değerlerini anlamalıydı…

Elbette bütün bunlar birer zırvalık; ancak bu ve buna benzer zırvalıkların bugün siyaset alanında kendisine yer bulamadığını söyleyebilir miyiz? Üstelik bu tezler sadece AKP ile cisimleşen bloktan değil, siyaset arenasında AKP karşıtı görünen çevrelerde de dillendiriliyor.

İkinci Cumhuriyet’in yerleşme sorunu var diyoruz. 2013 Haziranında sokağa çıkarak gericiliği reddeden milyonlar, yerleşmenin önündeki en büyük engel. En genel anlamıyla laik ve cumhuriyetçi diyeceğimiz bu kesimlerin İkinci Cumhuriyet’e ikna edilmesinin zemini, bu kesimlerin ‘’makul gericilikle’’ uzlaştırılmasıdır.

Ilımlısından radikaline, cübbelisinden kravatlısına, kapitalistinden, anti- kapitalistine gericiliğe uzatılan her el, tam boy işbirlikçi ve piyasacı olan İkinci Cumhuriyetin yerleşmesini daha olanaklı hale getirecektir. Bu zeminin güçlenmesine izin verilmemelidir.

Yasaması, yürütmesi, yargısı, akademisi, bürokrasisi, emniyeti gerici kadrolarla kuşatılmış; bilimi, sanatı, gericiliğin boyunduruğu altına girmiş bu ülkenin yeniden inşa edilmesi talebi bugün her zamankinden çok daha fazla somut ve güncel bir taleptir.

1 Kasım seçimlerine giderken vitrinlerini gerici ve şeriatçı adaylarla dolduran partilere siyasi vekaletlerini vererek siyaset alanından çekilen milyonların gericilik karşıtı mücadelesi sulandırılmaktadır.

Dolayısıyla esas olan bugün, bu kesimlerin sadece gericilikle mesafesi değil, gericiliği mücadelenin merkezine yerleştirmesidir.

Çember daralıyor…

“Bu çember nasıl kırılacak? Nereden başlanacak?”, diye soruyorsanız, gericiliğe karşı tavizsiz mücadelenin bunun ilk adımı olduğu çok açık.