Kadınların Sesi

Sosyalizm Mücadelesinde Behice Boran’ı Anarken…

Doktora adayı arkadaşımla sosyoloji konusunda sistemler bakımından tartışırken o bana Marks’tan ve Marksizm’den söz etti. Ve ben okuyayım öğreneyim dedim kendi kendime… Marksizm bütün dünyamı değiştirdi. Bütün çelişkiler çözüldü. Her şey yerli yerine oturdu sistematik ve tutarlı bir şekilde. Ve müthiş ferahlama, müthiş bir rahatlama ve bir sevinç duydum… Gerçekten bir fikre sahip olmak o fikre inanmak demek o fikri pratiğe geçirmek demektir. Hayatta fikirlerin yansıması sadece bireysel düzeyde olmaz hele bir toplumu geliştirmek değiştirmek istiyorsanız örgütlü bir biçimde çalışmanız lazımdır. Yani bir örgütte bir parti içinde çalışmanız lazımdır. Ve 1942 yılından itibaren elimden geldiğince örgütlü bir şekilde Türkiye’nin sosyalizmi hedef alan bir yönde değişebilmesi gelişebilmesi için çalıştım.

Behice Boran Michigan Üniversitesi’nde sosyoloji doktorasını yaparken Marksizm’le tanışmasını ve ısrarla devam ettiği örgütlü yaşamı neden seçtiğini bu cümlelerle anlatıyordu. Kendi cümlelerinden anlaşıldığı gibi, Boran’ın doktora eğitiminde Marksizm’le tanışması siyasi ve bilimsel olarak düşünce sistemini tamamen değiştirdi. Doktora eğitimini tamamladıktan sonra Türkiye’ye dönen Boran, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin (DTCF) Sosyoloji Bölümü’ne doçent olarak atandı. Yine bu dönemde Yurt ve Dünya ve Adımlar dergilerinin yayın faaliyetine katıldı. 1944 yılında ise Türkiye Komünist Partisi’ne üye oldu.

Ne var ki, siyasi görüş ve yazıları sebebiyle üniversitede baskılara uğradı, dersi kapatıldı ve son olarak 1948 yılında birkaç sol görüşlü öğretim üyesi ile birlikte üniversiteden uzaklaştırıldı. 1950 yılında kurucusu ve başkanı olduğu Barışseverler Cemiyeti’nin, Menderes hükümetinin Kore’ye asker göndermesine karşı çıkan bildirisini Eminönü Köprüsü’nde dağıtması sebebiyle 15 ay hapis yattı. Hapisten çıktıktan 4 ay sonra ise, 51’ Tevkifatı sebebiyle 5 ay daha cezaevinde kaldı.

1962’de yılında Türkiye İşçi Partisi’ne (TİP) üye olan Boran, 1964 yılında TİP’in Merkez Yürütme Kurulu’na seçildi. Mehmet Ali Aybar’a karşı muhalefete başlayan Boran,  1970 yılında genel başkan oldu ve 1970-71, 1975-80 arasında TİP Genel Başkanlığı yaptı. 12 Eylül 1980 darbesinin ardından kısa süre ev hapsinde tutulan Boran, daha sonra yurt dışına çıktı. 10 Ekim 1987 yılında Brüksel’de sürgündeyken hayatını kaybetti.

Behice Boran’ın sosyalist düşünceye ve pratiğe katkılarını bugün özellikle yeniden hatırlatmak zorundayız. Eşitsiz ve birleşik gelişme kuramına dayanan sosyalist devrim tezi bu katkıların en önemli örneğidir. Söz konusu kuram tarihin zorunlu aşamalarının, tarihsel akışın önceden belirlenmiş bir akışı olmadığını söyler. Buna göre, az gelişmiş ülkelerin, dünya kapitalist sistemi içerisinde, gelişmiş ülkelerin geçtikleri aşamaları aynı şekilde izlemeleri şart değildir. Mesela, önce emperyalizmin boyunduruğundan kurtularak bağımsızlaşmaları, sonrasında kapitalizme özgü üretici güçlerini geliştirmeleri, bu aşamaları geçtikten sonra sosyalizmin kuruluşunu gerçekleştirmeleri gibi lineer ve aşamacı bir düzenek içinde olmaları zorunlu değildir.  Dünya kapitalist sisteminin eşitsiz ve bileşik gelişmesi nedeniyle “geri kalmış” ülkeler sıçramalı bir gelişme imkânına sahip olurken, kapitalizmi atlayarak sosyalizme ulaşmaları mümkündür. Bu da, aşamalı devrim anlayışını reddederek, bugün bizim tarihsel birikimimizin en önemli köşe taşı oluyor.  Behice Boran’ın “Sosyalist Devrim Tezi”nin bugün bakıldığında çok önemli bir iç tutarlık içermesi sosyalizm mücadelesi bağlamında önemli bir veridir.

Yine, en güncel başlıklardan biri olan Kürt meselesine dair 1978 yılında yaptığı değerlendirme bugün hala güncelliğini koruyor. TİP’in o dönem kapatılmasına kadar giden ve “Türkiye’de Kürt Sorunun” varlığını ilk kez ifade eden Behice Boran’ın 1978’de Diyarbakır mitinginde konuya ilişkin sözleriyle bitirelim:

“(…) Son yıllarda bu tartışmalarda dikkati çeken bir nokta, doğu bölgesinin sömürge olup olmadığı sorununun ortaya atılmış ve bazı çevrelerce de kabul görmüş olmasıdır.

İlk bakışta Doğu’nun sömürge olup olmadığı bilimsel bir sorun gibi görünür.

Oysa sorunu ortaya atanların maksadı bilimsel bir araştırma ve tespit yapmak değildir; maksat politiktir.

Doğu’nun sömürge olması iddiasının ardında Kürt sorununa Türkiye’nin bütününün sorunlarından ayrı, kendi başına çözüm bulunabileceği ve bulunması gerektiği görüşü vardır; bu görüşe gerekçe ve dayanak olarak sömürge savı ileri sürülmektedir.

Ben burada bu sömürge tartışmasına girmeyeceğim, yalnızca sömürge olmadığı konusunda görüşümüzün kesin olduğunu belirtmekle yetineceğim.

Sömürülüyor olmak başka şeydir, sömürge olmak başka şeydir. Asıl üzerinde durmak istediğim konu, Kürt sorununun Türkiye’nin bütününden koparılmak istenmesi ve kendi başına, ayrı çözüm yollarının aranması çabalarıdır.

Kürt sorunu Türkiye sorunundan koparılamaz ve kendi başına, ayrı çözüme kavuşturulamaz. Türkiye’nin Doğusu, Batısıyla ve parçalar halinde değil, bir bütün olarak, emperyalizme bağımlı geri bir kapitalist ülkedir. Bir bütün olarak emperyalizmin ekonomik sömürüsü, politik, askeri ve kültürel nüfuz ve baskısı altındadır. Temel olgu budur ve sorun bu çelişkinin giderilmesi, bağımlı, geri kapitalist durumdan çıkılmasıdır.

Türkiye’nin tüm sorunları bu temel olgu ışığında ve çerçeve içinde doğru değerlendirilip doğru teşhis edilebilir ve geçerli çözüm yolları saptanabilir.

Emperyalizme bağımlılığı bir yana bırakıp, Türkiye’nin kendi içinde ikincil sömürü kademeleri saptayarak bunları temel olgu ve çerçeveden kopuk, kendi başlarına ele almak ve çözüm aramak çıkar yol değildir.

Kürt sorunu bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm doğrultusunda örgütlü birleşik mücadele verilmesiyle ve sosyalizm çerçevesinde her yönüyle çözüme kavuşacaktır.

Yerel çelişkiler, Türkiye’nin bütününün emperyalizmle olan çelişkisinin iç sınıfsal temel çelişkiyle birlikte çözülmesi sonucu, çözülme olanaklarına kavuşacaktır.

Sermayeyle emek arasındaki temel çelişki çözülmeden ve çözülme yolu açılmadan sömürü ve ona ilişkin baskı ve şiddet ortadan kalkmaz veya kalkma yoluna girmez.

‘Sosyalizmin gerçekleşmesini veya o yönde gelişmelerin olmasını beklemek uzun iş’ demek bir fayda vermez. Doğada olduğu gibi toplumda da nesnel gelişme yasaları vardır. İradi hareketler, müdahaleler isabetli ise bu nesnel gelişmeleri hızlandırır, değilse aksatır, ama sürecin temel seyrini değiştiremez. İrademiz dışındaki zorlukları kabul ve ona göre hareket tarzımızı düzenleme durumundayızdır. Bu açıdan, uzun yol, kestirme yol diye bir ayrım geçerli değildir. Çıkar yol, geçit veren yol, ya da çıkmaz yol, geçit vermez yol vardır. Çıkar yol, hedefe götüren yol aynı zamanda mümkün olan en kısa yoldur. Kısa, kestirme yol yoktur ama kestirmeden gideceğim diye maceracı yollara sapma tehlikesi vardır. Bu tür sapmaların cezasını acı sonuçlarını bütün hareket çeker, kurtarmak için yola çıktıkları kitlelerin kendisi çeker.”

Marksist bir akademisyen ve Türkiye’de sosyalizm mücadelesinin sayılı önderlerinden olan Boran, sahip olduğu ve inandığı fikri pratiğe geçirmek için hayatı boyunca örgütlü mücadele verdi. Sadece bir düşünce insanı değil, örgütlü bir şekilde mücadele eden sosyalist bir lider oldu. Türkiye İşçi Partisi içinde yürüttüğü tartışmalar, sosyalizm mücadelesine büyük katkısı ve kavgası ile Türkiye’de devrimin işçi sınıfıyla ve bilimsel sosyalizmin ilkeleri doğrultusunda gerçekleşebileceği tezine güç kattı, bu topraklarda gelişmesine büyük katkıda bulundu. Boran’ın tavizsiz duruşu, düşünsel siyasi katkıları ve verdiği mücadele hala bize rehber olmaya ve ışık tutmaya devam ediyor.

 

Yukarı